Her Şey Yolundayken
Her yaz sabahı gibi ışıl ışıl bir sabahtı. İnci sıcak havayı ve yaz mevsimini çok severdi, İstanbul Boğazı yazın bambaşka oluyor mavisi bile ayrı bir tona bürünüyordu. Güneşin sarı ışıklarının gözlerine hadi kalk demesiyle uyanan İnci yanında uyuyan Servet’e baktı. Uyurken bile sıcaklığını sevgisini hissediyordu. Kokusunu içine çekip saçlarını okşayıp kahvaltı hazırlamak için mutfağa gitti.
İnci yumurtayı omlet olarak severdi en çok Servet ise haşlanmış. Bu gün ona torpil geçip haşlanmış yapacaktı. Yanına yine kendinin sevdiği yeşil zeytinden ve Servet’in sevdiği siyah zeytinden, biraz yine onun için bal, tereyağı kendine bol yeşillik, çeri domates derken mis gibi bir kahvaltı olmuştu bile. Odaya gitmeden Servet’e seslenecekti tam gülümseyerek yanına geldiğini gördü koridordaki aynadan. Kahvaltılarını her zamanki gibi sohbet ederek yaparlarken bir yandan kafasından bu zamana kadar çektikleri bu güzel yuvayı kurmak için ne kadar çok uğraştıkları gelip geçiyordu. İnci diş hekimi olduğu için ailesi de onu kıt kanaat bu günlere getirdikleri için istiyorlardı ki kendi gibi diş hekimi veya bir doktorla evlensin. Oysa Servet öğretmendi babası iki kızından birinin doktor olmayan biriyle evlenmesine şiddetle karşı çıkmıştı. Kardeşi Sevgi savcıydı erkek arkadaşı ise hakim. Kendi niye bir diş hekimim bulamamıştı? Memlekette insan mı yoktu? İlerde işlerini büyüttüğü zaman kazandığı para kocasını ezmeyecek miydi memur maaşı alan adamla nasıl mutlu olacaktı? Derken Servet’in özel okulda sözleşmeli çalıştığını öğrenince bu hiddet iki katına çıkmıştı.
Neden herkesin derdi bu kadar paraydı İnci asla anlamıyordu… Tüm bu insanların, annesinin, babasının, kardeşinin, arkadaşlarının paradan başka mutluluk kaynakları yok muydu? Tabi ki paranın da işe yaramadığı daha doğrusu insanları kurtarmadığı bir nokta elbette vardı. Ama o kadar maddiyatçılardı ki asla bunu anlamıyorlardı. Kardeşi İrem kendisinin aksine bayılırdı gösterişli varaklı mobilyalara, son model arabalara, en pahalı elbiselere. Bir insanın tüm bunlara alışması için en azından biraz bunlarla yaşaması lazımdı değil mi? Ama ailesi de öyle değildi ki. Bu kadar sosyete özentiliği nereden gelmişti hiç anlamıyordu. Yetiştirme tarzı desek e ikisi de aynı evin içinde büyümemiş miydi? İşte burada da ailelerinin yaptıkları farklı muamele ortaya çıkıyordu. İnci her şeyi kabul eden her zaman ikinci planda kalandı.
İrem ise seçme şansına sahip olandı. İki tane gömlek mi alındı diyelim? İrem beğendiğini seçerdi İnci de mecburen diğer kalanı giyerdi. Yemek mi yapılıyor? Önce İrem’in sevdiği yapılırdı. Küçükken bile tüm oyuncaklar İrem’e verilirdi ki ağlamasın üzülmesin. İnci ne de olsa ablaydı. Her evdeki ablanın yükü bu kadar ağır mıydı acaba? Tüm büyük çocuklar kendini bu kadar değersiz mi hissetmeliydi? Peki ya anne babalar çocuklarına neden böyle ağır yükler yüklüyordu. Büyük çocuk da ikisinin çocuğu değil miydi? Ama işte o yüklenen dertler, üzüntüler İnci’nin karakterini bambaşka bir yöne çevirmişti. Mutluluğu oyuncakta, güzel gömlekte, sevdiği yemekte değil insanlara faydada kendinden vermekte bulmuştu. Çok zor ama güçlü bir karakterdi evet mutluydu ama bu gücün arkasında öyle bir hassasiyet yumağı geliyordu ki gözyaşları hayatına çok yakındı.
En ufak bir şeye ağlayabilen bir insan olmak çok zordu. Haksızlığa karşı ağlamak, sinirlenince ağlamak, heyecanlanınca ağlamak. Ama yine de hep her şeyi kendisi yapabilmek. Kurs için şehir dışına gittiğinde de arkadaşlarıyla tüm evi çekip çeviren İnci’ydi. Kaza geçirip ameliyat olacağı zaman herkesi sakinleştiren de. Her yemeği çok güzel yapıp tüm hayatını tek başına idame ettirebilen de. Sapasağlam durmak hoşuna gidiyordu ve tüm hayatı boyunca da böyle yapacaktı kendine söz vermişti. Ve işte onun için en önemli şey buydu; sağlam duruşlu, karakter sahibi biriyle evlenmek. Servet gerçekten de aradığı ruhu yansıtıyordu. İyi ki o karşısına çıkmıştı. Peki bunu insanlara anlatmak bu kadar kolay mıydı?
İnci’nin başta kardeşi olmak üzere tüm çevresi merak içinde ayrılacakları günü beklerken onlar önce nişanlanıp sonra evlenmişlerdi. Kimseden destek almadan geçirdikleri tüm bu süreçte Servet’in ailesinin de çocuklarını dışlaması hiçbir şey ile ilgilenmemesi tüm bunlara tuz biber olmuştu. İnci’nin en büyük mutluluk kaynağı Servet’di, bir gün kendisini böyle sevebilecek bir insanla karşılaşacağına dair ümidini kaybedeli yıllar olmuştu. Eve her gelişinde onu göreceği için geliyor yatağa her yattığında ona sarılacağı için uyuyordu. Hiçbir şeyin bozulmaması için her günkü gibi dilekler dileyerek Servet’i öptü ve beraber evden çıktılar. İnci arabasıyla onu okula bıraktı daha sonra kendisi çalıştığı diş kliniğine geçti. Trafik de vardı şansına beş dakika geç kalmıştı. İçinden hastanın erken gelmemesini geçirdi ve klinikten içeri girdi.
Kliniğe girince her zamanki gibi tüm gözler onun üzerine çevrilmişti bile. Omuzlarına dökülen dalgalı sıcak kahverengi saçları, iri yeşil gözleri ve sıcacık gülümsemesi fark edilmeyecek gibi değildi. Asistanı onu selamlayarak hastasının birazdan geleceğini söyledi ve beyaz gömleğinin de İnci’ye çok yakıştığını söylemeyi de ihmal etmedi. Altına giydiği sütlü kahve pantolon hem rahat hem de istediği gibi sade ve şıktı. İnci için rahatlık da şıklık da çok önemliydi. Yine enerjik enerjik çalışmaya başlayabilirdi günü güzel başlamıştı öyle de devam edecekti hissediyordu. İlk hastası gelmişti bile çok tatlı bir kadındı geçen hafta iltihabını temizlediği hastasının antibiyotik kullanımı da bitmişti kanal tedavisi yapılacaktı. Sinir uçlarını halledip dişin kalıbını yerleştirdi ve tamamladı uyuşturmasından itibaren yaklaşık yarım saatini almıştı. Sonraki hastasının çürükleri vardı ama ısrarla dişlerini düzenli fırçalamıyor asla dikkat etmiyordu. İnci bütün dişlerini çekmek istemediğini artık gerekli özeni göstermesi gerektiğini söylese de boşa konuştuğunu biliyordu… Yine de görevini tam teşekküllü yapıp bir sonraki hastayı aldı. Gün bu şekilde ilerlerken biraz acıkmıştı ve ama neyse ki moladan önceki son hastaya gelmişti sıra. Ama o da geç kalıyordu gelmeyecekse haber verseydi en azından başka bir hastasını alabilirdi. Prim usülü çalışıyordu ve bir hasta daha alması onun performansı için olumlu olacaktı. İnci genç ve işine aşık bir diş hekimiydi. Annesi babası ısrarla hukuk okumasını isterken o dişi seçmişti çünkü biliyordu ilkokuldan beri tek hayali buydu ve severek yapacaktı. Ama bu hasta hala neredeydi on dakika geç kalmıştı bu kadarı da olmazdı. Asistanına aratmak veya erken çıkmak için lobiye gitti o sırada telefon çaldı. Asistanı Yasemin de yerinde yoktu gerçi İnci alışmıştı kendi asistanlığını kendisi yapmaya “ya sabır…” diyerek telefonu açtı ve kliniğin ismini söyledi. Karşıdan heyecanlı ve samimi bir erkek sesi geldi:
- Alo iyi günler benim doktor İnci hanımla randevum vardı ama son anda çıkan aksiliklerden dolayı gelemiyorum öğleden sonraya alabilir miyiz mümkünse?
- Tabi ki alınabilir ama keşke biraz daha erken haber verseydiniz dedi ve gün içinde dinlenmek için ayırdığı tek saat olan saat 15 randevusunu da hastanın bilgilerini alarak doldurdu.
Sinirli sinirli tekrar odasına geçti önlüğünü çıkardı ve öğle molasına çıkmak için kendini dışarı attı. Bu gün yandaki kafede çok sevdiği tavuklu salatadan yiyecekti. Yemekhane yemeklerini de seviyordu mecburen ama en azından on günde bir böyle ufak şımarıklıklar yapsa bütçesini sarsmazdı. Evet bütçe önemliydi ilk evlendiği zamanlarda bir hafta boyunca kartonun üstüne minder serip uyuduğu günleri hiç unutmamıştı. Hemen dolan gözlerini hızlıca kırpıp içindeki duygu selini attı ve salaş tatlı lokantadaki her zamanki masasına geçip menüdeki en ucuz yemek olan tavuk salatasını söyledi. Siparişini beklerken ufak ufak da çevresine göz gezdiriyordu. Terastan yoldaki kargaşayı seyrederken herkesin de lokantaya tek geldiği için kendisine garip garip baktığını fark etti. Bu insanlar neden her şeyi toplu olarak yapmaya bayılıyordu halbuki kendisi kafa dinlemeye bayılırdı yalnız yemek yiyip kahve içmeye de.
Dakikalar geçmek bilmedikçe daha çok acıkıyordu o sırada telaşla kasaya giden uzun boylu bir müşteri girdi içeri. Ceketini savura savura yürüdüğü için dikkatini çekmişti bu uzun boylu adam. Lokantadaki tüm kadınların çaktırmadan adamı süzdüğünü de fark etmemiş değildi. Adam siparişini paket istemişti alıp çıkmıştı bile hızlı adımlarla. Keşke ben de böyle yapsaydım diye düşündü İnci, en azından biraz karşıdaki parkta yürürdüm molada güneş görürdüm bu sayede. Derken sonunda kendi tavuğu da geldi ve yemeğini çiğnemeden adeta yutarak yedi. Bu kadar acıktığını yeni fark etmişti. Oysaki hep kendisi söylerdi hastalarına yemeğinizi mümkün olduğunca yavaş yiyin çok acele etmeyin diye.
Sürekli spor yapıp beslenmesine de dikkat ettiği için az buçuk genel sağlıklı beslenme kurallarını biliyordu. karnını doyurduktan sonra sodasını alıp biraz yürümek için parka doğru ilerledi. Güneşin saçlarında renkli gözlerinde yarattığı ışıltıyı seviyordu. O esnada yoldan geçen bir araca hissi olarak gözünü çevirdi aracın içinde bir anlığına tanıdık gelen adam sanki ona dikkatle bakıp geçmişti. Nedense heyecanlandığını hissetti. Sonra gayrı ihtiyari olarak üstünü inceledi ve adamın neye baktığını gördü; güzelim beyaz gömleğine tavuğun sosu dökülmüştü. Tupturuncu orada duruyordu sinir oldu ve tekrar kliniğe döndü. Gömleğinin yakasının altını ıslak mendille sildi ama tabi ki yağlı sosun izi kalmıştı bile. Zaten önlüğünü giyip tam gaz hasta bakmaya başlayınca aklından çıkacaktı bile.
Saat 14:55’i gösteriyordu hastasının diş taşlarını da temizleyip geçmiş olsun dedikten sonra bir sonraki hastaya kadar hızlıca bir kahve istedi kendine. Randevusuna geç kalıp bir de sonradan haber veren o hastadaydı sıra. Aksi biri olmasaydı bari diye geçirdi içinden. Kompleksli sonradan görme biriyse eğer işimiz var diyordu. Kendi kliniği olsa resti çekerdi ama şimdi en ufak bir şikayette kapının önüne koyarlar daha İnci eşyalarını toplamadan yeni birini işe başlatmış olurlardı bile. Kahvesini bitirdi ellerini yıkayıp kuruladı ve eldivenlerini taktı. Saat 15 olmuştu kapısı vuruldu ve lokantada çaktırmadan incelediği uzun boylu adam keskin bakışlı gözleriyle kendisine bakıp gülümseyerek içeri girdi.