Yazar'dan...
Güzeller güzeli Jinda, Karadağ ailesinin hayatta olan tek kızıydı. Yirmi dört yaşında çakır gözlü uzun saçlı 170 boyunda manken gibi bir kızdı. İsteyeni o kadar çoktu ki Jinda ablasından sonra evlenmeyi istemiyordu.. Ama babası kızının evlenip yuva kurmasını istediğinden Mardin'in en büyük aşiretin hayır dememişti. Adı olan adam şerefsizlik yapmaz demişti. Ve altı ay önce Fırat Ağa ile sözlenmişti Jinda'yı, Yıllar önce Jinda’nın ablası, nişanlısı tarafından tecavüze uğradığı için Jinda, Fırat’la hiçbir şekilde bir yakınlaşma içerisine girmiyor görüşmek istemiyordu. Fırat da bunu bildiği için jinda'yı zorlamıyordu.. Bir kaç defa ailesinden izin alıp görüşmüşlerdi sadece.. Ondada jinda hep uzak kalmıştı...
Fırat Jinda’yı o kadar çok seviyordu ki, onun için canını bile verebilirdi. istemeden yaptığı bir hata ömrümü bile veririm dediği kadının yokluğuna mal olmuştu
Jinda sevilmeyecek bir kız değildi. O kadar güzeldi ki… Bir bakan dönüp bir daha bakıyordu. Jinda için aşiretler birbirine girmişti. Hem onun güzelliği hemde ailesinin gücü insanların ilgisini çekiyordu.. Yirmi dört yaşında, cıvıl cıvıl bir genç kızdı. Fırat ise yirmi dokuz yaşında bir aşiret ağasıydı. Yaman buralarda bu kurallarla yaşayamam demiş kendi hakkını Fırat’a isteyerek vermişti. Yaman ağalığı verince babası çok öfkelenmiş. Yaman'da onu ikna etmek için tek bir şart koymuştu.
"Ağalığı istediğim takdirde geri almak üzere veriyorum demişti
Fırat, Jinda’yı ilk kez bir düğünde görmüştü. Annesine anlatmış, ailesini görücüye göndermiş ve söz kesilmişti. jinda Fırat'ı ilk isteme günü görmüştü. Çünkü öncesinde Fırat ne kadar etrafında dolaşırsa dolaşsın.. Jinda dönüp bir kez bile bakmamıştı.. Ablasına olanlardan sonra, erkekler konusunda hep geri durmuştu.. Söz gününde Fırat'ı gördüğünde hiç olmazsa yakışıklı elî yüzü düzgün demişti.. Fırat Boylu poslu oldukça yakışıklı bir adamdı.. Jinda bunu inkar edemezdi. Ilk gördüğünde beğenmişti onu. Hatta ilişki konularında o kadar saftı ki beğenmek hoşlanmak mı diye düşünmüştü.. Ve bunun aşk olup olmadığını bilmese de, Fırat gibi yakışıklı bir adama karşı koyamamıştı. Oda Olsun madem demişti.. Jinda'nın daha önce hiç sevgilisi olmadığı için bu beğenmeyi hoşlantı sanmış, sesini çıkarmamıştı. Hâlbuki bu söz, onun izni alınarak yapılan bir şey değildi. İşin aslı ablası sevdiği adam tarafından kirletilince.. Jinda babasına karşı gelip ben sevdiğimle evleneceğim diyememiş kendini kandırmıştı.. Babası “Verdim gitti” dedikten sonra tek bir kelime bile edememişti. Babası jina'yı çok severdi kızına değer verirdi. Jinda işte bu yüzden Babasına karşı gelmek istememişti.. Hem karşı gelse de eninde sonunda biriyle evlenecekti. Bı yüzden bir anlamı olmaz demişti... Söz günü Fırat'ın kuzeni Yasemin'le tanışmıştı.. Yasemin ona Fırat'ın biraz çapkın ama çok iyi bir adam olduğunu söyleyince jinda biraz tedirgin olmuştu.. Daha sonra yine Yasemin'in söylediği söz üzerine sanırım babamın kararına boyun eğmekten başka çarem yok hem beni seviyormuş dedi..
Çünkü Yasemin ona..
"Fırat abi kaç gündür seni sayıklıyor. Resmen evi ayağa kaldırdı. Ben o kızla evlenmek istiyorum! İlle de bana onu isteyin diye abisinin düğününü bile beklemeden sana görücü gönderdi..
Jinda babasına hayır diyemediği için. Bu evliliği kabul etmek zorunda kalmıştı..
Ama içinden atamadığı bir şey vardı.. Sözden günler önce bir saldırıya uğramıştı.. Ve onu kurtaran adamın kara bakışların da takılı kalmıştı..
Altı ay önce...
Jinda'dan..
Gecenin sisli karanlığında, ormanda bir yerde koşuyorum. Koştukça karanlık daha da çekiyordu. Havanın serinliği kemiklerime kadar işlemiş, soğuğu hissediyordum.
Ablam,
“Koş Jinda,” diyordu.
Koşuyordum ama bir türlü ona yetişemiyordum. Ablam bir an dönüp bana baktı. Nefes nefese yanına varıp ellerimi göğsüme koydum.
“Çok yoruldum abla,” dedim.
“Gel,” dedi.
Arkamızdan hışırtı sesleri duyulunca beni hemen bir ağacın kabuğuna sakladı.
“Arkamızdakileri kendi tarafıma çekeceğim. Kurtar kendini, git. Bekleme orada.”
“Abla, gidemem ki. Ben sensiz—”
“Git Jinda, git. Benim gibi olma. Git şimdi. Git, benim gibi bir şerefsizin kurbanı olma. Seni sevdiğin kurtaracak.”
Gördüğüm rüyanın sanki gerçek olduğunu hissettim. Gözlerimden yaşlar aktı, hıçkıra hıçkıra ağladım.
Sonra annem sesimi duyup koşarak yanıma geldi.
“Kızım, iyi misin? Ne oldu?”
“Ablamı gördüm anne… Rüyamda ablamı gördüm.”
Beş yıl sonra ilk defa ablamı rüyamda görmüştüm. Ablam, beş yıl önce âşık olduğu nişanlısı tarafından tecavüze uğramıştı. Yinede ses etmemiş kabul etmişti.. Ama bu defa da nişanlıyken hamile kalmış ve “çok âşığım” dediği adam tarafından terk edilmişti. Adam, bütün herkese ablamın başkasından çocuk yaptığını ve başkasının bebeğini ona yamamaya çalıştığını söylemişti.
Ablam buna daha fazla dayanamamış, hayatına son vermişti. Ablam, “çok âşığım” dediği adam yüzünden kendi hayatından vazgeçmişti.
Aşk böyle bir şey miydi?
Aşk bu kadar iğrenç bir adamı sevdirecek bir duygu muydu?..
Eğer öyleyse, ben hiçbir zaman âşık olmayacaktım..
Hayat bana silgisini daha yolun çok başındayken vurmuştu. Tam âşık olup gönlümü birine kaptıracağım yaşta yıkılmıştı dünyam. Ben yirmili yaşlarımdayken ablam sözlüydü. Nişanlısını çok seviyordu. Birbirlerine âşıklardı. Âşık olduğu adam, ablamın gözlerinin içine bakıyordu.
Bazen onlara bakıp,
“İnşallah ben de böyle severim,” diye düşünüyordum. Üniversite birinci sınıf öğrencisiydim daha. Aşkı, sevgiyi bilmeden; ablamın nişanlısına bakışlarından öğrenmiştim.
“Birine böyle bakmak aşk demek herhalde,” demiştim.
Ama ablam celladına âşık olduğunu bilmiyordu. Biz de bilmiyorduk. Eniştem olacak adam kendini o kadar farklı tanıtmıştı ki…
“Bu adam ablama ömrü billah sahip çıkar,” demiştim.
Gördüğüm rüyayla birlikte içimdeki huzursuzluğa anlam veremedim. Ahırdan atımı aldığım gibi tarlaların oraya doğru sürdüm. Hızla… Rüzgârla birlikte uçuşan saçlarım bana özgürlüğü hissettiriyordu.
Ablam öldükten sonra abim de babam da katı kurallar koymuştu. Okulumu dondurmuş, tekrar okumaya devam edememiştim. Tarihi çok sevdiğim için tarih bölümünü okuyordum. Tarih öğretmeni olacaktım, belki de daha sonra arkeolog da olurdum. Henüz bunun kararını bile verememişken bitmişti öğrencilik hayatım.
Kalbimdeki sızıyla, atın üstünde dere kenarına kadar geldim. Şakır şakır akan dereyi görünce içimdeki sıkışma az da olsa hafiflemişti. Atım Mavi’yi bir ağaca bağlayıp su kenarına doğru yürüdüm. Ayakkabılarımı çıkartıp çıplak ayaklarla derenin içinde yürümeye başladım. Suyun verdiği serinlik o kadar güzeldi ki kendimi bu huzurdan alıkoyamadım.
Eteğimin uçlarını iyice toplamıştım. Sonra yürüyerek ileriye doğru yavaş yavaş yürüdüm. Az ötede papatyaların olduğunu görünce dere kenarına oturup ayaklarımız suyun içinde bıraktım.. Sırt üstü yere uzanıp gökyüzünü izledim.. Ne ara uyuya kaldığımı bilmiyorum.. Gece gördüğüm kabustan sonra uyuyamamıştım.. Onun verdiği uykusuzluk havanın mis gibi oluşu beni buna itmişti demekki.. Uykunun en tatlı yerindeyken ne olduğunu anlamdım.. Arkamdan duyduğum seslerle aniden uyandım sesin geldiği tarafa dönüp bakınca. Gözlerim korkuyla kocaman açıldı. Silahım mavi'nin heybesinde kalmıştı. İşte o an kalbim hızlı atmaya başladı.. Arkamda iki yada üç tane adam durmuş, bana bakıyorlardı. Bakışları direkt bacaklarımdaydı.
Hızla uzandığım yerden doğrulup eteğimi düzelttim.. Etek uçlarım suyla buluştu. Hızla sudan çıkıp Mavi’nin yanına gittim. Yularını çözmeye çalışırken onların da bana doğru hızla geldiğini gördüm. Lanet olasıca ip takılmıştı; ağacın dalından çıkmıyordu. Mavi çekmiş olacak ki düğüm sıkılaştıkça sıkılaşmıltı bir türlü açılmıyordu. Elimi hevesine atınca silahımın orada olmadığını gördüm.. İçlerinden biri pis pis sırıtıp..
"Bunu mu arıyorsun yavrum dedi?"
Onun elindeki benim silahımdı..
Korku ve panikle hızla kaçmaya başladım, ormanın içine doğru. Kalbim ağzımda atıyordu. Sabah gördüğüm rüyanın şimdi başıma gelecek olmasına inanamıyordum.
Ben koşarken onlar da arkamdan gelip,
“Dur, kaçma! Kaçarsan da yakalarız seni!” diye bağırıyorlardı.
“Mardin güzeli! Dur dur da bir göreyim o gül cemalini! Herkesi geri çeviriyormuşsun sakladığın Hazineyi bizimle paylaş bari” diye kahkaha atarak iğrenç sesler çıkarıyorlardı.
Gözlerimden yaşlar şarıl şarıl akarken nefes nefese kalmıştım. Koştum… Nefesim yettiği kadar, olabildiğince hızlı koştum. O kadar korkmuştum ki kalbim sanki korkudan patlayacaktı.
Onlar arkamdaydı, bana yetişmek üzereydiler. Dönüp baktım; çok yaklaşmışlardı.
“Gelmeyin! Ne olur gelmeyin!” diye bağırdım.
Çünkü bir uçurumun kıyısında duruyordum. Ya oradan atlayacaktım ya da onlara oyuncak olacaktım. Bunu yapamazdım. Ablamın yaşadığı şeyi yaşarsam ne annem ne de babam buna dayanamazdı.
O an tek düşündüğüm şuydu:
“Hiç olmazsa öleceksem de göle düşmüş, ölmüş desinler. Ama başkalarının koynunda meze olmuş demesinler.”
Yüzmeyi bilmememe rağmen kendimi hızla uçurumdan aşağı bıraktım. Hatırladığım tek şey suyun yüzüme çarpışıydı. Tek düşündüğüm şey şuydu:
“Öleceksem de tertemiz öleceğim. Arkamdaki pis heriflerin eline düşmektense ölüm en güzel şeydi o an. Yazılacasa da burdan yazılsın kaderim..”