Yazar'dan...
Yaman Ali şoreşwan..
Mardin’in ên büyük ağası. Onu gören kızların yüreğini yerinden çıkartacak kadar yakışıklı bir adam.. Otuz bir yaşında 195 boyunda kara kaşlı kara gözlü her görenin maşallah dediği bir adam. Uzun boyu geniş omuzlarıyla bakanın bir daha bakacağı türden bir yakışıklılık.. Ama Yaman hiçbir zaman kendini beğenmiş adamlardan olmadı. Onu tanıyanlar bilirdi ondan söz edilmesini ve övülmeyi asla sevmezdi.. Çocukken uçaklara olan aşkından dolayı pilot olmak istemiş ve, olmuştu da.. Ama daha sonra.. Pilotluğun ona bir faydası olmadığını anladığı için kendi şirketinde aktif olarak çalışmaya başlamıştı.. Şirketi kısa zamanda en iyilerin arasına yerleştirmeyi başarmıştı Yaman.. Çok başarılı bir iş adamı aynı zamanda çok başarılı bir pilot'u.. Sadece kendi uçağını uçuruyordu... Tek güvendiği amca oğluna ağalığı vermiş.. Onu adalet konusunda uyarmıştı.. Ama en büyük darbeyi de ondan yiyeceğini bilmiyordu..
Yaman’dan…
Aylar sonra yine Mardin’deydım. Yakın arkadaşımın düğünü için gelmiştim. Bu topraklarda doğmuş büyümüştüm ama buranın örfü, adeti, insanın kaderini ağzından çıkan bir cümleyle çizen zihniyeti bana her zaman uzak kaldı. Küçücük bir kız çocuğu hakkında hüküm veren adamlardan olamazdım. O yüzden de fazla kalmaz, işimi görür giderdim
Ağalık işi bana göre olmadığı için değil. Ağa olursam bütün ağaları bana uymak zorunda bırakacağım için çok fazla burada durmuyordum. Her ne kadar burda doğup burada buyumuş de olsam! Buranın kuralları, örfleri, adetleri bana yabancıydı. Ben küçücük bir kız hakkında hüküm veren şerefsizlerden olamazdım.. Zaten çok konuşmayı ve insanlarla samimi olmamayı sevmezdim.. Bunun için herhangi bir şey yaşamamıştım. Kendimi bildim bileli böyleydim. Kolay kolay kimseye güvenmezdim.. Siktiğimin dünyasından herkes çakal olmuştu.
Benimle ilgili konuşulmasından da hoşlanmazdım.. Çocukken gökyüzüne sevdalıydım. Pilot olmak istedim, oldum da. Ama gökyüzü sürekli kalabileceğim bir yer değildi. Yeryüzünde yapılacak işlerim vardı. Şirketler, sorumluluklar, insanların hakkı… Ağalık da bana göre değildi. O yüzden o yükü amca oğluma bırakmıştım. Adaletli olmasını tembihledim. En büyük yanılgım da bu oldu ama o zamanlar bilmiyordum.
Bu yüzden kendi şirketlerimizin başına geçtim.. Geldiğimi duyan Fırat soluğu yanımda almıştı.. Birlikte Çiftlik evine gittik..
Fırat’ın bana hediye ettiği atı görünce istemsizce gülümsedim. Güzel hayvandı. Güçlüydü ama asi olduğu daha ilk bakışta belliydi.
“Amca oğlu sen az önce tebessüm mü ettin bana mı öyle geldi..
Fırat'ın şaşkınlığında haklıydı. Ben gülmeyi seven bir adam değildim. Ya da Beni güldürecek herhangi bir şey yaşamamıştım.
"İşine bak Fırat Ağa..
"Tamam tamam ağam kızma.. Dedi kahkaha atarak.." Hadi amca oğlu,” dedi Fırat, “bir yarış yapalım madem.”
Başımı salladım. Hayır demedim. Eskiden beri yaptığımız bir şeydi bu. Her defasında yenilmesine rağmen tekrar yarışmak istiyordu..
Atlara bindik. Dört nala kalktık. Rüzgâr yüzümü keserken Fırat’ı arkamda bıraktığımı fark etmem uzun sürmedi. Ama at… At durmuyordu. Dizgin dinlemiyordu. Ne kadar sert çeksem de daha da hızlandı. Ormanın içine daldı. Ağaçlar birbirine girdi. Zemin sertleşti. Nefesim hızlandı ama korku değildi bu. Kontrolü kaybetmeye tahammülüm yoktu. Ne olursa olsun her zaman kontrolün bende olması gerekiyordu.
Derken…
Başımı aniden sağa çevirdim.
Dere kenarında, güneşin kırılıp suya vurduğu yerde biri yatıyordu.
Bir kız.
Güzeller güzeli… demek istemem. Güzel kelimesi yetmezdi çünkü. Saçları suyun kenarına yayılmış, yüzü sakindi. Etekleri dere kenarında sırılsıklam olmuş bacakları yarıya kadar açılmıştı.. Uyuyordu. Bu ıssız yerde, tek başına. Bir anlık görüntüydü ama zihnime çakıldı.
“Ne işi var burada?” diye geçirdim içimden. “Hayal mi görüyorum ben?”
At durmadı. Yanından ok gibi geçtik. Dizginleri sertçe çektim ama nafile. Birkaç saniye sonra geride kaldı. Kalbimde tuhaf bir huzursuzluk belirdi. Geri dönmek istedim ama at beni kayalıklara doğru sürüklüyordu. Gerçek olup olmadığından da emin değilim zaten..
Aşağıya indikçe hava ağırlaştı. Kayalıkların dibinde geniş bir göl vardı. Tepeden aşağı şelale gibi akan su gölü besliyordu. Mardin’in ortasında saklanmış bir sır gibiydi. At nefes nefeseydi. Ben de terden sırılsıklam.
Atı kenara çektim. Üzerimdekileri çıkardım. Soğuk suya girdim. Göğsüme kadar geldiğinde derin bir nefes aldım. Şelaleden kopup gelen suyun serinliği vücudumdaki bütün gerginliği alıyordu. Kayalıklara yaslandım. Nefesim hâlâ hızlıydı ama bu yorgunluktan çok, içimde dinmeyen bir huzursuzluktandı. Kafamı suya soktum. Gürültü kesildi. Dünya sustu.
Az önce dere kenarında gördüğüm görüntü hâlâ aklımdan çıkmıyordu. O kız zihnimin içinde dönüp duruyordu...
Ve sonra…
Yukarıdan sesler geldi.
Bağırışlar. Erkek sesleri.
Kısa, kesik, boğazdan kopan bir ses.
Başımı refleksle yukarı kaldırdım.
Ve o an…
Bir gölge havayı yardı.
Bir beden.
Saçmalama,” dedim kendi kendime. “Mardin’in ortasında peri mi görüyorsun?”
O an anladım. Dere kenarında gördüğüm kızdı bu. Beni görmemişti. Kendini suya bırakmıştı. Sertti. Bilinçli bir atlayış değildi bu. Kaçıyordu.
Ne oluyor lan?” dedim kendi kendime. “Bu kız kafayı mı yemiş?”
Yukarıdan, kayalıkların tepesinden suya doğru düşüyordu.
“Lanet olsun!” diye bağırdım.
Su, büyük bir gürültüyle yarıldı. Dalgalar göğsüme çarptı. Birkaç saniye hiçbir şey göremedim. Suyun yüzeyi köpükle kaplandı.
Kalbim göğsümü yumruklamaya başladı.
Bu kız…
Az önce gördüğüm kızdı.
“Bu bir kaza değil,” dedim dişlerimi sıkarak. “Kim durduk yere buradan atlar?”
Gözlerim istemsizce yukarı kaydı.
Ve işte o zaman duydum.
Bağırışları.
Erkek sesleri.
Küfürler.
“Tutun onu!” “Kaçamaz!” “Orada, orada!”
İçimde bir şey koptu.
Kız korkudan atlamıştı.
Başka açıklaması yoktu.
“Şerefsizler…” diye fısıldadım.
Düşünmedim.
Zaman kaybetmedim.
Derin bir nefes aldım ve kendimi suyun altına bıraktım.
Su buz gibiydi. Gürültü yukarıda kalmıştı. Her yer karanlıktı. Akıntı güçlüydü. Gözlerimi açtım, etrafı taradım. Hiçbir şey görünmüyordu.
“Panik yapma,” dedim kendime. “Derine in.”
Biraz daha daldım.
Akıntı bedenimi çekiyordu. Bacaklarım kayalara sürtündü. Göğsüm yanmaya başladı ama durmadım. Elleriyle çırpınan birini arar gibi etrafı yokladım.
Nefesimi tuttum. Su altına alışkındım. Ama şu an zorlanıyordum.. Ciğerlerimi doldurup boşaltmayı öğrendiğim o saniyeler hayatımın en uzun anlarıydı. Kalbim kulaklarımda atıyordu.
Bir gölge gördüm sandım.
Yoktu.
Bir dal parçasına takıldım. Çekildim. Zaman uzadıkça uzuyordu. Nefesim tükeniyordu. Göğsüm yanıyordu. Kafam zonkluyordu.
Bir an durdum.
Ya bulamazsam?
O düşünce içime zehir gibi aktı.
Tekrar daldım.
Bu kez daha derine indim. Ellerim çamura gömüldü. Parmaklarım bir şeye takıldı. Kumaş… Hayır,… Hayır…
Sonra…
Bir hareket.
Suyun içinde savrulan saçlar.
Oradaydı. Tıpkı bir deniz kızı gibi süzülüyordu suyun içerisinde..
Birkaç metre aşağıda, kontrolsüzce batıyordu. Kolları boşlukta sallanıyordu. Gücü tükeniyordu.
“Dayan,” dedim, ses duyulmasa da. “Dayan.”
Son gücümle yüzdüm. Bileğinden yakaladım. Elim titredi ama sıkıca kavradım. Çırpındı.. Nefesi bitmişti panik halde çırpınıyordu .Ama bırakmadım.
“Ne olursa olsun çıkartacağım,” dedim içimden. “Bırakmam.”
Onu kendime doğru çektim. Göğsüme bastırdım. Yüzeye doğru yüzmeye başladım. Ciğerlerim yanıyordu. Nefesim bitmek üzereydi
Kalbim durdu sandım. Hızla çekiştirdim. . Elim titredi ama yine de bırakmadım. Onu iyice kendime doğru çektim. Yüzü aşağı dönüktü. Gözleri kapalıydı.
Yukarı çıktım. Tüm gücümle yüzdüm. Yüzeye çıktığımızda nefesim parçalandı.
“Ahhhh!” nefes nefese haykırmıştım …
Ve yüzeye çıktık.
Havayı ağzıma çektiğim an başım döndü.
Onu suyun dışına çıkardım kayalıklara doğru sürükledim. Bedeni ağır değildi ama su çektikçe ağırlaşıyordu. Bilinci gidip geliyordu.. Bedeni cansızdı sanki. Nabzını kontrol ettim. Çok zayıftı ama vardı.
Yüzü bembeyazdı. Dudakları morarmıştı. Göğsü zor kalkıyordu.
“Hey,” dedim sertçe ama sesim çatladı. “Bana bak.” o kadar güzeldi ki yüzüne bir an bakmaya kıyamadım..
Dizlerimin üzerine çöktüm.
“Hayır… hayır sakın.”
Başını yana çevirdim. Suyunu boşaltmaya çalıştım. Göğsüne bastırdım. Bir kere. Bir kere daha.
“Al nefes al,” dedim. “Ne olur al.”
Hiçbir şey olmadı.
Boğazım düğümlendi. Ellerim titriyordu. Panik beynimi kemiriyordu.. Ben hiçbir zaman bu kadar korkmamıştım göğsümde böyle bir acı hissetmemiştim.. Şu an karşımda hayatımın bir parçası yok oluyor gibi hissettim.. Ama kendimi zorladım. Derin bir nefes aldım. Dudaklarımı onun dudaklarına kapattım. Nefes verdim. Bunu bir erkek olarak değil. Tamamen bir insanın hayatını kurtarmak amaçlı yapmıştım. Ama bu kız bu halde bile beni etkilemeyi başarmıştı. Dudaklarım sanki ateşe değmiş gibi yanmaya başlamıştı. Ama zamanım yoktu.. Tekrar nefes alıp dudaklarımı onun dudaklarıyla yeniden birleştirdim.. Ağzımdaki havanın tamamını onun ağzını üfledim..
Bir an…
Hiçbir şey olmadı.
Sonra…
Bir öksürük.
Zayıf, ama gerçek.
Geri çekildim. Göğsü titredi. Bir kere daha öksürdü. Suyunu çıkardı. Gözleri aralandı. Boş boş baktı. Gözleri uçsuz bucaksız bir Ormanı anımsatıyordu. O anda vuruldum o Çakır gözlere..
“Nefes al çakır gözlü,” dedim, sesim çatlamıştı. “Kimse sana bir şey yapamaz. Merak etme ”
Bir anda öksürerek kalkmaya çalıştı. Kollarımın arasına aldım. Titriyordu. Hıçkırıyordu. Canlıydı ama kendinde değildi. Çok fazla su yutmuştu..
O an dizlerim çözüldü. Başımı gökyüzüne kaldırdım. Nefes aldım. İlk defa gerçekten nefes aldım. Bu kız az önce nefes almazken ben de kalbime bir şeyin saplandığını hissettim..
Onu bırakmadım.
Bırakmayacaktım. Bu çakır gözleri ilk gördüğüm andan itibaren beynime kazılmıştım..
Uçurumun üstündeki adamların sesi artık umurumda değildi. Sikseler bırakamazdım.. Dünya durmuştu ama.
Ama o yaşıyordu.
Çakır gözlü güzel..