2. Bölüm

1453 Kelimeler
İnternet kafeden öyle fırlamışım ki tam önümden geçen genç kızın üzerine çıkmıştım adeta. Benden de küçümen, incecik bir kızdı. Sarı soluk benizli, ince uzun yüzlü ve incecik uzun burunlu bir kız. Yüzü başörtüsünün altında, bedeni pardesüsünün içinde kaybolmuştu adeta. Sanki suç kendisindeymiş gibi binbir özür dilemişti. Hayır, senin değil benim hatam diyememiştim, hemen yürümeye başlamış, hızla uzaklaşmıştı. Pire gibi hızlıydı ama bizim apartmanın girişinde yine buluşmuştuk. Kapıyı açmaya çalışıyordu. Böyle tanıştık İnci’yle. Bodrum katında oturuyorlarmış. “Yeni mi taşındınız,” deyince “altı ay olmuştur,” diye cevap vermişti. “Ben pek dışarı çıkmıyorum, ondan karşılaşmadık herhalde,” dedim. “Ben de çıkmam” diye cevap verdi. Yeni evlilermiş, kocası bir fabrikada usta olarak çalışıyormuş. İnci de ev kadınıymış. “Benim gibi!” deyince karşılıklı gülüşmüştük. Kaderimiz ortaktı. İnci’nin benimle benzer bir çok özelliği vardı. En benzer yanımız da ikimizin de çok sıkılıyor olmasıydı. O duyguyla anına arkadaş oluvermiştik. Hemen beni çaya davet etmişti. Ben de ikiletmemiş onun arkasından inmiştim merdivenleri. Bizim evden daha küçük, bir oda bir salon bir daireleri vardı. Eşya da oldukça azdı. Bir çekyat, bir portatif masa, üç sandalye… Dev ekran televizyon bu minik ve az mobilyalı saloncukta çok garip duruyordu. İnci ne düşündüğümü anlamış gibi “Kaynımın hediyesi” diye izah etmişti televizyonu. Çok yoksullardı ama gönlü boldu İnci’nin. Hemen çayı demlemiş, tatlı, tuzlu bisküvileri büyükçe bir tabağa doldurup getirmişti. Evi gibi kendi de küçücüktü. Pardesüsünü çıkarınca iyice küçülmüş ve ufalmıştı. Hallerinden yaşının da çok küçük olabileceğini düşünmüştüm ama sormamıştım. Nasılsa daha samimileşince anlatırdı. “Evden hiç çıkmıyorum” diyordu ama benim aksime apartmandaki herkesi tanıyordu. Karşı komşusu aksi suratlı çiroz kadınla ben de karşılaşmıştım. Adı Neslihan’mış. Allah’ın selamını bile almıyordu, o kadar mendebur bir kadındı. İnci’ye de hiç selam vermezmiş. “Güle güle oturun”a bile gelmemiş. Giriş hariç her katta iki daire vardı. Girişin ön dairesini bölüp iki dükkan yapmışlardı. Bir dükkan bakkaldı, diğeri de sucu. Bakkalı severdim. Yukarıdan seslensem hemen çocukla siparişi yollardı. Ama biz suyu başka bir şirketten aldığımız için sucunun faydası yoktu. Giriş katında arka dairede üniversiteli gençler oturuyordu. Dört delikanlı. İnci “Efendi görünümlüler ama insana yiyecekmiş gibi bakıyorlar. Biraz korkuyorum onlardan” diye yorum yapmıştı. Ben de “kanları deli ya, ondandır,” demiştim. “Eee, biz de genciz niye kanımız deli değil,” diye karşılık verince “Bizde uyuzluk var kızım,” demiştim de, birlikte kikirdeşmiştik. Tatlı kızdı İnci, sevmiştim. Onun da bana kanı ısınmıştı sanırım. Bakışları dostaneydi. Hemen samimi oluvermiştik. Içi dışı bir kızdı, tüm sırlarını da bana anlatacaktı. Yeri gelince sözünü edeceğim. “Birinci katta Muteber Teyze oturuyor” deyince İnci şaşırmıştı tabii. “Kimseyi tanımıyordun da onu nerden tanıyorsun?” der gibi bakınca “Kendisi kaynanam olur” diye izah etmiştim. İnci de Ömer’i hiç görmemiş. “Kara, kuru, yaşlıca. Aksi bakışlıdır ama tanısan seversin, hoştur” demiştim. O da “Herkese kocası öyle görünür. Benimki de öküzün biridir ama seviyorum işte” demişti. Muteber Teyze’nin karşı dairesinde emekli bir astsubay, karısı ve evde kalmış kızı yaşıyordu. Ben de biliyordum. İnci “Kızın çok aşığı varmış,” diyorlar diye bir dedikodu da vermişti. Onların üzerinde biz vardık. Bizim karşı komşu da yeni evlenen bir çiftti. Henüz taşınamamışlardı. Sürekli eşya geliyordu. Sık sık bir şeyler taşındığının seslerini duyardım ama kendilerini görmemiştim. Üçüncü katta yazar ya da gazeteci olduğu söylenen bir adam, onun karşı dairesinde de karı koca çalışan bir aile, genç kızları ve ergen oğulları yaşıyordu. Benim merakımı dört yetişkinin küçücük daireye nasıl sığdığı çekmişti ama dört kişinin 60 metrekareye sığmasını garipsemeyen İnci’yi başka konu ilgilendiriyordu. “Gazeteciyle yazar arasında ne fark var ki!” diye sormuştu. Ben de “Pek yoktur!” diye cevap vermiştim. Sorusunun biraz cahilce olduğunu hissetmiş olmalı ki “İlkokuldan terkim abla, kafam basmaz, bunlara. Gazeteci nedir desen tarif edemem” demişti hüzünlü sesle. “Abla da nereden çıktı?” diye sorunca da henüz 17 bile olmadığını anlamıştım. Babası ilkokuldan sonra okutmamış. Sonra da ilk taliplisi olan kocası Yavuz’la evlendirivermişler. “İmam nikahlıyız!” diye durumunu izah etmişti İnci. Meraklı bir kızdı, internet kafede ne aradığımı da merak etmiş, “İnternetten bir şeylere bakacaktım” deyince “Orada çoluk çocuğun arasında bunalırsın. Komşularda vardır, rica etsen hayır demezler” diye cevap vermişti. “Komşuya da çat kapı internet için geldim diye gidilmez ki!..” “Üniversitelilere gidebilirsin. Onlarda kesin vardır. Rahat çocuklar.” demişti. Oysa daha önceki yorumu bu gençlere dikkat etmek yönündeydi. “İnsana yiyecekmiş gibi bakıyorlar. Biraz korkuyorum onlardan” lafını daha yeni etmişti. Anlaşılan hiç düşünmeden konuşuyordu. Ben de önerisini pek dikkate almamıştım. Bekar erkeklerin evine gidecek halim yoktu. Büyük lokma ye ama büyük laf etme demişler. Ertesi gün öyle bir tesadüf oldu ki birden kendimi üniversitelilerde buluverdim. Düzgün bir internet kafe bulup eski arkadaşlarımı araştırmak konusunda kararlıydım. Ekmek almaya bakkala gidince bakkalın oğluna sormak aklıma gelmişti. Ergenlik çağlarında sempatik bir çocuktu. Bilgisayar, internet işlerine de meraklıydı. Tam nerede daha iyi bir internet kafe vardır diye konuşuyorduk ki üniversiteli çocuklardan biri gelmişti dükkana. Tabii bizim konuşmamıza da şahit oldu. “Bizde bilgisayar da internet de var. Isterseniz buyrun. Şimdi eve kimse yok benden başka. Ben de ders çalışıyorum. Sizi rahatsız etmem, istediğiniz gibi rahatça bakarsınız internete” demişti. “Nasıl olur, ama…” kem küm diye karşılık vermiştim ama çocuğu da takip etmiştim. Daha kapıdan girdiğim anda pişman olmuştum ama hemen gitmem ayıp olacaktı. Oysa Ömer bilse, tanımadığın kişilerin, hele erkeklerin evinde ne işin var, diye kızardı biliyorum. İnci’nin lafları hiç aklımdan çıkmıyordu. “İnsana yiyecekmiş gibi bakıyorlar.” Hangi çocuktan tırsmıştı İnci bilmiyorum ama beni eve davet eden Özgür oldukça efendi ve mahçup bir tip gibi görünüyordu. Kumral, yapılı ama narinceydi. Tam bir öğrenci eviydi. Her yer dağınık ve pisti. O kadar az eşyayı nasıl bu kadar çok dağıtabilmişler, o da merak konusuydu. Her yere kağıt ve kitap saçılmıştı. Boş şişeler, kirli tabaklar, izmaritlerle ağzına kadar dolu kül tablaları, koltukların, sandalyelerin üzerinde kirli giysiler hemen dikkatimi çekmişti. Havada kesif bir sigara kokusu vardı. Ev sanki hiç havalandırılmamış gibiydi. Nereye oturacağımı bilemez bir halde kalakaldığımı gören Özgür, durumdan benim ne kadar rahatsız olduğumun farkına varmış, hemen yerlere saçılı şeyleri toplamaya başlamıştı. Ama bir kişinin toplamasıyla bitecek gibi değildi. Onun arkasından ben de girişmiştim ortalığı toplamaya. Bu halim de Özgür’ün çok hoşuna gitmişti. Arada bana müteşekkir ifadelerle bakışlar atıyordu. Bakışları yer gibi değildi. Ben de mazbut bir haldeydim, fazlaca eğilip kalksam da üzerimdeki ayak bileklerime inen eteğim, bol bluzum ve basenlerimi örten ince hırkamla kendimi rahat hissediyordum. Hem birazcık bakılmak da kötü bir şey değildi. Sempatik, sıcakkanlı bir çocuktu, sevmiştim. Ortalığı kabataslak toplayınca laptopunu getirmiş, salondaki kanepenin önündeki uzun sehpaya koymuştu. O laptopu açıp, internet bağlantısını kurarken ben de mutfağa çay koymaya gitmiştim. Anlayın kendimi nasıl rahat hissettiğimi, evi nasıl sahiplendiğimi. Ama mutfağa girmemle geri çıkmam bir olmuştu. Mutfak salondan da daha beter durumdaydı. Çöp kutusu taşmış, çöpler yerlere saçılmıştı. Lavabonun içi tamamen bulaşıklarla doluydu. Bir tane bile tabak, çanak ve tabii çay koyacak bardak kalmamıştı. Hepsi kirliydi. Özgür’ün gözü üzerimde olmalı ki mutfağın kapısında donup kaldığımı fark etmiş, koşup gelmişti. “Laptop internete bağlandı. Sen istersen salona geç, ben hemen iki bardak yıkarım” derken eli omzumdaydı. Yaptığı hareketten rahatsız olmamış ama irkilmiştim. O da başımı döndürüp bakışımdan halimi hissetmiş olmalı ki hemen elini çekmişti. Ama elinin ağırlığı, sıcaklığı hala omzumdaydı. İkircikli duygular içindeydim hem tedirgin olmuş hem de hoşlanmıştım bu rahatlıktan. Biraz da o elin etkisinden kurtulmak için öne doğru hamle yapmış, “Sen dur ben hallederim şimdi” diyerek bulaşığa girişmiştim. O da “Dur, olur mu öyle şey!” diye bana müdahale etmeye kalkınca aramızda küçük bir itiş kakış geçmişti. Cilveleşen sevgililer gibi hissetmiştim bir anda kendimi. Bir yandan birbirimizi iter kakarken bir yandan da kıkırdaşıyorduk. Mutfak o kadar dardı ki kaçacak yer yoktu. Birden kendimi Özgür’ün kollarının arasında, bedenim bedenine yapışmış bir şekilde bulmuştum. Belki o his olmasa ateşe değmiş gibi kendimi çekmeye çalışmazdım. O da durumun vahametini fark etmiş olmalı ki, uzatmamış, kollarını gevşetip beni serbest bırakmıştı. Doğrusu hemen çıkıp gitmekti ama bu da olayı fazla abartmak olacaktı. Laptopun karşısında yerimi alırken hiçbir şey olmamış gibi davranmamın en doğrusu olduğuna karar vermiştim. Yine de elim ayağım titrediğinden bir süre ne yapacağımı bilememiştim. Ne de olsa Ömer dışında bir erkeğe böyle yakınlaşmayalı çok olmuştu. Ömer deyince biraz aklım başıma gelmiş “Sıçacak ağzıma” diye geçirmiştim içimden. “Bu son olsun! Bir daha buraya gelmek yok!” diye kendimi uyarmıştım. İlk fırsatta da Ömer’e internet meselesini açacaktım. Borca girip eve bilgisayar mı alır, yoksa bana izin mi verir, onun bileceği işti. Öpmese de, sevmese de kocamdı. Biraz kurcalayınca arkadaşlarımı bulabilmem için f*******:’a üye olmam gerektiğini anlamıştım. Aklımda da Ömer olduğunu anımsayıp “Kocama sorayım da öyle üye olayım. Belki istemez,” diye bir bahane uydurup hemen fırlamıştım evden. Özgür, “Ne zaman istersen gelebilrisin. Laptopum emrinde” demişti arkamdan ama hiç öyle bir niyetim yoktu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE