1.

2799 Kelimeler
"Zümra gel kızım buraya şu kilimleri (halıları) da dövelim." Feride hanım zorla olsa da doğruldu ve elini beline dayadı. Bugün baya bir yorulmuşlardı analı kızlı Zümra ile. "Geliyorum anne. Şunları sedire sereyim, biraz bekle." "Ayy belim tamam..ahh!" Olduğu yere birden çöküverdi Feride. Bugünlerde fazla zorlamıştı belini. Hep böyle ağır şeyler kaldırdığında ya da soğukta ağrıyordu beli. Nedenini bilmiyordu, öğrenmek için de kasabaya kadar inmesi gerekliydi. Sağlık ocağına gitmek için. Ama ne buna yetecek parası ne de arkasında dağ gibi duracak bir eşi vardı Feride'nin. Ona bir şey olursa gül gibi evlatlarına kim bakardı? İki evladı vardı Feride'nin. Biri güzeller güzeli, Zümra diğeri ise yiğit bir delikanlı Ömer. Zümra yirmi yaşında idi. Ömer ise on altısına yeni basmıştı daha. Kocası, Hasan genç yaşta kara toprağın altına girmişti. O da kanserden ölmüştü. Mide kanserinden. Tabi bunun ölene dek tanısı bile konmamıştı. Malum yokluktan geçimlerini zor sağlarlarken bir de hastaneye verecek parayı nereden bulurlardı? Hasan hep 'iyiyim ben abartmayın Adana'nın sıcağı dokunuyordur.' diyerek laf karıştırırdı. Ailesini üzmemek adına. Adana'nın, köyünde yaşayan kendi yağında kavrulan çekirdek bir aileydiler. Vefat edeli beş sene kadar oluyordu ama acısı hâlâ tazecik yerini koruyordu. "Annem! İyi misin? Ah canım annem ben dedim sana ben yaparım dedim. Sen neden dinlemiyorsun beni?" "Oy annen kurban olur sana çakır gözlüm. Hangi bir işi sen yapacaksın? Ana yüreği nasıl dayansın buna." Annesinin ellerini küçük ellerine hapsederek öptü narince. Birbirlerinden başka kimsecikleri yoktu. Herkes imrenirdi bu aileye. Sevgi ve saygı hiç eksilmez, fakir olsalar da asla açgözlülük nedir bilmezlerdi bile. "Ben yaparım annem. Sen yeter ki başımda dur ben her şeye göğüs gererim." Tam da adına yaraşır bir karakteri olmuştu Zümra'nın. Bu yaşta bu olgunluk ve alçak gönüllü oluşu bütün köyü mest ediyordu adeta. Birde güzelliği yok muydu Zümra'nın dillere destan. Turuncu saçları ve masmavi gözleri ile bembeyaz teni onu bu köyde ki bütün kızlardan farklı kılıyordu. Herkesin bir sıradanlığı varken o farklıydı. Ve gelin görün ki, Zümra bu durumdan nefret ediyordu adeta. Herkes gibi sıradan olmak isterken dikkat çekmek onu mahvediyordu. İlgi odağı olmayı hiç sevmezdi ama insanın istemediği ot burnunda bitiyordu işte. Hemde küçükken mektep arkadaşları çok dalga geçmişlerdi, Zümra ile saçları yüzünden. Bu yüzden kendinden ve mektepten soğumuştu o yaşlarda. Oysa ki saçları ona annesinin armağanıydı. Annesi ona hamileyken kına yakınmıştı saçlarına. Ebeler kız bebeği tahmininde bulundukları için, Feride'nin kayınvalidesi 'kız beben olacak saçına kına yakalım gelin öyle iyi olur.' demesiyle ona da 'tamam' demesi düşmüştü. "Zümra nerede kaldın? Hadi gitmiyor muyuz dereye?" Gelen kişi Elif'ti. Zümra'nın çocukluk arkadaşıydı. Aralarında inanılmaz bir bağ vardı. Kardeşten öteydiler. Birlikte ağlar birlikte gülerlerdi. Aralarında saklı gizli olmazdı. Herkes hayran kalırdı dostluklarına. Birlikte dereye kilimleri yıkamaya gideceklerdi. Zümra önceden haber vermişti Elif'e temizlik için. O da seve seve kabul etmişti tabi. Zümra da onlara yardım ederdi. Aralarında böyle şeyler sorun olmazdı asla. Yaz aylarının sonunda kışa girerken herkes temizliğini yapar, kilimlerini yıkar, evlerine badana yapar sobasını kurardı. "Hoş geldin. Gel otur da dinlen az. Bende şu kilimleri halledeyim çabuk." "Ne oturması beraber yapalım ne yapılacaksa. Ben buraya oturmaya mı geldim Zümra." "Enerjini kilimleri yıkamaya sakla bence. Hem mutfakta hazır çay var içersen." "Yok saol bacım (kız kardeş) ben sana yardım etmeye geldim. Çayı sonra da içeriz." İkisi beraber tutarak kilimleri, bahçede ki kalın ipe atarak sopa ile dövmeye başladılar. Böylece tozlarından arındırıyorlardı kilimleri. Sonra da dereye götürüp yıkayacaklardı. "Kirman'lar yemek daveti vereceklermiş her sene olduğu gibi. Duydun mu? Gerçi duymuşsundur sen." "Duydum. O yüzden annem acele ettiriyor temizliği bitirelim de işim var benim diye. Üç gün sonraymış sanırım." "Anladım. Ee heyecanlı mısın? Gönül yangınını göreceksin." "Ne diye heyecanlanayım? Gözünün gördüğü mü var sanki beni? Benim ki imkansız bir sevda anlıyor musun Elif?" "Ya of Zümra! Artık kendini aşağılamayı bırak tamam mı? Kızım senden iyisini mi bulacak be! Güzellik desen var huy güzelliği desen var hamaratlık desen ohoo. Kimi alsın seni almasın da söyle bakayım." "Anlamıyorsun Elif. O köyün ağasının oğlu. Peki ben kimim? De hele bana ben kimim? Hiç kimse. Ona, onun denginde birini alırlar. Ağa kızı gibi mesela. Beni değil, anlıyor musun?" "Ama insanlık daha önemli değil midir Zümra? Para nedir ki?" "Dünyanın düzeni bu arkadaşım. Herkes dengi dengine. Benim ki boşa kürek çekmek gibi bir şey. Neyse annem duyacak şimdi." Zümra evvelden severdi Cemil Bey'in oğlu, Mahir'i. Amansız bir derde düşmüştü küçük yüreği. On beşinde yanmıştı, ilk kıvılcım o zaman düşmüştü yüreğine. Babası, Hasan'ın öldüğü zaman. O dönem Hasan, Cemil Bey'in emrinde çalışırdı. Tarla da hem işçilerin başında durur hemde onlarla beraber karpuz sarardı kamyonlara. Mert bir adamdı vesselam. Çalışkandı. Hile, yalan dolan bilmezdi bu yüzden de Cemil Bey'in beğenisini kazanarak bir numaralı adamı olmayı başarmıştı. Kaldı ki, Cemil Bey kimselere kolay kolay güvenmez ailesinin içine kadar sokmazdı. Öldüğü gün de en büyük destek yine, Kirmanlar'dan gelmişti Zümra'lara. Çünkü çok seviliyordu Hasan. Kirman'lar tarafından. Mahiri'de evlerinin avlusunun ortasında görmüştü ilk defa. Taziye için gelen adamların yanına oturmuş ev sahipliği yapıyordu. Artık Hasan'ın emaneti gibi bir şey olmuştu bu aile Kirman'lara. O zamanlar yirmi iki yaşındaydı Mahir. Kendisinden yedi yaş büyük olmasına rağmen vurulmuştu ona. İlk zamanlar da heves ve beğeni sanmıştı, belki geçer sanmıştı ama yaşı geçtikçe anlamıştı ki hevesle falan alakası yoktu. Şuanda ise yirmisindeydi Zümra. İyiyi kötüyü artık ayırt edebiliyordu. "Kızım gelin size karpuz kestim. Az bir soluklanın hele." "Niye zahmet ettin Feride teyzem." Elif elinde ki sopayı kenara atıp Zümra'ya göz kırptı. "Ne zahmeti kızım. Yiyelim de devam ederiz sonra." Zümra'nın canı ise hiçbir şey istemiyordu. Aklı sürekli başka yerlerde idi. "Çakır gözlüm sen neden yemezsin?" "Benim canım istemiyor anne. Sonra yerim." "İyi madem. Evin işi bitti bir şu kilimler kaldı yıkanıp kuruduktan sonra bu sene ki detaylı temizliğimiz bitti kızım. Seneye de Allah kerim." "Öyle anne." "Siz kaygıyı bize attınız valla Feride teyze. Bizim daha duruyor işler badana falan yapılacak. Soba da eskidi bizim. Babam kasabaya inecek yarın bir gün yenisini almaya" "Hallolur kızım. Hele bir işe başladın mı her şey sırasıyla olur. O dert biz de var. Üzeri pas tutmaya başlamış Zümra'm ne edeceğiz?" "Bu senelik idare edelim annem. Erzak alacağız kışa hazırlık." "Haklısın kızım." "Ah benim güzel yürekli arkadaşım. Allah'ım inşallah senin karşına daha iyilerini çıkarır da mutlu olursun." "Amin Elif'im amin ikinize de hayırlısından bir koca versin inşallah rabbim. Yaşınızda geldi laf çıkacak diye korkuyorum köyde." "Ah anne bu konuya nereden geldik yine? Hadi çok oturduk kalkalım." "Hemen kaç sen de. Ah kızım nereye kadar kaçacaksın elbet bir gün yuvadan uçacaksın." "Feride teyzem haklı Zümra." "Elif hadi tut şu kilimin ucunu." "Off kızım ya sende. Ne yani yanlış mı diyoruz." "Yok canım yanlış falan demiyorsunuz. Sende evlenmeye pek hevesliymişsin Elif." "Yok ya saçmalama. Ne evlenmesi şaka yapıyordum sadece." İki arkadaşta susarak kilimleri dörde katlayarak el arabasına attılar. Bu dönemde hiçbir ev de ne traktör ne de araba bulunurdu. Bir tek Kirman konağında araba ve traktörler vardı. Ee ne de olsa koskoca köyün ağasıydı, Cemil Kirman. Onda olmayacaktı da kimde olacaktı? "Aman kızım geç kalmayın bir şey falan olur. Zaten dört kilim var çabuk olur inşallah." "Tamam annem. Merak etmeyesin sen." "Ömer gel ablam bize eşlik et." Buralar da kız kısmısı tek başına sokağa çıkamazdı. Laf söz olur diye herkesin aklı çıkardı. Ömer de ablası işini bitirene dek oralar da sapanla(kuş avlamak için taş atma aracı) kuş avlayacaktı. Bütün köyün çocukları toplanırlar yarışa giderlerdi. Kim vurursa hedefi o kazanırdı yarışı. "Geldim abla. Durun ben süreyim arabayı siz zaten yorulacaksınız az sonra." Elif tebessüm ederek saçlarını karıştırdı Ömer'in. "Yiğidim benim." "Yapmasana Elif abla. Bozma saçlarımı daha yeni taradım." Elif ve Zümra birbirlerine bakarak bastılar kahkahayı. Demek küçük kardeşi artık bir şeylerin farkına varıyordu. "Ne o kime süsleniyon sen bakayım." "Valla kendime süsleniyom ben Elif abla kimseye değil." "Tamam kuzum tamam." Ömer'in panik halleri kızları gülümsetmeye yetmişti. Belki de birinden hoşlanıyordu kim bilir. Dereye indiklerinde mis gibi bir hava karşılamıştı onları. Akan berrak su ve kuş sesleri insana huzuru aşılıyordu adeta. "Hadi bir an önce bitirelim hava kararmadan. Sen şu kovaya su doldur bende kilimleri açıp da fırçalayayım." Beraber sohbet ederek iki kilimi de yıkamışlardı bile. Geriye ikisi kaldığında ise hiç ummadıkları bir şey oldu. Ali gelmişti yanında ki soytarılarıyla. Zümra ve Elif'in içine düşen korku ile birbirlerine bakındılar bir süre. Gözleri, Ömer'i arıyordu ama nereye gitmişti bu velet sıpa? "Kolay gelsin hanımlar. Yardım lazım mıdır?" Ali'nin iğrenç sesi kulaklarına dolduğunda ise istemsiz geri adım attılar. Ali, Zümra'nın bir tür saplantılı âşığıydı. Zümra her 'istemiyorum' deyişinde iyice zıvanadan çıkıyor, kimseyi umursamadan yılışık hareketlerini alelade ortalıkta sergiliyordu. "Ömer! Neredesin?" Zümra korku ile bir umut kardeşine seslendi yaşı küçük olsa bile Ömer'in, erkek olup da yanlarında durması yeterdi onlara. Ya biri görürse? Ya laf çıkarsa o zaman ne ederdi bu zavallı iki kız? Gerçi bu durum Ali'nin bir hayli hoşuna giderdi ya neyse. "Ömer biraz meşgul. Ona yeni bir sapan hediye ettim onu deniyor olmalı." Ali yanındakilere dönüp pis bir gülüş sergiledi. "Bana bak soysuz defol git yoksa seni mahvederim!" Dedi bir umut Elif. "Çok korktum. Duydunuz mu lan beni mahvedermiş." Üçünün de ağzından iğrenç kahkaha sesleri yükselirken, kızlar korkudan dillerini yutacaktı neredeyse. Köşeye sıkıştırmıştı lanet herif! Şimdi ne olacaktı? İşte şimdi hapı yutmuşlardı. Bu ıssız dere kenarında kim duyardı onları? Kim yardım eli uzatırdı? "Güzel gözlüm sen niye tek kelam etmezsin? Korktun mu yoksa?" Zümra boğazına oturan yumruyla yutkunamadı. Eğer burada bir şey olursa, namusuna bir şey olursa öldürürdü kendini hiç düşünmeden. Başından kayan yazmasını düzeltti titreyen elleriyle. "Git! Yalvarırım git buradan Ali!" "Aaa beni üzüyorsun çiçeğim. Sana zorla güzelliğin, güzelliklerini göstermeye geldim. Sen de isteyeceksin beni emin ol." Zümra derenin içinde geriye doğru adımladı. Bu adama teslim olmaktansa ölürdü daha iyiydi. Hiç düşünmeden atlardı bu derenin en derinliklerine. "Zümra ne yapıyorsun?" Elif korkuyla kardeşi bildiği kıza baktı. Düşündüğü şeyi yapmayacaktı değil mi? Zümra yüzmeyi bilmezdi ki korkardı sudan. "Ben ölürüm Elif, yaşayamam." Kısık sesle söylemişti bunu. Gözleri dolmuş her an akmayı bekliyordu. Allah affetsindi ama yapacakta bir şeyi yoktu. Bunu yapacağını kırk yıl düşünse asla onay vermezdi ama şuan durum çok farklıydı. "Zümra saçmalama hayır! Buraya gel!" Elif can havliyle atıldı arkadaşına. Buna asla müsaade etmezdi. Gerekirse o da atlardı arkasından. "Allah belanızı versin defol git işte manyak!" Ali ise üzerinde ki yeleğini çıkarmış, gömleğinin düğmelerini çözmeye uğraşıyordu. "Ben kurtarırım onu sen hiç merak etme baldız." ----------------- Behiye Hanım oğlu, Mahir'i bir kere daha sıkıştırmaya kararlıydı. Artık yaşı başı kaç olmuştu. Evlenmenin vakti geldi de geçiyordu bile. Halleri vakitleri yerindeydi şükür. Ee oğlan da yakışıklıydı, yiğitti. Ne sorun vardı da bu oğlan evliliğe sıcak bakmıyordu anlamıyordu. Behiye Hanım varlığı da yokluğu da bilip gördüğü için asla kibirli, cimri biri değildi. Köylü tarafından sevilir, sayılırdı kocası Cemil Bey de öyleydi. İkisi de kudretli ve anlayışlı insanlardı vesselam. İki evladı vardı Behiye Hanımın. Biri yiğit bir delikanlı Mahir. Diğeri ise onun küçüğü on dokuz yaşında Yaren. Mahir ise yirmi yedisindeydi. Annesine göre evde bile kalmıştı. Yaşıtları bebe severken oğlu hala babasının işlerini yönetmekle meşguldü. İki katlı konakta mutlu mesut yaşayıp gidiyorlardı. Bir de çalışanları Selma ile Vedat vardı. Selma ev işleriyle uğraşır, Vedat da bağ bahçe işleriyle uğraşırdı. "Oğlum durasın hele. İki lafım var sana." "Buyur Ana?" "Oğul ben düşündüm ki. Aşağı köyde ki, Hüseyin Bey'in kızı Meleğe görücü gidelim diyorum yarın." Mahir için bu konuşma kaçınılmazdı. Annesi kafayı tamamen ona takmıştı. Onu evlendirmek torunlarını sevmek istiyordu ama gel gör ki, Mahir pek olumlu bakmıyordu bu işe. Sevda nedir bilmezdi ve açıkçası kadın dırdırıyla uğraşmak istemiyordu. "Anam. Sen neden beni anlamazsın he? Şimdilik istemiyorum evlilik falan. Beni de anla. Zorla güzellik olmaz canım anam." "Oğul etme eyleme senin mürvetini görmek isteriz babanla. Bizim de torun sevmeye hakkımız yok mu?" "Var. Elbette var anacığım ama şimdilik değil." Mahir Ağa çok düşkündü kız kardeşi, Yaren ve annesi, Behiye hanıma. Onlar için her şeyi gözü kapalı yapardı. Şu evlilik konusu haricinde. "İyi madem. Bugün bende, Feride ve kızını çağırayım diyorum. Davet vereceğiz yardım lazım. Feride'nin eli pek yakışır öyle şeylere." Behiye Hanım ve Feride ikisi de birer arkadaş gibiydiler. Her ne yardım olursa, Feride konağa gelir elinden gelenin en iyisini yapardı. Behiye Hanım ve Cemil Beyde pek severlerdi rahmetli kocası, Hasan'ı. O yüzden, Ferideyi'de aile ferdinden ayırt etmezlerdi. Bir nevi, Hasan'ın emanetiydi onlar bu aileye. Hem evleri de yakındı konağa. Hemen konağın çaprazında ki sokağın başında kalıyordu. Üç gözlü kerpiçten bir evdi. Salonu, mutfağı ve bir odası ve birde küçük hamamlığı vardı. Küçüktü belki ama içeride ki aile bağları ve aile sıcaklığı kocamandı. "Olur anam. Hatta bende ona uğramak istiyordum. Ne zamandır görmüyorum yine gönül koyacak bana Feride sultan." Kendi oğlundan ayırt etmezdi Mahir'i. Azıcık bir uğramasın hemen gönül koyardı ona. Mahir'in de uğramak istemediği yerler başkaydı işte. Sonuçta o evde yetişkin bir kız vardı ve köyün huyu belliydi. Hemen olur olmadık şeye yakıştırma yapıyorlardı. Ve en son isteyeceği şey bacısı (kız kardeş) bildiği kızı kendi adıyla yan yana anılmasıydı. "Tamam oğul. Yarın bir uğrayıversin de bakalım ne eksik ne gedik var." Behiye Hanım oğlunu uğurladıktan sonra işlerinin başına döndü. Selma ve Yaren sabah ki ev işlerini yapıyorlardı. Onlara bakmak için salona ilerledi. "Hadi bakalım biraz hızlanın daha çok iş var. Bu arada yarın Feride de gelecek yardıma kızıyla. O gelmişken şu çeyizleri de açıp havalandıralım diyorum Yaren. Hep beraber geri düzenler koyarız." Yaren elinde ki toz bezini suya daldırıp çıkardı ve sıktı. Orta sehpasını siliyordu güzelce. "Olur anne. Ağabeyiminkini de açalım iyi olur." Aklına düşenlerle sinsice gülümsedi genç kız. Zümra dan hiç haz etmiyordu ve ağabeyine olan ilgisinin elbet farkındaydı. Yarın için biraz canını yakmak hiç de fena fikir değildi. Hangi yüzle ağabeyine göz dikiyordu anlamıyordu. O koskoca bir Ağa iken sanki kala kala o sümüklüye mi kalacaktı? Nice güzel Ağa kızları vardı diğer köylerde elbet birini alacaklardı ağabeyine. Ama bir yandan da korkuyordu. Zümra güzel ve iyi huylu bir kızdı ya ağabeyi fark ederse ona olan ilgisini? İşte o zaman ne yapardı bilmiyordu. Layık görmüyordu Zümra'yı ağabeyine. Küçümsüyordu. Feride'yi de sevmiyordu pek. Onun samimiyetine inanmıyordu. Yaren'e göre, Feride de ailesinin ona gösterdiği merhameti suistimal ediyordu. Ona göre Feride, kızını bu yağlı kapıya yamamaya çalışıyordu. Ee tabi hem varlıklıydılar, hemde yiğit gibi yakışıklı bir damat adayına sahiptiler. Kim kaçırırdı bu güzel fırsatı? Ama gelin görün ki durum hiçte öyle değildi. Feride'nin aklının ucundan bile geçmemişti bu husus. Eğer Yaren'in bu kirli düşüncelerini duysa, ölürdü de atmazdı o konağa adımını. Öyle de gururlu bir âileydiler. Hele ki, Zümra'sı karışmışsa işin içine asla taviz vermezdi. ------------------ "Mahir oğlum! Esmer kuzum benim gel hoşgelmişsin." Feride elindeki bezi atıp tahta kapıda beliren oğlu bildiği, Ömer'den ayırt etmediği, Mahir'e doğru koştu. Sarıldı ona sıkıca çekti güzel kokusunu içine. "Feride teyzem nasılsın görmeyeli?" Mahir nadir olduğu anlardan birini yaşadı. Tebessüm etti ve güçlü kollarını doladı zavallı kadının beline. "Ah canım oğlum ben iyiyim. Asıl sen nasılsın? İşten başını alabildin mi?" Ayrıldılar bahçede ki tahta sedire oturdular. Mahir'in kudreti ve cüssesi şu yemyeşil bahçede ki eski sedir de bile en dikkat çekici, güzel bir ayrıntıydı. Sert çene hatları, esmer teni, zümrüt yeşili gözleri ve yana doğru gelişi güzel taranmış kömür karası saçlarıyla adete nefesleri kesiyordu. Uzun boyu ve yapılı vücudunu da es geçmemek lazımdı tabi. Allah özene bezene yaratmış derlerdi ya hani, tam olarak da öyleydi. Bütün köyün kızlarının aklını başından alıyordu. Zümra da bu durumdan almıştı payını. O da on beşinde vurulmuştu bu ilahi güzelliğe. Tek yüzü değil huyu da güzeldi Mahir'in. Bütün güzelliklerin vücut bulmuş haliydi. Ee varlıklı olması da cabasıydı. Köyde ki çoğu insan yoklukla mücadele ediyordu ve kızlarını zengin kapı bulunca hemen evlendiriyorlardı. Herkes merak ediyordu. Bakalım hangi şanslı kız, Kirman konağına gelin gidecekti? Zira bütün köyün fertleri kızlarını gözü kapalı, Mahir Ağa'ya verirlerdi hiç tereddütsüz. Üstelik birde bu durumla gururlanır, köyde göğsü kabararak gezerdi. "İyiyim be teyzem. Ne olsun, hep aynı iş güç." "Çok yoruyorsun kendini oğlum. Biraz da kafanı dinle. Behiye haklı sana bir kadın şart artık. En azından onunla hayatın tekrar şekillenir." "Sende mi Feride teyzem ha? Anam zaten yetiyor bana. Bakalım nasip bu işler." "Öyle tabi oğlum. Allah'ım inşallah hayırlısını versin sen gibi yiğit bir delikanlıya. Sana da bu yakışır." "Amin teyzem amin." "Anaaa! Ana yetiş ablam dereye düşmüş!" Ömer'in bağırmasıyla bir an için ne dediği anlaşılmadı ama sonra. Can havliyle kalktı oturduğu yerden Feride. Dudaklarından 'kızım, çakır gözlüm' kelimesi çıktı istemsizce. Mahir ise çoktan kalkmış ne yapacağını şaşırmıştı. Çünkü Feride bayılmak üzereydi. Onu tutup hızla sedire yatırdı. Zavallı kadın kızı için sayıklayıp duruyordu. "Ömer! Gel buraya aslanım, korkma tamam mı? Ananın başında dur sen, ben hemen gidiyorum kurtaracağım ablanı." Ömer aldığı derin nefeslerle başını olumlu anlamda salladı hemen. Çok korkmuştu gözlerinden yaşlar akıyordu. Belli ki yardım çağırmaya gelmişti. Ablası kuş gibi çırpınıyordu derede. Hep kendindeydi hata ne diye o Mustafa'nın sözüne kanıp da o sapanla uğraşmaya dalıp gitmişti ki? Ya ablasına bir şey olursa? O zaman ne yapardı? Kahrolurdu. Göz yaşlarını silip annesine bir bardak su getirmek için mutfağa koştu. "Zümra! Allah'ım sen yardım et ne olur!" Elif öyle bir haykırıyordu ki aklı çıkmıştı korkudan. Ya ona bir şey olursa ya ölürse? Derenin derin tarafına gözü kapalı kendini bırakmıştı Zümra. Ömer'in gelip yardım çağırmak için gitmesiyle, Ali iti korkarak kaçıp gitmişti. İşte şimdi kader ağlarını örmeye başlamıştı sanki. Bu olaydan sonra neler olacaktı orası bir muamma idi. Yaşayıp göreceklerdi.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE