4.Bölüm
"Eğer kirli bir ırmağı içine alıyorsan,
bozulmadan kalabilmen için deniz olmalısın."
~
Hayatınıza giren bazı insanlar sizin isteminiz dışında bazıları ise tamamen özgür iradenizle yer alır bu yolda yanınızda. Kimi insanlar bir şeyler katar, kimileri sizden bir parça ruh koparır ve cebine atıp sizi eksik bırakarak yok olurlar. Ruhu yamalamak sanıldığı kadar kolay olmadığı gibi, yanlış dikilmiş bir yama tüm ömür boyunca üstünüzde sırıtabilir. Eksik kalan yanınızı doldurma çabanız bazen bir insanla, bazen bir uğraşla olabilir ama bazı parçalar öylesine eksiktir ki yerine hiçbir şey gelemez ve o boşluk hep sizinle kalır.
Benim ruhumun yamaları çok koyu ve büyük parçalar değildi. Her şeyi dert edinen, pireyi deve yapan biri de sayılmazdım. Yalnızca babamın başka bir kadın uğruna bizi terk edişinin acısı vardı kalbimde ki, üstüne yama eklemeye bile neden duymadığım her daim taze kalmasını istediğim bir yaraydı o. Yıllarımı birbirini sevmeyen anne baba arasında geçirmiş olsam da, babamın kalbimdeki yeri güzeldi küçükken. Ama şimdi bana ve anneme bunları yaşatan adamı affedemiyordum. Güvenin sarsılışını kahraman yaptığım birinin hatalar yapabildiğini gördüğümde hissetmiştim ilk. Birbirini sevmesi gereken iki insanın aslında yabancı olduğunu anladığımda ve buna benim neden olduğumu bildiğimde büyü bozulmuştu.
Şimdi sırtımda battaniye, kolları arasında oturduğum adamın bana aşıladığı bu güven duygusu tuhaftı. Onun yanındayken ruhumun kanatlanıp bir çocuk sevinciyle dans ederek göğe çıkması, kokusunu duyumsadığım her nefesimde kalbimin etrafına sarılan huzur hissi bir armağan olmalıydı. Tanımadığım, adını dahi bilmediğim bu yabancının kollarının verdiği huzuru kendi ailemle bulamamış olmam mı beni ona bu denli bağlamıştı? Bilmiyordum. Bir önemi de yoktu. Bir hata olsa dahi onu hayatıma sokmam, ömrümün en güzel hatası olacağını düşünüyordum.
Başım omzuna gömülü mırıldandım. "Adın ne?"
Sakin bir nefes aldı. Adını duyacağım için heyecanlanmaya başlamıştım ki, "Hadi biraz uyuyalım," dediğinde heyecanımın delik bir balondan kaçan hava gibi söndüğünü hissettim. "Benim adım Ekin," dedim.
O derin sesiyle adımı tekrar ettiğinde ismimi onun ağzından duymak ben de gülümseme isteği uyandırmıştı. Bunun bu kadar güzel olması normal miydi? Hep duyduğum, sıradan bir isim nasıl onun sesiyle böylesine güzelleşebilirdi?
"Senin adın ne?" diye direttim. Peşini bırakmayacağımı anlamış olmalı ki sorum biter bitmez yanıtı önüme sundu:
"Deniz."
Sanki hep biliyormuşum, sanki onu aslında tanıyormuşum hissi isminin havada dağılmasıyla yeniden içime yerleşirken, "Deniz," diye tekrar ettim. Sonra yavaş yavaş isminin tadını çıkarmak istiyormuş gibi yine tekrarladım. "Çok güzel."
"Sıradan," dedi kayıtsız bir tavırla. Başımı kaldırıp ona bakarken kaşlarımı çattım. "Hayır," diye itiraz ettim. "Sana çok uyuyor."
Başını ciddi olup olmadığımı anlamak ister gibi bana eğdikten sonra dalgınca gökyüzüne bakarak yorgun bir sesle mırıldandı. "Öyle mi? Sanki beni tanıyormuşsun gibi konuştun."
"Seni tanıyorum," dedim. Birini tanımak için adını bilmek, hayatını öğrenmek yeterli olur muydu? Onun hakkında hiçbir şey bilmediğim halde, sesinin tınısından, gözlerinin bakışından yakaladığım ufak ipuçları onu tanımam için yeterli miydi? Sanmıyordum, onu tanımıyordum. Sadece ruhundaki yamalarını seçebiliyordum ve hissettiğim kadarıyla onun ruhu görünmeyecek kadar yamayla kaplıydı. "Adın güzel, gözlerin güzel, ruhun güzel."
"'Oysaki ismi kişiyle en alakasız bağıdır,' demiş Yusuf Atılgan," dediğinde bu cümleyi nerede okuduğumu anımsamaya çalıştım. "Adımdan daha mühim bir şey öğrendin ilk önce; sigara içtiğimi."
"Hatırladım, Aylak Adam," dedim. Başını salladı. "Ama seni tanıdığımı biliyorum," dedim. "İnsanın birini, varlığını bilmeden beklemesi mümkün müdür? O halde nasıl hissediyorum seni yıllardır beklediğimi?"
Görmesem de kaşlarını çattığını hissettim. Bir yorum yapıp bunu bozsun istemedim. Battaniyeyi çeneme kadar çekip burnumu boynuna yasladım. "İyi geceler, Deniz," diyerek her ne yorum yapacaksa kulaklarımı tıkadım.
Sadece "İyi uykular, Ekin," dedi.
~
Tan vakti şiddetini arttıran soğuk beni uykumdan sıyırırken tutulmuş boynuma uzandım. Hareketlerim yavaştı, onu uyandırmak istemiyordum. Uyanmadan önce bile yanımda olduğunu hissetmiştim, belki de rüyama dâhil olmuştu. Onunla önce bir parkta, ardından bu çatıda uyumuştum. Yaptığım aptallıklar şeffaf bir şekilde önümde belirirken ne halt ettiğimi sorguladım. Başımı kaldırıp yüzünün hala bıraktığım kadar güzel olup olmadığına bakarken dudaklarımda silik bir gülümseme peyda oldu. Bıraktığım kadar güzel değildi; uykulu yüzü hatırladığımdan daha güzeldi.
Başını duvara yaslamıştı, sol eli battaniyenin dışında; bacağının üzerindeydi. Uyumasını fırsat bilerek yüzünün her karesini acele etmeden izledim. Uyanmasını ve o güzel gözlerini açarak bana bakmasını; derin sesini duymam için hep konuşturmasını istiyordum.
Üşümesini istemediğim için elini tutup nazikçe battaniyenin altına soktum. Oldukça yavaş hareket etmiştim ancak bu minik hareketlilik bile onu uyandırmaya yetti. Kaşlarını çatarak önce eline sonra bana baktıktan sonra yanındakinin ben olduğumu görerek gözlerini yeniden kapattı ve hafifçe yutkundu. Yeniden uyumasını istemiyordum. Doğacak güneşi onunla karşılamak iyi olurdu.
"Günaydın," diye fısıldadım.
Sol eliyle alnını ovaladıktan sonra gözlerini açıp göğe baktı. "Henüz aydın değil," diyen sesi yorgun ve uykuluydu.
"Evet ama birazdan ağaracak." Yerimde hafifçe doğruldum ve gözlerine baktım gülümseyerek. "Hadi uyan, güneşin doğuşunu izleyelim."
Biraz gökyüzüne baktıktan sonra bakışlarını bana indirdi. "Üşüyor musun?" diye mırıldandı uyku mahmuru sesiyle.
Başımı hemen iki yana salladım. Ellerini battaniyenin altından uzatıp kollarımın üst kısmına dokundu. Sıcaklık farkını hemen hissetmiştim. Gözlerini hafifçe kıstı. Yalan söylememin nedeni güçlü görünmek falan değildi, gitmemizi söylemesinden korkuyordum. Güneşi görmeden buradan ayrılmak istemiyordum.
"Ben dondum," derken kollarını bana iyice doladı ve sanki ben onun ısınma kaynağıymışım gibi yüzümü yanağına bastırdı. Ondan daha soğuk olduğum aşikârdı ama yine de nefesinin burnuma çarpmasından hoşlandığımdan sesimi çıkarmadım.
Açık sözlülüğüne imrenerek, "Belki de içeri girsek daha iyi olur," dedim. Sesimi sakin tutmaya çalışmıştım ama kabul ederse üzülecektim.
"Önce günü doğduralım," derken sesi eğlenir gibiydi. Mahcupça gülümsedim.
"Bu yaptığımız garip," diye mırıldanırken ona bakmıyor, ayaklarımıza bakıyordum. Benim topuklu ayakkabılarım hala ayağımdaydı ve ayaklarım ağrımaya başlamıştı. Onun ise bir dizi kırıktı ve sol bacağını katlayarak battaniyenin altına sokmuştu. Diğer bacağını ise uzatmış, yayvan bir şekilde oturuyordu. Bacaklarımı kendime çekerek onun uzattığı bacağının üstüne kırdım. Gözümün önüne gelen bir tutam saçı geriye iterek ona döndüm.
"Bu dünyada mantıklı hiçbir şey yok. Gökyüzüne bak; siyah. Birazdan mavi olacağını daha önce hiç gündüz görmemiş birine anlatsan sana inanır mıydı?" Sessiz kaldığımda küçük bir çocuğa gülümsüyormuş gibi şefkatle gülümsedi. "Olmamız gereken yer burasıymış."
Sessizlik içinde geçen birkaç dakikanın ardından güneşin ilk ışıklarını bize sunmasıyla karanlık gök soluk bir maviye dönüşmeye başlamıştı. Gözlerimin önündeki muazzam değişim Deniz'in sözlerini aklıma getirirken, belki de ilk kez yaşadığım dünya hakkında düşünmeye başladım. Bir mucizeye tanık olmak isteyen insanlarla dolup taşan dünyada her gün, her an binlerce mucize olup biterken insanlar neden kısıtlı hayal dünyalarında yarattıkları mucizeleri kovalamayı tercih ediyorlardı? Her gece ölümü yataklarına misafir edip, başka dünyaları ziyaret eden ruhlarımızın, yeni bir güne parlak güneşle başlayabilmesi Allah'ın bize sunduğu en büyük mucize değil miydi? Üstelik bu mucize her gün tekrarlanıyor, insanların dikkatini çekebilmek için kendini hiç bozmuyordu. Her gece ölüp her sabah dirilen insanoğlu mucizenin tanımını bilmeden onu istiyordu. Sahip olduğunu bilmeden, elde edebilmenin hayalini kuruyordu.
İşte karanlık gök gözlerimin önünde mavi bir tona bürünürken, yabancı bir adamın kolları arasında oturuyordum. Mucize yanı başımdaydı. Mucize gözlerimin önünde, kalbimin içinde, ruhumun derinliklerinde dans ediyordu. Mucizeyi bulmuştum. Bana aitti ve en güzeli, bunun farkındaydım.
Denizden esen tatlı meltem yüzümü yaladığında derin bir nefes alarak onun ve adını aldığı denizin kokusunu içime çektim. "Daha önce hiç güneşin doğuşunu izlememiştim," dedim.
Gözlerini kendisiyle alay ediyormuş gibi hafifçe devirdi. "Ben de daha önce yapmadığım şeyler yapıyorum bu aralar." Sesi alaycıydı. Beni ima ettiğini anlayarak utangaçça gülümsedim.
Sabahın taze havası bizi sararken şehir hala çok sessizdi ancak bir an sonra caddeden arabalar geçmeye başladı. Yorgun şehrin aceleci insanları güneş yüzünü gösterir göstermez hayata karışmak için harekete geçmişlerdi. Biz ise durgun, hayatın dışındaydık. İkimiz de konuşmuyor, kendi dünyalarımızın sesleri arasında kayboluyorduk. Belki söyleyecek birçok şeyimiz vardı, belki konuşmaya başlasak hiç susmazdık. Yapmadık. Dolu bir sessizliği, boş cümlelere tercih ettik.
"Biraz daha uyumalısın," dediğinde geceden beri unuttuğum huzursuzluk yeniden varlığını hissettirdi. Gitmek için dediğini anlamıştım. Başımı kaldırıp ona inatçı bir ifadeyle baktım.
"Bundan sonra ne olacak?"
"Bilmiyorum," dedi. "Bir önemi yok."
"Önemi yok?" Kırılan kalbimin sesini duyduğumu sandım, öylesine somuttu. Beni bir daha görmeyecek olması önemsiz miydi? "Gidersen beni bir daha göremezsin," diye mırıldandım. "İki yabancı oluruz."
"Zaten öyleyiz." Ve kırılan parçalar bir kez daha kırıldı. Fazla hayalperest ve çocuk olduğumu düşündüm. Güneş artık tamamen doğmuş, yaşadığımız büyülü anların üstüne bir perde çekmişti ama hislerin gölgeye çekilmesine neden olan asıl şey onun parmaklarının dokunuşuydu.
"Evet," diye mırıldanıp ona arkamı döndüm ve battaniyeyi bencilce üstüme çekip çantama sıkıca sarıldım. Çantam bacaklarımın üstünde olduğu için ısınmıştı ve ondan ayrıldığım için boşlukta hissettiren göğsümü ısıtıyordu. Başımın sağ yanını duvara verip gözlerimi kapattım. Giderse umursamayacaktım, bir daha görmeyebilirdim ama bu hiç umurumda değilmiş gibi gözlerimi kapattım. Ancak içim kavuruluyormuş gibi hissettiren bir ateş tam kalbime düşmüştü.
Arkamdan içini çektiğini duydum. Bu sabırlı ve anlayışlı bir iç çekişti. Uyumaya kararlıydım, bir an önce gitmesini umarak sadece uykuya odaklandım.
Gitmedi. Ben uykuya dalana kadar oturdu. Veda bile etmemiştik ve her şey yitmişti. Ona arkamı döndüğüm için pişman oldum. Elini saçımda hissettiğimde bunu rüzgârın yaptığını düşündüm ve uyku beni tarafına çekerken uyandığımda burada olmasını umdum.
Hiçbir şey umduğum gibi değildi.
Gözlerimi açarken duyumsadığım ilk şey üzerinde yattığım yumuşak yatak ve çatıdayken somut bir varlık gibi benimle olan soğuğun yerine gelen sıcaklıktı. Etrafıma bakınırken zihnimdeki mahmurluk panikle dağılmaya başladı. Hızla yattığım yerden doğrulduğumda gözlerim kararmıştı ama korktuğum için aldırmadan ayağa kalktım. Bir odadaydım ve burayı kesinlikle bilmiyordum. Eşyalar düzenli ve uyumluydu; ahşaptan yapılma iki kişilik bir yatak, büyükçe bir gardırop ve çalışma masası vardı. Aklıma gelen ilk düşünce Melisa'nın dediği gibi beni kaçırdığı oldu. Yanımda değildi ve kapı da kapalıydı. Gözlerim etrafı tararken çantamı çalışma masamın üzerinde görerek hemen oraya koştum. İçindeki cüzdanım ve telefonum hala yerindeydi ve tuhaf bir şekilde içinde bir de anahtar vardı. Kaçırılsaydım bunları bulamayacağımı biliyordum ve dağılan uykum da paniğimi köreltmişti. Kapalı kapıya yanaşırken çantam kolumun altındaydı, elim kapı kulpundayken içeriyi dinlemeye çalıştım. Neden yanımda olmadığını ve beni neden buraya getirdiğini bilmiyordum ama tahminime göre burası onun eviydi ve şu an odasındaydım. Bu tahmin dolabını karıştırmak ve onun hakkında bir şeyler öğretmek istememe neden oldu ama açılmayan kapı üzerine bu düşüncelerin hepsi dağıldı gitti. Kilitliydim!
Anlam veremiyordum, ne yapacağımı şaşırmıştım. İlk düşüncem polisi aramak oldu ama beni nasıl bulacaklarını bilmiyordum çünkü şu an nerede olduğum meçhuldü. Uyanır uyanmaz kendime fazla yüklendiğim için kafam durmuştu. Yatağa oturdum ve etrafa bakınırken sakin kalmayı denedim. Ona güvenmiştim ama yanında uyuduktan sonra kendimi kilitli bir odada bulmuştum. Çantamda ise bir anahtar vardı. Elimi alnıma vurarak ayağa kalktım ve anahtarı çıkarıp kapıya taktım. Bir kez çevirdiğimde kapı rahatça açıldı. Çıkabildiğim için rahatlamıştım ama kafam hala karışıktı. Neden anahtarı verecekse kapıyı üstüme kilitlemişti ki?
Odadan çıkıp sağıma ve soluma bakınırken küçük bir koridorda olduğumu fark ettim. Sağ tarafta iki kapı görünüyordu, sol da ise kıvrım vardı. Bu kıvrımın salona açılacağını tahmin ederek bir adım attım ama duyduğum kalın bir erkek sesiyle olduğum yerde kaldım. Çantamı sıkarak sesi dinledim. Ona ait olmadığını ilk saniyede anlamıştım; bu daha kalın ve otoriter bir sesti.
"Neredeymiş, öğrendiniz mi?" diye soruyordu. Duvara yapışıp kalmıştım. Adam biraz bekleyip, "Teslimat yapıldı mı?" dediğinde telefonla konuştuğunu gelen sessizlikten anlamıştım. Bu kelime aklıma pek hoş senaryolar getirmiyordu.
Tedirgin olduğum için kalbim olması gerekenden hızlı atıyordu. Burada durup konuşmalarını dinleyeceğime bir an önce bu evden gitmem gerektiğini düşündüm. Salona açılan kıvrımı dönüp tahmin ettiğim yere vardığımda karşımda yaşlıca bir adamın olması benim için sürprizdi. Gerildiğimi ve tüylerimin havalandığını hissettim, bunun nedeni başını kaldırıp bana baktığında attığı bakıştı. Hafif kır saçlı bir adamdı ve koyu takım elbisesinin içine beyaz gömlek giymişti. Kravat takmıyordu, gömleğin boğazındaki düğmeleri açıktı. Kaşları çatılırken telefondaki kişiye, "İşi hallet, cevabını bekliyorum," deyip kapattı. Telefonun ağırlığını eliyle ölçüyormuş gibi sallarken diğer eli kumaş pantolonun cebinde beni süzüyordu.
Boğazımı hafifçe temizledim. Bakışlarından tedirgin olmuştum. "Ben, şey..." diye mırıldanıp duraksadım. "Deniz yok mu?"
Çatılı kaşları yumuşayıp yüzü sinsi bir gülüşe ev sahipliği yaparken "Sana sormalı," diye yanıtladı beni. Eğer burası Deniz'in eviyse bu adam büyük ihtimalle babasıydı. Gözlerinin koyu olmasını yadırgamıştım, yüz hatları da benzemiyordu. Üstelik adamın yaydığı hava rahatsız ediciydi. Nasıl cevap vereceğimi şaşırarak, "Ben gideyim," diye mırıldandım. Başımı öne eğip saçlarımı aramıza perdeleyerek kendimi güvende hissetmeye çalıştım.
"Bekle," dediğinde ona bakmak zorunda kaldım. "Paranı aldın mı?"
Dediği şey ile gözlerim irileşirken iması midemi bulandırmıştı. "Yanlış anladınız!" dedim, yanaklarımın ısınması kızarmasına neden olmamıştır diye umuyordum. "Ben... Şey değilim!"
Adam sinsilik ve alay karışımı bir ifadeyle gülümsedi. "Her neyse," dedi lakayt bir tavırla. "Uzun zamandır görmüyordum senin gibi kızlardan." Gözleri vücudumda gezindiğinde kendimi bir şeyin arkasına gizleme ihtiyacı duymuştum.
"Eğlendiriyor musun onu?"
Sinirlerim laçka bir hal almıştı. Adamın art niyetli imaları içimde sinirden ağlama isteği uyandırıyordu ama tartışmak ya da kendimi anlatmaya çalışmak manasızdı. Bu adamla daha fazla muhatap olmak istemediğimden sadede geldim. "Siz babası mısınız?" Kendimi sakin olmak için öyle zorluyordum ki.
Tek kaşının havaya kalkması evet ya da hayırın yerine geçiyordu ama ben sessizliğini evete yordum. "Lütfen ona beni bulabileceği yerde olacağımı söyler misiniz?"
Kanepeye geçerken bana bakmaksızın, "Seni nerede bulacağını tahmin etmek zor değil," diye mırıldandı.
Adi herif.
Salonun diğer çıkışına doğru hızlı adımlarla yürümeye başladım. Karşıma yine ufak bir koridor çıkmıştı. Portmantodaki aynaya kısa bir bakış atıp kendimden nefret ederek dış kapıyı açtım. Sol taraftaki mutfağı da göz ucuyla görmüştüm. Kapıyı kapattığımda apartman boşluğunda durup derin bir soluk aldım. Adamın imaları midemi bulandırıyordu. Tırnaklarımı avuç içime bastırarak sakinleşmeye çalıştım. Deniz'i pek tanıdığım söylenemezdi ama yine de böyle sinir bozucu bir babası olduğunu görmek beni şaşırtmıştı. Adamın beni hayat kadını sanmasından çok, kendimi buna benzetilmeye yakınlaştırmam da sinirimi bozmuş olabilirdi. Sonuçta yaptığımı savunmuyordum, tanımadığım bir adamın evinde uyanıyordum ve buna izin veren bendim. Ne halt ettiğim hakkında bir fikrim yoktu, yanlış üstüne yanlış yapıyor ve dahası için istek duyuyordum. Adama Deniz'in beni bulmasını söylemiştim ve bu bile bir hataydı.
Sokağa çıktığımda serin sabah havası beni ürpertti. Montum restoranda kalmıştı ve sokağın sakinleri bu saatte ve soğukta montsuz, mini elbiseli bir kız gördükleri için beni şaşkınca süzüyorlardı. Bir kez daha kendimi insanların gözünde nasıl bir hale getirdiğim kafama dank ederken yüzümü astım. Ben de ne telefon numarası ne de soyadı vardı. Ona nasıl ulaşacaktım? Madem beni evine getirmişti, üstelik çantamı bile taşımıştı, neden o da yanımda durmamıştı? Dediği gibi bir önemi olmasaydı evine getirmez, çatıda bırakıp gitmez miydi? Acil bir işi çıktığını düşündüm. Bu yüzden gitmişti ve beni evine taşıyarak bırakmak istemediğini göstermişti. Yani dediği gibi önemi yok değildi, onun için de önemliydi. Bu düşünce içimi bir güneş gibi ısıttı.
Yolumu bilmediğim için telefonumdan konum yardımıyla bulmaya çalıştım. Bulunduğum semt okulumun ve Pelin'in oturduğu semtti ve ikisi de buraya oldukça yakındı. Haritaya göre yürüyerek yeşil alana vardığımda buranın onu gördüğüm park olduğunu anımsayıp durakladım. Böylesine yakın mıydı evi? Parka girip hızlı hızlı yürürken onu gördüğüm ağaca durup bir an baktım. Yaprakları hala dökülmemişti ve dalları tüm haşmetiyle göğe uzanıyordu. İşte onu o ağacın altında, sigara içerken görmüştüm ve bunu anımsamak sabahtan beri kendime yüklediğim tüm suçluluğu alıp götürmüştü.
Caddeye çıktığımda kolayca bir taksi bulmamı sabaha borçluydum. Yurdumun adresini verip arkama yaslandım ve onu düşündüm. Çantamı bırakmayarak bana büyük iyilik yapmıştı. Onunla ilgili bazı boşluklar yol boyunca üzerinde düşünmem için önümde uzanıyordu ama hiçbirine varamıyordum. Zira onu hiç tanımıyordum.
Kahvaltı etsem bile okula yetişebileceğim kadar vaktim vardı. Emir'in ortalığı ayağa kaldırmamasını umdum çünkü bir anda ortadan kaybolmuş, ona hiçbir şey söylememiştim. Okula gidince yüz yüze geleceğimizi ve bana neden gittiğimi soracağını biliyordum ama açıklamam yoktu. Telefondaki dokuz cevapsız çağrı ısrarını gözler önüne seriyordu.
Taksi boş caddelerden su gibi akıp giderken on dakika olmadan odama varmıştım. Dikkatlice elbiseyi çıkarıp yıkatmak üzere bir askıya astıktan sonra tüm gece yüzümde durmuş makyajımı sildim ve biraz nemlendirici sürerek dinlenmesi için makyajsız bıraktım. Açlığım kendini fazlasıyla hissettirdiği için kahvaltı yapmadan okula gitmeye niyetim yoktu bu yüzden üzerime gündelik bir şeyler geçirip yemekhaneye indim. Montum restoranda kaldığı için yanıma ceket almıştım.
Hiç rüzgâr tatmamış bir insanın fırtınayla karşılaşması gibi bir histi bu. Bazı insanları fırtına hazırlıksız yakalar, onları savururdu dört bir yana. Bazıları ise kendi rüzgârını yaratırdı, fırtına gibi olmasa da ufak bir esinti olarak. Koşmaya başladığında yüzüne değen hava gibi. Şimdi hayatıma girmiş bu rüzgârlar dört bir yanımda çağlıyor, fırtınanın gelişini haber veriyormuş gibi uğulduyordu. Belki koşmaya ben başlamıştım ama hissettiğim rüzgârın şiddeti benim yaratabileceğimin ötesindeydi. Ben fırtınaya doğru koştuğunu bilmeden kendi rüzgârını yarattığını sanan biriydim. O ise fırtınaydı: Beni yok etmesi için içine çekildiğim ve geri dönmem gerektiğini anladığımda rüzgârdan vazgeçsem bile dönemeyeceğim, her an daha da yok olacağım ve sonunda ona karışacağım fırtınam.
Dokunduğum ve baktığım her yerde o var gibiydi. Aklımdan çıkarmayı başarmaktan vazgeçmiştim, tek istediğim aklıma buz gözleri düştüğünde kalbimin hızlanmamasıydı. Bana dokunuşuyla tenime damgaladığı varlığını kazımanın bir yolunu bulamıyordum. İstemiyordum da. Baktığım yerde onu görmek, soluğuma karıştığını hissetmek muazzamdı. Beni yanımda olmadan bile böylesine heyecanlandırabilmesi yanına gittiğimde kalbimin durmasından endişe etmeme neden oluyordu. İki kez tekrarlanan bu tuhaf karşılaşmaların bir yolun başına konulmuş uyarı levhaları olduğunu görebilmem için daha yavaş gitmem gerekiyordu ama gözlerimi ufka öyle kilitlemiştim ki etrafımı görebildiğim yoktu. İstemsizce çekildiğim bu girdap dört bir yanımı sarmış, dünyamı salt kendisinden oluşturmuştu.
Arkadaşlarımı Fakülte binasının önündeki banklarda bulduğumda ağır adımlarla yanlarına ilerledim. Yine geç kalan bendim. Beni fark eden Pelin hemen kolunu omzuma attı ve "Anlat bakalım!" diye şakıdı selamsız sabahsız. "Nasıl gitti yemek?"
"Güzeldi," diye mırıldandım. Ayrıntılara girmesini istemiyordum ama bahsettiğim kişi Pelin olunca, bana içtiğimiz şarabın markasını ya da restoranın duvar rengini bile sorabilirdi.
"Peki," dedi son geceyi uzatırken işaret parmağıyla çenesine hafifçe vurarak. Gözleri muziplikle parlıyordu. "Sabah nerede uyandın?" Ardından kıkırdadı. Ancak gülüşü ayağa kalkan Oğuz'un ensesine bir tane indirmesiyle son buldu.
"Salak salak konuşma."
"Yurtta uyandım tabii ki!" dedim utançla. Göz ucuyla Beril'e baktım. İlgisiz tavırlarını sürdürüyordu, umurunda değildim. Hoş, neden olacaktım ki? Birbirimizden hoşlanmıyorduk. Bu kadar basitti.
Arkadaşlarıma Deniz'i ve onunla uyumamı anlatma fikri çılgınca geliyordu. Oğuz'un söyleceklerini tahmin edebiliyordum. Belki aramızdaki en uçuk tip olan Pelin bile benim böyle bir sorumsuzluğu nasıl yaptığımı soracaktı. Verecek cevabım yoktu. Ayrıca bencilce bir duyguyla onu sadece kendime saklamak istiyordum. Kimse onu bilmesin, sadece bana ait olsun istemem çok mu tuhaftı?
Pelin memnuniyetsiz bir mırıldanma çıkarıp dudak büzdüğünde gözlerimi büyüttüm. Onun beni Emir'e ayarlamak istemesi kadar Emir'in beni istediğini sanmıyordum. Oğuz'un "Anlat şunu adam gibi," diyen otoriter sesi kulağıma ulaştığında ela gözlerine baktım ve omuz silktim. Emir arkadaşı olsa da bana yapacağı yanlış bir harekette onun hakkından geleceğini biliyordum.
"Beni yurdumdan aldı ve bir deniz ürünleri restoranına götürdü," dedim. "İstersen ne yediğimizi de söyleyeyim?" Muzipçe sırıttım.
Tek kaşını hafifçe kaldırıp "Söyle," dedi.
"Ne?"
"Ne yediniz?"
Dalga geçtiğini anlayarak gözlerimi devirdim. Sorusunu yanıtlamayarak elimle binayı gösterdim. "İçeri girelim mi? Çok soğuk hava."
Sınıfa yürürken Pelin ve Beril arkadaydı. Oğuz yanımda elleri ceplerinde yürüyordu. Sessizliği bozarak "Şimdi ne olacak?" diye sordu.
"Bilmiyorum ki, sadece yemeğe çıktık diye ona bir söz veremem," diye mırıldandığımda kaşlarını kaldırıp indirdi.
"Ama bunun bir anlamı var, biliyorsun değil mi? Sana ilgi duyuyor. Keyfine göre oynayamazsın."
"Onunla oynamıyorum!" diye fısıldadım. "Kırmamak için kabul ettim, sanki bilmiyorsun."
"Çocuk seni seviyor ama" diye araya giren Pelin ellerini omuzlarımıza koymuştu ve başını aramızdan uzatmıştı.
"Biliyorum," derken sesim mızmız gibiydi. Bundan sonra onunla yemeğe çıktım diye kendimi suçlu mu hissedecektim? Onlara göre bu bir başlangıçtı ama durum hiç de öyle değildi. Ben aldığım her solukta onu içime çekiyorken nasıl Emir'le çıkmayı düşünebilirdim ki? Bu, herkesi geçtim, bana haksızlıktı.
Su almak için onlardan ayrılıp kantine ilerledim ve suyumu alıp bir masaya oturdum. Dünkü yemeği daha fazla konuşmamak için ders saatine kadar beklemeyi düşünüyordum. Huzura ereceğimi sandığım birkaç dakikanın sonunda dün gecenin hayaleti kantine girince içtiğim su boğazıma kaçtı ve öksürmeye başladım. Anlaşılan dünkü yemeğin peşimi bırakmaya niyeti yoktu. Emir elinde lacivert montumu tutarak hızlı ve sert adımlarla yanıma geldi ve montu önümdeki masaya attı. Montun düğmeleri masanın yüzeyine çarpıp metalik bir ses çıkardığında sıçradım. Suyun kapağını kapatıp Emir'e baktım.
"Ne halt ettiğini sanıyorsun sen?" diye tısladı. "Nereye kayboldun dün?"
Birkaç kez daha öksürüp boğazımı temizledikten sonra, "Benim çok acil bir işim çıktı," diye geveledim. Yalan söylerken pek rahat olduğum söylenemezdi.
"Acil işin mi çıktı?" derken sesi inanamıyormuş gibiydi. "Seni bırakırdım. Sadece iki dakika beklesen yeterdi ama arkamı dönüyorum yoksun! Dün gece bütün şehri ayağa kaldırabilirdim." Sesi yüksek çıktığı için birkaç kişi dönüp bakmıştı.
"Emir, lütfen. Otur bir sakinleş." Rahat görünüyordum ama hiç de öyle hissetmiyordum. Beni ikiletmedi. Karşımdaki sandalyeyi sertçe çekip oturdu ve açıklama beklercesine yüzüme baktı. "Bak, cidden acilen gitmem gerekti. Sana haber verecek vaktim bile yoktu," dedim. "Açıklama istediğini biliyorum ama yapamam." Anlayış beklercesine yüzüne baktım. Nasıl da pişkince yalan söyleyebiliyordum!
"Neden yapamazmışsın?" diye sordu.
"Çünkü utanıyorum," dedim gözlerimi masaya çevirerek. Söyleyeceğim şey yanaklarımı kızartacak cinstendi.
"Söyle şu çok önemli işini Ekin," dedi sabırsızlandığını belli ederek.
"Utanıyorum Emir! Üsteleme," deyip ona sahte bir kızgınlıkla baktım. Sanki üstelemesi onun suçuymuş gibi ama cevap istemesi hakkıydı, biliyordum.
Beni utandıran şeyin ne olduğunu bulmaya çalışırken kaşlarını çattı. Biraz düşündükten sonra nefesini bana inanamıyormuş gibi bakarak üfledi. "Cidden mi?" derken bakışları baygındı. Gözlerimi yeniden masaya çevirdim. "O halde nasıl eve gittin?"
Utancımdan ölüyordum ama bu yalan gerçeği bilmesinden daha iyiydi. "Emir! Sus lütfen. Yeterince utandım." Yüzümü kaldırıp gözlerine baktım. "Beni affedebilecek misin?" dedim masum olmasını umduğum bir bakış atarak. Pek memnun olmasa da başını hafifçe salladı. "Yine de," dedi. "Ben yarı yolda bırakılmayı sevmem." Bu ses tonlaması bana yemekte gördüğüm soğuk Emir'i hatırlatmıştı. Bu kez ben başımı salladım ve montumu kapıp kantinden çıkmak için ayaklandım. Hızlıca ondan kaçarken yağmurdan kaçıp doluya tutulduğumu düşünüyordum.
Ders sırasında herkes suskundu. Zamanın geçmesini beklediğim için dakikalar sakız gibi uzuyor, bir türlü bitmiyordu. Son dakika olduğunda çantam çoktan hazır, kapıya koşmaya odaklıydım. Hoca bilgisayarını kapatır kapatmaz bizimkilere hızla veda edip koşar adımlarla okuldan çıktım. Ona beni nerede bulacağını bildiğini söyletmiştim ama aklına gelmezse ne yapacağım bilmiyordum. Parka yürürken bizimkilerin o anda bende bir haller olduğu konusunda konuştuklarını ve ne olduğunu bulmak için Pelin'in peşime takıldığını sonradan öğrenecektim. Görevi operasyon şefi Oğuz Yalçın'a hakkımda rapor vermekti.
Parka girdiğimde midem heyecandan düğüm düğümdü. Adımlarımın adresi onu gördüğüm ağaçtı ve yeterince yaklaştığımda orada olduğunu görünce bir an kalbim duracak sandım. Bu kez duraksamamayı başararak yürümeye devam ederken onu süzdüm. Başını kaldırıp bana baktığında rüzgâr yüzünden kıstığı gözleri biraz açıldı. Başındaki şapkasından saçının ön kısmı çıkıyor, rüzgârla yüzüne düşüyorlardı. Üzerinde lacivert, şişme bir mont vardı ama gergin vücudu nedeniyle üzerine oturmuştu. Ufak tefek biri değildi, bu hem geniş omuzlarından hem de bacaklarından anlayabiliyordum. Gidip yanına teklifsizce oturduğumda bana gözleriyle gülümser gibi baktı. Dudakları kıpırdamamıştı ama o güzelim buz mavisi gözlere konmuş ışıltıyı havada kapmıştım.
"Merhaba," dedim utangaç bir sesle. Bu kez dudağının bir kısmı hafifçe yukarı kıvrıldı. Bu kelime bir anda gözüme çok eski ve demode geldi. Belki de selam demeliydim.
"Merhaba." Yere bakıp bana döndükten sonra hafifçe gülümsedi ve bu kalbime minicik oklar batıyormuş gibi hissetmeme neden oldu. "Bir dahakine buluşma ayarlarken saati de söyle küçükhanım," dedi o kendisine çok yakışan alaycı sesiyle. "Beklerken donacaktım."
Kaşlarımı çatıp ona bakarken neyi kastettiğini anlayarak gözlerimi irileştirdim. "Ah Deniz!" diye çığırdım, sesim kulağıma daha ince gelmişti. Neden normal olamıyordum ki? "Çok üzgünüm, kesinlikle haklısın! Ne kadar süredir bekliyorsun?"
Yine dudaklarını kıpırdatmadan gözleriyle gülerek yüzümü inceledi. Onun gibi birinin bana bakıyor olması kendimi dünyadaki yegâne varlıkmışım gibi hissetmeme neden oluyordu. Montumun şapkasını kafama geçirdiğinde hafifçe gülümsedim. Emir'in getirdiği montu giyip ceketimi çantama atmıştım çünkü hava ceket için fazla soğuktu. Başını kaldırıp ötedeki ağaçlara bakarken kaşları çatılır gibi oldu.
"Babamla tanışma şerefine erişmişsin," dediğinde sesi donuktu. Adamı hatırlayarak yüzümü buruşturdum.
"O adamın baban olduğuna inanamıyorum," dedim başımı iki yana sinirle sallayarak. "Bir kere gözleri siyahtı ve çok... Çok gıcık biri!"
"Gözlerimi annemden aldım," diye mırıldandı ve sonra bunu paylaşmasını manasız bulmuş gibi yüzünü ekşitti. "Ve ben onu tanımlarken gıcık demezdim. Daha kötü kelimeler bilmez misin sen?"
"Baban hakkında kötü konuşmak istemiyorum," deyip başımı eğdiğimde sesi alaycı tona geri bürünmüştü. "Ama gıcık dedin?" diyerek üstüme gelince kaşlarımı çatıp dudak büzdüm.
"Gıcık onun için kullanabileceğim en iyi kelime," dediğimde gülüşünün sesi kulaklarıma ulaşmıştı. Dudağımı ısırdım. "Peki, sen onu nasıl tanımlarsın?" Babası için daha kötü kelimeler kullanmamı istediğine göre onun da babasıyla arası pek iyi değildi. Yüzüne çöken huzursuzluk tahminimi doğruluyordu.
"Bunlar için erken," derken sesi huzursuzdu.
"Sadece tek bir kelime," diye bastırdım. Başını kaldırıp bana hafif çatılı kaşlarla bakarken bu ifadenin nedeninin ben olmadığımı biliyordum. "Karanlık," dedi. "Beni yutan bir karanlık olarak bil."
Babasındaki karanlık havayı ben de fark etmiştim, ona o tarz işler fazlasıyla yakışırdı ama buna ihtimal vermiyordum. Deniz "Ne düşünüyorsun?" diye sorduğunda omuz silktim.
"Neden öyle dedin? Sana kötü mü davranıyor?" Rüzgâr saçımı uçurup yüzüme kondurduğunda elini uzatıp tutamları geriye ittirmesi beklenmedikti. Kendisi de bir an duraksadı ama sonra başladığı işi devam ettirerek saçımı montumun şapkasının kenarlarına sıkıştırdı. Ardından tereddüt ediyormuş gibi ellerini yanaklarıma koydu ve yüzüme doğru eğilirken gözlerime karmaşık bir ifadeyle baktı. Eğildi, biraz daha yaklaştı ve dudaklarını kısacık bir saniye alnıma değdirdikten sonra tamamiyle geri çekildi. Olduğum yerde kalmıştım, bu hamle beni afallatmıştı. Halimi fark etmiş gibi "Affedersin," dedi. Yüzünde büyük bir hata yapmış ve kendisinden nefret ediyormuş gibi bir ifade vardı.
"Sorun değil," dedim ve bacağına bıraktığı eline uzanıp tuttum. Teni öyle sıcaktı ki ona sokulup ısınmak istememe neden oluyordu. Parmaklarını parmaklarıma kenetleyip az önceki soruma hitaben, "Beni bırakmayacağını bilsem her şeyi anlatırdım," diye mırıldandı.
Şaşkınca kaşlarımı çattım. Anlamı uzatılabilecek sonuçlara gebe bir cümleydi, üzerinde dakikalarca düşünebilirdim ama söyleyebildiğim tek şey "Seni neden bırakayım ki?" oldu. Bu da onun cümlesi gibi üzerinde düşünmelikti. Ben onun yanında rüyadaymış gibi hissedip nefes almayı unutacak kadar mutluyken o onu bırakmamdan bahsediyordu. "Bırakmam," deyip başımı iki yana salladım.
Yüzüme baktığı birkaç saniyenin ardından yutkundu. Onunla olan garip ilişkimi dünya üzerinde başka birisiyle yaşayamazdım. Bundan emindim ve onun da bunu bildiğini biliyordum. Deniz gibi bir insan sadece bir tane olabilirdi ve ben öyle şanslıydım ki onunlaydım.
"Korku hikâyeleri gece anlatılmalıdır minik," derken ayağa kalkıp elini uzattı. Elini tutup ayağa kalktıktan sonra omuzlarımdaki sırt çantamın askılarını düzelttim.
"Nereye? Evine mi gideceğiz?" diye sordum.
Bir an parkın çıkışına baktı, kısa bir tereddüt anının ardından, "Evet," dedi. "Gerçek evime."
Ve ben de peşine takıldım. Çünkü o dünyaysa ben ay, ben gezegensem o yörüngeydi. O nereye giderse onunla gider, adım attığı anda adımını takip ederdim. Doğru değildi ama ona bağlandığım ağı inkâr edecek kadar kör de değildim.
Koştuğum yönün fırtına olduğunu akımın tenime değmesiyle ilk o gün hissettim.
~