Charlotte şaşkınlık içinde adama baktı! Bu oydu! Şeytanın ta kendisi… “Se-sen!” demişti ki müthiş bir korku kalbine çöktü ve bu korkunç hislerle kapıya doğru geriledi.
Ewan McAlister ise o İngiliz kızını öfkeyle düşünürken bir anda karşısında görünce hayal gördüğüne yemin edebilirdi! Ancak kızın o titrek ve zayıf sesini işitmesiyle hayal olmadığına kendisini ikna ettiği. Hızla ve kararlıca kızın üzerine yürümeye başladı.
İkisi de şaşkındı fakat ikisi de bu hissi derhal atmışlardı. Charlotte kesif bir korkuyla dolmuş, Ewan ise öfkenin esaretine girmişti. Genç adam kıza doğru yürüdüğünde içinden nelerin geçtiğini bilmiyordu. O lanet olası İngiliz kızın Londra’ya kadar koşturduğunu düşünürken onu topraklarında, kalesinde, daha kötüsü odasında bulmuştu! Tam karşısında! Mavi gözleri fırtına bulutları yüklü gökyüzü kadar kararmış kızın gözlerine, kendi gözlerindeki hırçın bir ormanın koyu yeşilliğiyle bakıyordu! Geniş odada aralarındaki mesafeyi birkaç saniyede tükettiğinde Charlotte’ın yanına da varmıştı.
Genç kız ise tamamen umutsuz haldeydi! “Hayır!” diye bağıran Charlotte hemen ardından kapıya dönmüştü ki dışarıya adımını atamadan kapı sertçe yüzüne kapandı. Gövdesinin ön kısmıyla kapıya yapıştığında boynunda sıcak bir soluklanma işitti.
“Seni lanet İngiliz kadını odamda ne işin?” diye tıslayan sesin tehditkâr, aynı zamanda korkunç tınısıyla irkilerek zayıf bir nefes bıraktı. Bedenini çeviremeden elini kapıya geçirip açmayı yeniden denedi. Bu defa elinin üstünde adamın irice elini hissetti. O kadar sert ve kuvvetle sıkıyordu ki eli adamın avucunda kayboldu. Acı dolu bir inilti dudaklarından çıktığında “Bı-bırak beni” diye söylendi.
“Burada ne işin var?” Bedeniyle kapı arasına hapsettiği kızın titrek vücuduna temas etmemek adına aralarındaki mesafeyi biraz arttırdı. Temas ettiğinde ne olacağını bilemiyordu zira İngiliz kızının bir kadın gibi cazip bulmasa da neticede o bir kadındı. Ewan soysuz bir kan taşıdığını düşündüğü bir kadını arzulamak istemezdi.
“Sana burada ne işin var diye sordum?”
Charlotte yeniden irkildi. Cılız sesiyle “Ben kilise gönüllüsüyüm” diyebildi. Genç adam ancak o zaman kızı bıraktı.
Charlotte Kitty Wilkinson zayıf bir solukla yere yığılıp alnını kapının soğuk tahtasına dayayarak hızlıca nefes alıp verdi. Şeytandan kaçarken onun mabedine girmiş bir günahkâr gibi hissediyordu! Nasıl olurdu da bu adamdan kaçarken yine onun kollarına atılmıştı? Nasıl olurdu da umut beklediği kişi cehennemin sahibi çıkmış, felaketlerinin sebebi bu adam nasıl olur da yardım dileneceği kişiye dönüşmüştü! Bu kadar tesadüf nasıl olurdu da kendisini bulmuştu! Sorular aklını darmadağın edip cevapları bulamadığında yeniden duydu sesi…
“Demek kiliseme geldin!” demişti adam.
“O senin kilisen değil Tanrı’nın evi!” Bağırmasına engel olamadı genç kız. Ancak Ewan dalga geçercesine gülümseyince başını çevirip adama baktı.
“Buradaki her şey bana aittir Kitty! Ve ben, bana ait olan bir yerde bir İngiliz fahişesini görmek istemiyorum!”
Charlotte o an anladı! Ruth teyzesi de oldu olası İngilizlerden nefret ederdi. Buraya gönüllü değil kendi isteğiyle gelmiş bir kadındı o… Ve babası tüm bu nefretin ortasına da kızını öylece atmıştı! Babasının ihaneti yaşadığı tüm bu kâbusları bile aşıp boğazında gerilen bir ilmek oldu.
“Tanrım neden?” diyerek fısıldadı. Usulca inen gözyaşları burnunu sızlatıyordu.
“Neden mi?” diyen o alaycı sesle zorlukla doğruldu.
“Benden ne istiyorsun… Ben sana ne yaptım?”
“Seninle bir derdim olmazdı sevgili Kitty, o uğursuz kanı taşıyor olmasaydın!” Genç kız onun bakışlarından ürkerek gözlerini kaçırdı.
“Lütfen burada kalmama izin ver. Eve dönemem…. Lütfen” diyen genç kız bu adama karşı koymanın aleyhine olacağını anladığında onu ikna etmeyi denedi. Her yönden bir cendereye sıkışmıştı. Babası mı daha kötü bir seçenekti, bu adamın topraklarındaki bir kilisede kalmak mı bilmiyordu ancak yine de kiliseye daha yakındı. Bu yüzden Ewan’la anlaşması gerekiyordu.
Ancak adamın tavrı sakinleşeceğine aksine daha da öfkelenmişti. “Neden izin vereyim ki!”
“Çünkü ben yardım etmeye geldim… Ben hastalarınıza şifa verebilirim, kilisenizi süpürürüm, eğer istersen kaleni bile temizlerim ama lütfen izin ver…”
“Senin yardımına ihtiyacımız yok!”
“Var!” diyerek karşı koyan kız adamın koluna baktığında Ewan kendinden emin bir sesle konuştu ve “Bir Sassenach kızına güvenebileceğimi nereden çıkardın?” diye sordu.
“Yaranı temizlemezsem ölebilirsin” diyen Charlotte bu defa blöf yapma yoluna gittiğinde Ewan’ın tek kaşı imayla kalktı.
Kızgın sesini bir ok gibi kıza yönelten genç adam “Bir yaranın ölüme nasıl sebep olacağını biliyorum Kitty!” diyerek yanıt verdi. Şimdi daha da alaycı bakıyordu. “Ve o küçücük aklınla beni kandırabileceğini mi sandın?”
“Söylesene bir İngiliz kızının elinden vurulmak nasıl bir his?” diyerek bağırdı.
Ewan onu kollarından tutup kendine çekti. Gözleri kopkoyu bir öfkenin esaretindeydi. “Canına mı susadın lanet olası?”
“O mermi tam kalbine gelmediği için kendimden nefret ediyorum seni şeytan! İstesen de istemesen de burada kalacağım!”
“Burada ancak bir ceset olarak kalabilirsin Kitty!” Kızın kolunu kavrayıp kapıyı açtığında Ruth teyze kapıya doğru geliyordu. Yeğeninin klanın kudretli beyinin kollarında olması karşısında şaşkınlıkla dolduğunda “Charlotte! Ne yapıyorsun orada?” diye bağırdı.
Genç kız bu kadını göreceğine bu denli sevineceğini bilemezdi! Zira Şeytan’ın kıskacından cadının birinin kollarına atılmak daha iyiydi!
“Bey’im yeğenim olacak bu arsız kız yoksa canınızı mı sıktı!” Kadın koşar adım Ewan’a yaklaştı.
Genç adam hafifçe gülerek “Yeğenin mi?” diye sordu.
“Ne yazık ki! Ölen üvey kız kardeşimin kızı. Buraya birkaç ay hizmet için geldi.” Charlotte’u kolundan tutup yamacına çekti ve ona sert bir bakış attı.
“Rahat duramıyorsun değil mi!” diyerek fısıldadı.
Charlotte kendini tutamayıp sinirle bir kahkaha attı. “Cehenneme düştüm!” diye mırıldandı. Babasının azarlarına katlanmanın daha kolay olduğunu düşünmeye başlamıştı. Burada bir yandan Ruth teyzeyle bir yandan şeytanın ta kendisiyle nasıl yaşayacaktı? Gayri ihtiyarı istavroz çıkardığında Ewan’ın bakışıyla hareketini tamamlayamadı.
“Sizi rahatsız etmedi umarım!” diyen yaşlı kadın Bey’ine dönmüştü.
Ewan alaylı bir gülüşle “Aksine beni çok eğlendirdi” diyerek yanıt verdi.
Kadın duydukları üzerine dehşetli bir iç çekiş koyverdi ve adamın üstünün çıplak olduğunu o an anladı!
“Aman Tanrım!” diyerek kızı bir köşeye çekti. “Sen burada… Fahişelik mi yaptın!”
Charlotte duyduklarını başta idrak edemedi. Sonrasında ise delice bir kahkaha atıp kadına baktığında azarlayan bakışlar üzerine dayanamadı ve bir kahkaha daha attı. Gülmeyi kesemediğinde gözleri yaşarmıştı. Öylece durup kahkahalar atarken bir anda sesi acı bir iniltiye dönüştü. Gözyaşları çağlayan olup yanaklarından süzülürken Ruth teyze kızı çekiştirerek “Aptal! Kendine gel” diye bağırdı. Charlotte dünyadan kopmuştu. Elleriyle yüzünü kapatıp kahkahalar arasında gözyaşlarını akıtırken omuzları sarsılıp duruyordu. Ewan İngiliz kızının varlığıyla rahatsız olsa da bu kadar acı dolu inlemesi karşısında daha da öfkelenmişti. Buna sebep olduğu için Ruth denen kadına kötü bir bakış atarken kadın hala kızı kolunu çekiştiriyordu.
“Ağlama!” diye bağıran yaşlı kadının sesini duyan Charlotte o anda sustu ve ellerini indirip adamın gözlerine nefretle baktı. Kızın, gözyaşları içindeki güzel gözleri katışıksız bir nefretle kendisine dikilince, Ewan verecek bir cevap bulamadı. Ne var ki birkaç saniye sonra ona özgü br öfkeyle gürledi.
“Sesini bir daha duyarsam seni elimden Ruth anne bile kurtaramaz!” Başka bir emir buyurmadan odasına girip kapıyı sertçe kapattı.
Bu sırada “Aman Tanrım bu çığlıklar da ne?” diyen bir ses merdivenlerden yukarıya yükseldi. Lorna kalenin girişinden itibaren duyulan tiz bir kadın sesiyle şaşkınlık içinde kalmıştı. Kalede kendisi ve hizmetçiler dışında yaşayan bir kadın yoktu! Tabi ağabeyinin yatağını ara ara ziyaret eden İsabel vardı bir de. Ancak o kadının da böylesine çığlıklar atamayacağını biliyordu! Kimse atamazdı, zira Ewan’ın kalesinde bir kadının bu kadar gürültü yapması akla hayale sığmayacak bir olaydı. Yukarıya henüz varmıştı ki Ruth annenin bir kızı kendisine çevirip yüzüne bir tokat attığını gördü.
“Ruth anne ne yapıyorsun delirdin mi?” diye bağıran Lorna, gözleri kan çanağına dönmüş sarışın bir kızı seçince derhal ona doğru koştu. Kızı rahibe Ruth’un elinden kaptığı gibi kucağına çekti. “Neden kıza tokat atıyorsunuz?” diye bağırdı öfkeyle.
“Sen karışma Lorna! Bu edepsiz kız haddini aştı!” Yaşlı kadın Charlotte’a nefretle bakmaya deva ediyordu.
Lorna boyu kendisinde biraz daha uzun olan kızın gözyaşları silip “Ne oldu sana?” diye sordu.
Charlotte o an gözlerini yerden çekip ona baktı. Lorna denen bu kız da kimdi böyle! İskoçya’ya adım attığından beri kendisine şefkat gösteren tek insan bu kız olmuştu.
“Ben, ben iyiyim.”
“Neden çığlık atıyorsun?”
Ruth araya girdi. “Sen karışma Lorna! Bu kız benim sorumluluğumda ve onu yola sokana kadar da durmayacağım.”
“Sen Ewan’ın yarasına bak Ruth anne. Ben kıza su vereceğim” diyerek Charlotte’un koluna girip kız aşağıya indirirken yaşlı kadın iki genç kızın ardından tiksintiyle bakıyordu. Dudaklarının etrafındaki kırışıklıkları titrete titrete söylenmeye başladı.
“Başıma ne bela aldım!” derken Bey’inin odasına yönelip sakince kapıyı çaldı. İçeriden gelmesini buyuran gür sesle yavaşça odaya girdi.
Adamın üzerine gömlek geçirdiğini görünce Charlotte ile bir şeyin yaşanıp yaşanmadığını merak etmişti. O kızın ailesinden hiç kimseye, hiçbir zaman güvenmemişti. Üvey kız kardeşinden kalan bu baş belası kızın geldiği ilk gün böylesine bir olay çıkarması karşısında Ewan MacAlister’a karşı da mahcubiyet duyuyordu.
“Bey’im sen kızın kusura bakma! O bir İngiliz işte! Şımarık ve edepsiz. Ben onu yola getireceğim”
Ewan onu duymamış gibiydi. “O kızı klanımda istemiyorum!”
“Ne? Ama efendim babası bana emanet etti. Nasıl yollarım?”
“Nasıl yapacağını sen bileceksin! Benim İngilizlerden nefret ettiğimi biliyorsun? Bir Sassenach kızını topraklarıma getirtmeden evvel benden izin alacaktın…”
“Bağışlayın efendim ama Kilisede gönüllü çalışacak. Karın tokluğuna… Bunun sizi rahatsız edeceğini bilemezdim. Hem Rahip MacAndree de onay verince, ben…”
“Kendi kafana göre iş yaptın Ruth Anderson! O kızı yarın göndermezsen kendine kalacak başka bir yer bul!”
“Peki Bey’im siz nasıl isterseniz” diyen yaşlı kadın, Bey’inin emri karşısında sessiz kaldı. Şimdiden kızın babasına yazacağı mektubu düşünüyordu. Ona kızının gelir gelmez bir rezalete imza attığını anlatmak için kuracağı birkaç cümleyi düşünmüştü bile! Tabii ya ne olacaktı ki! O kız, Londra’nın görkemli malikanelerinden sonra kilisenin çatı katında yaşayamazdı elbette. Klan Beyi’nin aklına ve yatağına girmenin planlarını çoktan yapmıştı. Yaşlı kadın bu düşünceler içinde kaşlarını çatarken yerdeki otları toplamaya başladı. Gözü bir yandan yatağa kaymıştı. Dağınık durmuyordu! Charlotte adamı ayartmaya çalışmış muhtemelen de başaramamış olmalıydı! O kızın, kendi adını lekelemesine daha fazla izin vermeden yarın ona yol verecekti! Huzurlu köyünde rahatının bozulması istemiyordu! Üstelik McAlister Bey’inin kızdan rahatsız olması kendi konumu için hiç de iyi olmazdı!
Ewan gözlerini şöminedeki ateşe dikmiş, düşünceler içindeydi. Karşısında çaresizce ağlayan kızı düşünmeden edemiyordu! Ruth denen bu huysuz rahibenin kıza tokat attığını işitmişti! Aptal kız kardeşi de o İngiliz kıza yardım için geldiğinde tüm konuşulanları duymuştu! Bir rahibenin sevgi ve şefkatle dolu olması gerekirken bu yaşlı kadın tam bir cehennem zebanisi gibiydi! Yeğeni olan İngiliz kızı ise kırılgan bir güvercin gibi nasıl da tek başınaydı! Açık bırakıldığında en günahkâr rüyalara götüren o sarı saçları, berbat bir topuzla kafasında toplandığı, üzerinde o göz alıcı kıyafetler değil geniş bir çuvalı andıran sert abadan bir elbise olduğu halde güzeldi. Genç adam ayağını sinirle sandalyesine geçirdi ve rahatsız edici düşüncelerinden hızla uzaklaştı.
**
“Şimdi iyiysen anlat bakalım kimsin sen?” Lorna elindeki metal kupayı Charlotte’a uzattı.
Genç kız şuurunu yitirmiş gibi bakıyordu. “Ben, ben” dediğinde de gerisini getiremedi. Alt dudağı hafifçe titreyince Lorna kızı çekip sımsıkı sarıldı.
“Lütfen ağlama! Ruth teyze yok artık güvendesin”
“Değilim” diyen Charlotte; şu an üzerinde oturduğu divandan, adım attığı keçeden bu halıya, su içtiği kupadan, nefes aldığı bu kaleye kadar her şeyin sahibinin o adam olduğunu bilirken asla güvende olmadığını da fark etmişti! Üstelik Tanrı’nın evine geldiği halde güvende değildi! Şeytanın kendisi yetmezmiş gibi bir de Ruth cadısı çıkmıştı bahtına! Ve tüm bu yaşadıklarının yirmi dört yıllık hayatında yaşamadığı kadar acıyı da beraberinde getirdiğini kavramıştı.
“Ben bir İngiliz’im Lorna! Eğer bana su verdiğin için kendini kötü hissedeceksen anlarım. Burada herkes benden nefret ediyor.”
“Ah sorun bu mu! Ne var yani, benim de oğlum İngiliz. Yani babası İngiliz’di. Ama öldü… Şimdi burada, ağabeyimle, Ewan’la yaşıyorum” Diyen genç kız gülümseyince Charlotte da beceriksiz bir gülüş attı.
“O senin ağabeyin mi?” diyen genç kızın gülümsemesi büyük bir şaşkınlığa dönüştü duyduklarıyla.
“Evet! Sanırım seni biraz korkutmuş. Lütfen bana ne olduğunu anlat.”
Lorna’ya güvenip güvenmemesi gerektiğini bilemeyen Charlotte yoldaki olayları es geçerek bugünkü hadiseyi anlattı.
“Klanın Bey’i yani ağabeyin benim burada olmamı istemiyor. Ruth teyze de öyle… Ancak buradan başka gidebileceğim hiçbir yer yok. Babam beni bir daha kabul etmez Lorna! Burada sürgünümü tamamlamak zorundayım…”
“Demek Ruth Anderson senin teyzen!”
“Üvey teyzem…” diyen genç kız gözlerini kaçırdığında bu zorunlu akrabalık bağına içten içe küfretti! Neden normal bir kadın değil de bir cadıyla akraba olmuştu! Neden içinde huzur bulacağı bir köye değil de bu lanet olası klana gelmişti! Tüm bunlar kaderinin bir hükmüyse katlanacaktı ancak gidecek olursa babasına katlanamayacağına emindi!
“İşin zormuş… Ah adını bile sormadım değil mi? Ben Lorna McAlister”
“İsmini duydum Lorna. Memnun oldum… Ben de Charlotte Kitty Wilkinson”
“Wilkinson mu? Londra’dayken Lord Wilkinson’u gazetede görmüştüm. Onunla bir akrabalığın olamaz herhalde…”
“Maalesef var. O benim babam”
“Ne? Sen bir dük kızı mısın? Aman Tanrım sen bir leydisin!”
Lorna’nın şaşkınlığı karşısında memnuniyetsizce omuz silken Charlotte “Unvanlar beni ilgilendirmiyor Lorna! Ben sadece mutlu olmak istiyorum ama artık buna imkân yok!” dedi.
“Ama neden buradasın Charlotte! Senin balolarda olman gerekmez mi?”
Genç kadının sorusu üzerine Charlotte ona cezasını anlattı. Yaşamak zorunda olduğu birkaç ayı burada geçirmesine sebep olan kötü anılarını bir bir saydı.
“Üzülme lütfen… Buradan gitsen de baban seni bir süre sonra affedecektir.” Kızı teselli etmeye başlayan Lorna güvenilir görünmek istiyordu. Öte yandan bu zavallı kıza “burada kalacaksın” diyemiyordu! Zira ağabeyinin kızı eninde sonunda göndereceğinden emindi. Ewan McAlister’in o inatçı damarı yüzünden kendisi bile ne zorlukla burada kalmıştı! Hem de kız kardeşi olmasına rağmen! Tüm bu şartlar altında bu kızın hiçbir şansı yoktu! Şans mı! Burada kalmamak asıl büyük şanstı! Ewan’ın İngiliz nefretine katlanmak Charlotte için çok daha yıkıcı olacaktı. Bu yüzden en iyisi kızın gitmesiydi ancak ona bunu söyleyemiyordu. Babasının evine yeniden dönme fikrinin kızı nasıl harap ettiğini görmüştü.
“Anne ben kuş avlamaya gideceğim.” Diyen cılız bir ses o anda odaya doldu.
“Felix. Oğlum gel” diyen Lorna kapı eşiğinde duran minik oğluna kollarını açtı. Charlotte ufaklığı görünce gülümsemesine engel olamadı.
“Bak Charlotte bu benim oğlum Felix.”
Kız elini minik oğluna uzattı. “Memnun oldum genç adam”
Küçük oğlan bu sözler üzerine kıkırdarken “Dayım kadar kocaman bir adamım” diyerek kollarını genişçe açarak böbürlenmeye başladı.
“Elbette! Sen kocaman bir adam olacaksın” diyen Lorna ise oğlunu kucağında daha fazla tutamadı. Zira Felix dışarıya çıkmak için deliriyordu.
“Anne bırak üfff.” Diyen çocuk annesinin kucağından atlayıp koşturunca “Dayımın sapanıyla bir sürü kuş vuracağım” diyerek keyifle bağırmaya başladı.
“Edith olmadan çıkamazsın Felix.” diyerek bağıran Lorna “Tamam” yanıtıyla rahatlayarak yeniden Charlotte’a döndü.
“Oğlumun babası bir İngiliz’di. Görüyorsun ya Ewan bu yüzden, bizden bile nefret ediyor. Felix’e baktığında o İngiliz’i gördüğünü söylediğinde kahroluyorum.”
“Halbuki Felix, kendisine çok benziyor” Charlotte gayri ihtiyari bu cümleyi kurduğunda Lorna şaşkınlıkla inleyip derhal yanıt verdi.
“Aman Tanrım! Ewan bunu duyarsa kendini öldürür Charlotte.” Kahkaha attı. “Bu onun hayatı boyunca işittiği en onur kırıcı cümle olurdu. Hem oğlum babasına benziyor. Gözleri mavi”
“Hayır Lorna… Oğlun tıpkı dayısı gibi! O adamın bariz özelliklerini almış… “
“Umarım bu yüzden Felix’ten nefret etmezsin” diyen Lorna ise Charlotte ile Ewan’ın birbirlerine olan nefretlerinden emindi. Öte yandan ürkek fakat görkemli güzelliğiyle İngiliz kızının Ewan’ın başına bela olacağı günleri zevkli izleyebileceğini fark eden genç kadın aklına gelen bir fikirle kahkaha attı.
“Tanrım bu delilik” diyerek kendi kendine konuştuğunda Charlotte atılarak “Delilik olan nedir?” diye sordu.
Lorna kızın güzel, mavi gözlerine bakarken uzanıp ellerini sıktı. “Hiç, hiçbir şey!” dediğinde de aklındaki düşünceyi ona açmadı! Zavallı kız duyduklarıyla bayılabilirdi!
**
Ruth Anderson Bey’inin kolunu sarıp yarayı temizleyip zaman kaybetmeden odadan çıktı. İlk işi Charlotte’a gideceğini buyurmaktı. Klanın reisiyle bu yüzden zıtlaşamazdı! Zaten kızın burada kalmasına da imkân yoktu! Birkaç güne kadar hasta olacağına emindi. Herkes için en iyi gitmesiydi.
Taş merdivenleri ağır ağır inerken Lorna ile yeğenini salonda gülüşürken bulduğunda hayli şaşırmıştı! Charlotte da tıpkı annesi gibi edepsiz gülüşmelerini dizginlemiyordu. Kıza kötü bir bakış attıktan sonra “Gel benimle!” diye buyurarak kızı yanına çağırdı.
Charlotte kadını görür görmez somurtup Lorna’ya veda etmek için ayağa kalktı. Tam bu sırada merdivenlerin başından görünen adamın varlığıyla kalbi heyecanla atmaya başladı. Önleyemediği bu çarpıntının korkudan olduğunu kavradığında hızlıca teşekkür etti yeni arkadaşına. Adamın korkutucu bakışlarının sırtında gezindiğini hisseder gibi irkildi ve hızlıca teyzesine doğru yürüdü.
“Yarın seni ziyaret edeceğim” diyen Lorna’nın bu cümlesine Ewan alayla güldü. Yarın olup İngiliz kızı gittiğinde sevgili kardeşi günah çıkarmak için elbette kiliseye gidebilirdi!
“Seninle tanışmamız çok tatsız oldu Kitty! Londra’ya, o kokuşmuş şehrine gittiğinde umarım her şeyi unutursun,” diyen adamın sesiyle tüm kadınlar Ewan’a döndü.
“Unutmak için sabırsızlanıyorum.” diyen Charlotte başını dikleştirip adama korkusuz bir bakış attı. “Umarım siz de asla unutmazsınız. Unutacağınızı da hiç sanmam. Bir yara izinin silinmesi yılları bulur,” Kız cesaretine şaşırsa da adamı vurduğu için kendiyle gurur duyuyordu. Ve bunu da diğer kadınların yanında hatırlatarak onu aşağılayacağını düşünüyordu! Bu zalim adam bir rahibenin ve öz kardeşinin yanında kendisine zarar veremezdi nasılsa. Ancak Charlotte yanılmıştı! Zira Ewan adımlarını yavaşça atıp aşağıya inerken genç kız çıkış kapısıyla kendi bulunduğu yerin mesafesini ölçmeye başladı. Adamın tavrı tehlikeli ve kesinlikle korkutucuydu!
Öte yandan gözü Lorna’ya kaydığında genç kadının memnuniyetle sırıttığını fark edip bu gülüşe şaşırdı. Ancak bakışı yeniden adama kaydığında onun hemen yanında dikildiğini fark ettiğinde heyecanı kabararak arttı. Ne zaman aralarındaki mesafe bu kadar kapanmıştı? Genç kız az önceki güvenliğinden şimdi şüpheye düşerek kapıya yönelmek istedi. Kolunda o tanıdık sert baskıyı hissedince de irkildi.
“Bırak kızı!” diyen bağıran Lorna’ya elini kaldıran Ewan kız kardeşine bulunduğu yerde durmasını bakışıyla emrederken Lorna ağabeyinin ifadesiyle kaskatı kesildi.
Kızı kendine çeken Ewan Ruth annenin panik, Lorna’nın korku dolu bakışları altında Charlotte’un mavi gözlerine öfkeli bir bakış attı.
“Londra’ya tek parça halinde gitmek istiyorsan benimle konuşurken dikkatli ol!” diye fısıldadı genç adam. Birkaç hizmetçi de bu sırada çıkmış ve onları gözlüyordu.
Charlotte kolunu hışımla çekti. “Senden korkmuyorum” diye bağırıp kendini adamdan uzağa savurdu.
Uğultular arttığında Ewan hizmetçilere kötü bir bakış attı. Herkes derhal yerine döndüğünde kıza soğuk bir gülüşle bakmaya başladı. Yeşil gözleri sinirle kısılırken, kibirli dudakları hafifçe kıvrıldı. Ardından yaşlı kadına dönerek “Götür onu buradan!” söylendi.
Yaşlı rahibe Charlott’un belinden itekleyip çıkışa sürüklerken genç kız Lorna’ya dönüp “Yarın beklerim!” diye gülümsedi.
Lorna minik bir kahkaha attı ve “Geleceğim” diyerek kıza el salladı. Aynı anda ağabeyinin çatılmış kaşlarını görüp koşturarak odasına yöneldi.
***
“Gideceksin!” Ruth teyzenin kat’i tavrıyla Charlotte çaresiz kalmıştı. Kilisede istenmiyordu! Rahip de civar köylerde olduğundan onunla da konuşamamıştı. En sonunda kadının tehdit eden sözleriyle de gitmeyi kabul etmişti.
“Babana klanın reisinin koynuna atladığını yazmamı istemezsin değil mi?” diyen kadının sözlerine dehşetle karşı çıkıp “Bir rahibe nasıl yalan söyler” diye bağırdı.
“Yalan mı? Odada sizi gördüm! Adam yarı çıplaktı ve sen onun kollarındaydın?”
“Hayır adam bana o anlamda dokunmadı diyorum!”
“Ne anlamda dokundu Charlotte! Bana bak, gitmezsen babana aynen bu şekilde yazarım! Ama eğer gitmeyi kabul edersen ona iyi niyetimle makul bir mektup yazacağıma söz veriyorum.”
Charlotte, bu kadının; tüm yazacaklarının kötülükle alakası olduğunu biliyordu ancak kabul etmekten başka şansı olmadığına da emindi. Gidecekti! Sabah erkenden yola çıkıp geldiği cehenneme geri dönecekti! Zaten burasının da başka bir cehennem olduğunu yakinen tecrübe etmişti! Haydudun biri klan reisi, Tanrı’nın elçisi de o şeytanın uşağı çıkmıştı! Tek güvendiği kişi ise zavallı bir dul olan Lorna olunca burada tamamen dayanaksız kaldığını anlamıştı!
Sabah erkenden de olmayan eşyalarını bırakıp kilisenin önünde kendisini bekleyen iki adama yöneldi. Kendisi için bir de at hazırlanmıştı. Ruth teyzeyle vedalaşmayarak Rosemary ile kucaklaşıp atına yöneldi. Gözleri kalenin ihtişamına kayınca da o adamı hatırladı. Şeytandan uzağa gittiği için seviniyordu ancak içinde önleyemediği tuhaf bir hissin olduğu da, farkına vardığı bir gerçekti. Gitmeden evvel adama bir hatıra bırakmak istiyordu! Ona yenildiğini kabul etmek, şu an kendisine zor gelince adamın yararlı kolunun ömrü boyunca kendisini acıyla sızlatmasını diledi.
Kaleden çıkıp denize dönen sapaktan yola koyuldular. Lorna’yı bir kez daha görmek istese de buna imkânı olmamıştı. Ancak minik oğlunu görmüştü. Kıyıda, sapanıyla kuş avlamaya çalışıyordu. Yanında kimse olmadığını fark ettiğinde telaşlansa da çocuğun hırçın dalgalardan uzak olduğunu gördüğü için rahatladı. Ancak tam bu sırada Felix denize doğru koşmaya başladı. Genç kız korku içinde atının dizginini sertçe çekti.
Adamlara “Durun” diye bağırıp attan inerek Felix’e yetişmek adına hızlıca koşmaya başladı.
Minik oğlan denizin içindeki kayalıklara tünemiş bir leyleği vurmaya çalışıyordu. Çocuğun tehlikeli bir şekilde denize yakın durduğunu görünce seslenip onu uyarmak istedi.
“Felix bekle!” diye bağırmıştı ki çocuk sese doğru dönünce dengesini kaybedip suya düştü. Charlotte adamların şaşkın bakışları altında geniş elbisesinin eteklerini kavrayarak denize doğru koşturmaya başladı. Soğuk ve Hırçın dalgalar süratle Felix’i derine çektiğinde de hiç tereddütsüz suya atladı. İlk anda soğuğu hissetmemişti.
Adamların “Durun!” diye bağırması da işe yaramamıştı. Kız çoktan dalgalarla boğuşmaya başlamıştı. Çocuğun batıp çıktığını fark edince hızlıca yüzdü. Kendisine doğru gelen bir dalga Felix’i tam kucağına attı ve kız rahatlayarak gülümsedi. Çocuğu korkutmak istemiyordu. Güvenle kucağına hapsettiği oğlanı kıyıya çıkarmıştı ki çocuk ağlayarak “Sapanım! Sapanım orada kaldı” diye inlemeye başladı.
Charlotte ucu hafifçe görünen sapana baktı. “Yenisini yaparız.”
“Olmaz. Darren amcam verdi sapanı. Onu bana dayım yapmış! Lütfen getir” diyen çocuk hıçkırarak ağlamaya başlayınca genç kız yeniden buz gibi suya atıldı. Kabaran dalgalarla sapan gözden kaybolmuştu. Dibe dalmaktan başka çaresi yoktu. Fırtınalı dalgalardan ziyade sakin deniz altından sapanın nerede olduğunu görebilirdi. Bu amaçla dibe dalmak için hızla suya dalış yapmıştı ki, başını göremediği kayalıklara sertçe çarparak dengesini yitirdi. Kızıl bir nehir suya karıştığında kafasına feci bir ağrı saplanmıştı. Başındaki yarıkla beraber gözleri karardı. Ellerini ayaklarını oynatamıyor, vücudunu hareket ettirtemiyordu! Hissettiği tek şey bedenine sertçe çarpan soğuk dalgalar oluyordu!
Bu sırada kıyıdaki belli belirsiz sesleri duyup “İmdat” demek için bağırmaya çalışsa da başaramadı.
Lorna kıyıda durup oğluna sarılırken kızın hareketsiz bedenini görünce çığlığı bastı. Charlotte’un bedeni dalgalarla beraber kıyıdan çok uzaklaşmıştı. Felix’i adamlardan birinin kucağına verip “Kızı kurtarın” diye bağırsa da kimsenin oralı olduğu yoktu. Kendisi denize atılmak isteyince güçlü kollar tarafından çekildi. Ewan’ın, belinden sarılarak denize girmesini önlediğini fark ettiğinde bağırarak “Onu kurtar!” diye inledi.
Ewan McAlister İngiliz kızının dalgalarda süzülen bedenine bakıyordu. “Çok geç!”
Lorna bu cevap karşısında hızla başını sallarken “Hayır geç değil! Kurtar onu Ewan! Lütfen Kurtar!” diye bağırdı.
Bu sırada Darren da kalabalığa karışmıştı. Lorna’ya bakarken gerçeği gizlemedi. “Bu çok tehlikeli Lorna! Kız için yapılacak bir şey yok” diyen genç adam sözlerine devam etti. “Kız çok açılmış. Bu dalgalar varken onu kimse kurtaramaz!”
Lorna dehşetle itiraz ederken gözleri yaşlarla parladı.
“Hayır, hayır” diye inlediğinde herkes gibi Ewan da kıpırtısız denize bakıyordu. Kızın suda dalgalanan, çözülmüş, sarı saçlarını buradan bile net görüyordu… Genç adam dileklerinin gerçekleştiğine şahit olurken sevinmesi gerekirken tamamen hissizleşmişti! İngiliz kızı bir sorun olmaktan tamamen çıkıyordu! Birkaç saniye sonra dalgalar kızı yutacaktı. Ewan bundan emindi.
Charlotte pes etti. Zihni anbean kararıyordu. Kollarıyla çırpınmayı bırakmadan evvel yanına kadar gelmiş olan sapanı sımsıkı kavradı.
“Buldum Felix. Dayının sapanını buldum” diyen sözler dudaklarından dökülürken gözleri istemsizce kapandı. İpek bir örtü gibi denizin üzerinde süzülüyordu.
Son sözleri “Sana geliyorum anneciğim” oldu. Gözlerini kapatıp hafifçe gülümseyince ölüme gittiğini bile unuttu. Masmavi bir ölüm olacaktı. Huzurlu ve sonsuz bir uykuya kapatacaktı gözlerini. Aradığı mutluluğa en sonunda kavuşacaktı!
“Geliyorum anne” diye bir daha söylenmişti ki “Hiçbir yere gidemezsin” diyen bir ses kulaklarında çınladı. Sonra elleri hissetti; tam göğüslerinin altından sımsıkı dolanan elleri… Gözleri açıldı ve onu gördü! Şeytanın ta kendisi, yüzüne dökülen ıslak saçları, delici yeşil gözleriyle arsızca bakıyordu. Hala meydan okuyor, hala emrediyor gibiydi.
“Gidemezsin duydun mu?” diye bağıran o sesle gözleri kapandı. Bilincini kaybetmeden evvel hissettiği tek şey adamın göğsüne sımsıkı bastırıldığıydı.