GİRİŞ
Tahta kapı gıcırdayarak açıldığında genç kadın nefesini tuttu. Dudaklarını birbirine bastırıp sessizce bir dua fısıldadı. Etrafta titrek alevlerden başka her şey ölü bir sükûnet içinde kaskatı kesilmişti. Cawdor Kalesi’nin duvarları, yüzlerce yıllık taş merdivenleri genç kıza yardım edercesine sessiz bir anlayışla itaat etmekteydi.
“Tanrı yanımda” diye düşündü ve tüm cesaretini toplayıp dışarıya temkinli bir adım attı.
Duvarlar boyunca usul usul raks eden meşale alevleri Charlotte’ın sırrını paylaşıyordu. Loş, sarı ışıkta adeta yere bile değmeyerek parmak uçlarında iki adım daha attı. Dönerek alçalan merdivenlerin başında durup ardından aşağıya baktı. Görünürde kimse yoktu. Herkes sıcak yatağında derin uykudaydı. Ewan ise kim bilir kütüphanesinde İngilizleri aşağılayan hangi kitapları okuyordu! Zalim kocası! O kaskatı kalbiyle, sarsılmaz gururuyla genç kızın hayatını mahvetmişti. Şimdi ise artık bir şeyler yapma zamanıydı.
Düşünceler boynuna bir ilmek gibi sarılıp ruhunu daraltmaya başlayınca koşarak merdivenleri inmeye başladı. Çıplak ayakları buz gibi taşlara değince saç diplerine kadar ürperse de yavaşlamadı. Bu lanetli kaleden, Ewan’dan kaçıp gitmeliydi. Bir daha ona kanamaz, ruhunu ona açıp kendinden vazgeçemezdi. Eğer “Şeytan” alevini Charlotte’a bir kez daha sunacak olursa, genç kız; ona sokulup, kuytuluğunda teselli arayacağını, bu alevle ısınacağını biliyordu! Bu gece kalbine dolan cesareti bitirip tüketmeden tüm bu yalanlardan kaçmalıydı! Eğer kalbi hâlâ yanmak isterse onu kendi elleriyle ateşlere atacak yine de buradan kaçacaktı!
“Koş Charlotte, Sakın geriye bakma!” diye emretti kendine.
Adımlarını hızlandırdı ve kalenin merdivenleri bitip iç avlunun kapısını görene kadar durmadı. Yeni bir kapıyı daha itmesi gerekecekti. Bu sefer sürgüyü yavaşça çekti ve çıkan metalik sesle birlikte ansızın durdu. Etrafı dinleyip olağandışı bir ses işitmeyince kalın sürgünün devamını da hızla çekerek kapıyı açtı. Ağır ve gürültülü ses koridorlar boyunca yankılansa da kimseyi uyandırmamıştı.
Avluya çıkıp serin havayı hissettiğinde kederli bir gülüşle dudakları kıvrıldı. Öylesine topladığı sarı saçları rüzgârla birlikte açılarak sırtına döküldü. Kendisin götürecek adamı bulmadan evvel pelerinin altında sakladığı ayakkabılarını çıkarıp hızlıca ayağına geçirdi. Minik topuklarının karlardan ses çıkarmayacağını bildiğinden rahattı. Henüz bir adım atmıştı ki sıcak bir esinti ensesinde yankılandı…
“Yürüyüş yapmak için doğru bir zaman değil!” demişti biri. Kocası, yalancı alçak adam!
Charlotte göğüs kafesini patlatacak bir çarpıntıyla ayak parmaklarına kadar irkildi ve hızla O’na döndü. Ewan McAlister bir kenarı pantolonun içinden çıkmış, rüzgârda dalgalanan geniş, beyaz gömleği, aralık açılmış sert kaslı bacakları ve göğsünde bağlanmış, dirseğe kadar çekilmiş kumaşın altından boğumları fark edilen kollarıyla genç kıza öfkeli aynı zamanda alaycı bir bakışla bakıyordu. Adamın açık yeşili gözlerine hâkim olan tek duygu da bu alaydı!
Charlotte ise titreyen mavi gözlerini kocasına cüretle dikerek “Sana demiştim, gideceğim demiştim! Doğru, yürüyüş falan yapmıyordum. Kaçıyordum!” diye bağırdı.
Genç adam kollarını indirdi. Heybetli gövdesi ve üzerine öylece geçirilmiş gömleğinin altında titreşen kaslarıyla gergin adımlar atarak kıza doğru yürüdü.
Aralarında kısacık bir mesafe kala durdu. Charlotte’un saçları gece karanlığında altın bir örtü gibi kafasını sarmış ve yüzüne dökülmüştü. Güzelliği can yakacak kadar yoğun olsa da genç adamı sakinleştiremedi. Ondan bu kadarını, sahiden kaçıp gideceğini beklemeyen Ewan elini sakince kaldırıp kızın yanağını okşadı. Ardından yüzüne dökülen sarı buklelerini kulağının gerisine itip eliyle yavaşça boynunu okşadı. Oradan omzuna ve koluna gitti. Kumaşın üstünden dokunduğu her yeri hafifçe okşadı…
Yüzünü Charlott’a da doğru tehlikeli bir şekilde eğdi ve kalın, yoğun sesiyle fısıldadı. “Kocandan kaçman büyük bir günah karıcığım!” Güçlü eli kızın incecik kolunu bir kelepçe gibi sardı. Onu bırakmayacağını gösterircesine kendine çekti…