bc

Modern Zaman Prensesi

book_age12+
552
TAKİP ET
1.8K
OKU
HE
second chance
heir/heiress
sweet
mystery
superpower
like
intro-logo
Tanıtım Yazısı

Benim ismim Gül,

ya da Rose.

Geçmiş ve gelecek arasında sıkışıp kalmıştım.

O iki adam hayatıma girdiğinde her şey tepetaklak oldu. Birisi bana aşık olduğunu yüzyıllar boyu beni beklediğini söylüyordu diğeri evli olduğumuzu ve birbirimize bir söz verdiğimizi.

Arel ve Ares.

Birisi naif, sevgi dolu ve kırmaktan korkan.

Diğeri ateş gibi, sert ve kırılmaz.

Bana her şeyi unutturabilirlerdi, sadece kalbimin sesini duymamı engelleyemezlerdi.

Birinin elleri ateşten bir İblis, diğerinin ellerinde toprak çamurdan bir insan.

İki farklı dünya arasında tek seçim şansı.

Peki ben hangi Dünya'ya aittim?

chap-preview
Ücretsiz ön okuma
1
Karanlık bir koridorda hiç durmadan koşuyorum. Nefesim ciğerlerimi doldururken içimde bir boşluk büyüyor. Kendimi tamamlanmamış ve yarım hissediyorum. Sanki eksik parçası sona kalmış bir puzzle gibi. Sonra mavi gözler beliriyor beynimin ücra köşesinde bana bir şeyler hatırlatmak ister gibi. Sessizliğin içinden çıkıp geliyor bir ses ve fısıldıyor usulca kulağıma; "Korkma ben buradayım!" Sıçrayarak uyandığımda nefes nefeseydim. Elimi kalbimin üstüne koydum, çok hızlı atıyordu. Pencereden içeriye dolan ince ışıkta toz taneleri dans ediyordu. Gözlerimi kısıp, odaklanmaya çalıştım. Kenarda duran sehpanın üstünde dün gece yarısını içtiğim kahve fincanım kendini belli etmek istercesine güneşin yansımasını üstünde taşıyordu. Yataktan kalkıp, saate baktım. Bugün konferans vardı ve geç kalmak istemiyordum. Hızlıca bir duş alıp, saçlarımı taradım. Dün gece paradoks üstüne olan kitapla saatin farkına varmamış neredeyse gün ışırken uyuya kalmıştım. Kitabı kütüphaneme kaldırıp, giysi dolabıma yöneldim. Siyah bir kot pantolon, kırmızı, üstünde siyah yazıyla 'I'm running away from myself' yazan tişörtümü giydim. Bahar ayları havalar ısındığı için rahattım. Elime aldığım yağmurluk ve ders kitaplarım ile birlikte odadan çıktım. Öğlen saatlerini bulmuştu uyanmam. Tek başıma yaşadığım bir oda bir salon evim bana fazlasıyla yetiyordu. Hayattan tek beklentim bu ara okulumun son dönemini bitirmek ve mezun olmaktı. Evden çıkıp, otobüs durağına ilerlerken kulaklığımı taktım. Müzik listemi başlattığım anda en sevdiğim şarkılardan biri çıkınca içimden eşlik ettim. Gelen otobüse bindiğimde boş olmasıyla hızla en arka taraflara ilerleyip, cam kenarına oturdum. İçimde yine o garip his vardı. Sanki bir çift göz üstümdeydi. Otobüsün içini incelemeye başladım. Bir kadın ve iki çocuk sol çaprazımda oturuyordu. Çocuklardan küçük olan sürekli bir şeyler soruyor ve annesi sabırla cevap veriyordu. En önler de yaşlı bir çift sessizce oturuyordu. Beş kişilik okulu asan öğrenci grubu ise gülerek konuşuyorlardı. O an arkama bakma ihtiyacı ile doldum. Omuzlarımın gerisinde başımı çevirdiğimde benim gibi cam kenarına geçmiş birisi daha vardı. Yüzünü kaplayan siyah yıpranmış beyzbol şapkası, baştan aşağı giyindiği siyah rengiyle dikkat çekiyordu. Siyah gömleği ve kot pantolunu ile çarpıcı görünüyordu. Elindeki kitaba bakarken yüzü görünmüyordu ama ellerinin beyazlığı dikkatimi çekmişti. Bu kadar siyah olan birisi için fazla beyazdı. Bakışlarım elindeki kitaba kaydı. 'Uğultulu Tepeler' en sevdiğim kitaplarından biri olduğu için dikkatimi çekmişti. Adama daha fazla bakmanın saygısızlık olacağını ve dikkat çekeceğini düşünerek, yan tarafıma dönüp pencereden bakmaya devam ettim. Hafiften yağmur atıştırmaya başladığını görünce de elimdeki yağmurluğu giydim otobüsten inerken. Arkaya doğru hızlı bir bakış attığımda orada kimse olmadığını gördüm. Sanırım benden önce inmişti. Hızla üniversiteye girip, kafeteryaya ilerledim. Kahvaltı yapmadığım için tost ve kahve alıp oturdum. Telefonuma gelen bildirim ile hızla tostumu bitirip, kahvemi içtim. Konferans salonuna girdiğimde Sevde bana el sallayarak yerini belli etti. Üniversite hayatım boyunca olan tek arkadaşıma doğru ilerledim ve yanına oturdum. Aynı bölümü okuyorduk Sevde'yle. Diğerleri ile pek anlaşamasam da Sevde beni anlayan tek kişiydi. Birbirimizinden fazla bir beklentimiz olmadığı için bu kadar yıl arkadaş kalmıştık. Sorun benimle arkadaş olmak istemeyen kişiler de değildi kesinlikle. Sorunun kendisi bendim. Sürekli gördüğüm kabuslar, dağınık yaşam düzenim ve her şeyden sıkılmış gibi ya da can çekişir gibi yaşayış karmaşam arkadaş kriterlerine uymuyordu kimsenin anlaşılan. Kendimi bu zamana uygun göremiyordum. Bende böyleydim, kendimi böyle olduğum için hiç suçlamadım. "Gül biliyor musun hani şu benim takip ettiğim Profesör var ya o da gelecek. Adam o kadar bilgili ki inanamazsın" diye neşeyle anlatmaya başladı Sevde. "Çok sevindim senin adına. Soru cevapta yapacakmış broşürde görmüştüm, istediklerini de sorabilirsin" diye tebessüm ettim, onun bu heyecanı karşısında. Sevde hararetli bir şekilde katılımcılar hakkında konuşurken bitsin diye bekliyordum. Bir süre sonra konferans salonunda loş ışıkla herkes sessizliğe gömüldü. İlk çıkan Profesör ile birlikte dikkatimi bende konuşmalara verdim. Tarihin tozlu raflarından bahsederken ilgimi çeken konularıda dinliyorum. Nedense gözlerim bir anlığına kararır gibi oldu. Sahnenin spot ışıkları gözlerimi yormaya başlayınca geriye yaslanıp gözlerimi kapattım. Şimdi daha iyiydim. Profesörün anlattıklarını dinliyor bir yandan da zihnimde canlandırıyordum. Yeni katılımcı ile ses değişirken içimi çektim. Biraz daha net dinlemek için gözlerimi açtım ama yine başım dönüyor gibi hissettim. Gözlerimi bu sefer tamamen kapatıp, geriye doğru koltuğa yaslandım. Gözlerimi açtığımda yoğun baş ağrısı karşıladı beni. İlk önce nerede olduğumu anlamaya çalıştım. Uzandığım yerden kalkarken ellerimin altındaki hışırtı ile üstüme baktım. Prenses elbiselerine benzeyen daha çok ortaçağ tarzında olan kırmızı bir elbise giymiştim. En son neler olduğunu hatırlamaya çalışırken, soğuk zeminden kalkmış, taş duvara sırtımı yaslamıştım. Merdiven gibi ama giderek yükselen bir yapının içindeydim. Başımı kaldırıp yukarı baktığım da merdiven sonsuza kadar uzanıyormuş hissi veriyordu. Sanki burayı daha önce görmüş gibiydim. "Koş çabuk!" diyen ses ile birlikte birden yerimden sıçradım. Bana doğru gelen esmer iri yapılı adama hayretle baktım. Gözleri mavinin en koyu tonuydu ve siyah saçları koşdukça arkasında dalgalanıyordu. Yanıma geldiğin de hiç beklemeden elimi avucuna hapsetti ve benide peşinden sürükledi. Ben şaşkınca ona ayak uydurmaya çalışıyorken merdivenler yerine sol taraftaki duvarın önünde durdu. "Hadi ama burada olman gerekiyor" dedi eliyle duvara baskı uygularken. Bir anda yüzünde oluşan o anlık mutlulukla istediğini elde etmiş gibiydi. Elini bastırdığı tuğla geri giderken diğer tuğlalarda ona eşlik etmiş ve bir kapı oluşturmuştu. Arkasına endişeli bir bakış attığında benimde gözlerim istemsizce oraya kaydı. "Gitmemiz gerek Rose" deyip küçük kapıdan önce kendi bedenini sonrada beni içeriye çekti. "Rose ben miyim? Sen kimsin ayrıca burada ne yapıyoruz?" dedim şaşkın bir şekilde hem önümdeki adamı takip edip hem de sorularıma yanıt ararken. "Kısaca anlatacağım her zaman ki gibi. Buraya bizi kahrolasıca bir İblis hapsetti. Hiç yaşlanmıyoruz Rose, hiç değişmiyoruz. Yüzyıllardır buradayız ve sen her gün beni hatırlamadan uyanıyorsun güne" "Peki buradan neden çıkmıyoruz? İblis öldü ve lanetlendik mi?" dedim sorgulayıcı bir tavırla. "İblis halen yaşıyor. Krallığımız bizi kurtarmak için kimi gönderdiyse hepsini bertaraf etti. Prenses Rose'sun, Prens Archie'nin yani benim sevgili eşimsin. Seni, beni unutman için lanetledi. Biz birbirimizi seviyorduk eğlendiğimiz gündü. O gün İblis çıkıp geldi çünkü beni seçmiştin, O'nu değil. Seni benden aldı ve unutturdu aşkımızı. Her doğan güneşle yaşadığımız günü bile unutuyorsun" Söylediği kelimeler kalbime dokunurken, gözlerindeki aşk, acı ve yıkılmışlık esir aldı beni. Kalbimin derinliklerinde bile olsa hissediyordum. Bu yüzden bana her günü unutturuyordu yoksa ona yeniden aşık olmam kaçınılmazdı. Karşımdaki adam yüzyıllara inat bana olan sevgisiyle ayakta durmuş gibiydi. Tek kalesi ve umudu benmişim gibi bakıyordu. "Şimdi nereye gidiyoruz?" dedim elimi tutup meşalelerle aydınlatılmış dar bir yola girdiğimizde. "Bu kaleden kurtulmak için artık kimseyi beklememeye karar verdik Rose. Beraber bir plan yapmaya başlamıştık ama sen her gün unuttuğun için geliştirme işi bana kaldı" "Peki buradan nasıl çıkmayı planladık?" dedim sesim boş duvarlarda yankı yaparken. "Bir çıkışı var ama ölümle eş değer o yüzden akıllıca olmalıyız ve tek şansımızı kullanmalıyız" Archie'nin sesi beni yatıştırırken, hızına ayak uydurmaya çalışıyordum. Bilgilerimi kısaca gözden geçirdim. Bir Prensestim, elimden tutan adam ile evliydim, bir İblis tarafından lânetlenmiştim ve bir kulede hapsedilmiştik. Kalbim bir an sıkıştı ve zorlukla yutkundum. "Sakin ol Rose" dediğinde tekrar bana dönmüştü. "Nasıl anladın?" dedim. Titrek alevlerin ışığında baktığım mavi gözlerinde parlayan bir mücevher gizliydi. Bir eli elimi bırakmazken diğerini saçlarına daldırıp karıştırdı. "Sen benim karımsın. Yüzyıllardır beraberiz, nefes alışından bile anlarım hislerini" Yüzünü yere çevirdiğinde tebessüm ettim. Tekrar yürümeye başladığımız da onu arkadan süzüyordum. Geniş omuzları ve kaslı yapısıyla oldukça dikkat çekiciydi. Gözlerim karşı karşıya geldiğiniz de çenesine denk geliyordu. Üstünde benimki gibi ortaçağdan kalma bir kıyafet vardı. İpek olduğundan şüphe ettiğim bembeyaz bir gömlek, altın sarısı işlemeli siyah bir ceket, bacaklarını sıkıca saran siyah bir pantolon vardı üstünde. "Bu plan bu sefer işe yarayacak mı?" dedim incelememi tamamlayıp puanımı verdim. 10/10 almıştı. "Umarım Rose. Artık senden başka tutunacak dalım kalmadı" Sesindeki o yumuşak ton bir zehir gibi damarlarımdan geçti, kalbime sızdı. Birkaç saniye sonra içimi çektim. Tanıdıklık hissi giderek artıyordu. Beraber ilerlediğimiz koridorun sonuna geldiğimiz de Archie biraz önce duvara yaptığı gibi burada da elini duvarda gezdirdi ve bastırdığı tuğla ile çıkış kapımız açıldı. Geldiğimiz yer bir odaydı ama basit bir yer değildi. Bir Kraliyet odası gibi zengin ve gösterişli görünüyordu. Etrafıma hayranlıkla bakıyordum. Yatağın dört uzun demiri tavana kadar uzanıyordu, tülleri ise yerleri süpürüyordu. Beyaz ve altın işlemeli büyük yatağın karşısında, beyaz altı kapaklı bir gardırop vardı. Ortada ise on iki kişilik uzunca ahşap masa ve sandalyeler. "Rose, kolyeni çıkart" diyen Archie ile etrafta olan gözlerimi ona doğru çevirdim. Elimi boynuma attığım da zinciri yakaladım ve elbisenin içinde, göğüs oluğuma inen sert metali çıkarttım. Bir pusulaya benziyordu. "Gitmemiz lazım" diyen Archie dolaptan aldığı kılıçlardan birini bana uzattı. Kılıcın kabzası elime değdiğinde yine o his oluştu. Bu kılıç benim için yapılmıştı. Rahatlıkla elimde tutup öne ve arkaya doğru hareket ettirdim. Archie'nin gözlerindeki o hayran parıltıyı yakaladığım da gülümsedim. "Pusulayı bana doğru çevir" dediğin de kılıcımı bir elimde tutup pusulayı ona gösterdim. "Bize çıkış kapısını gösterecek değil mi?" dedim dikkatli bakışlarım pusulanın üstünde gezerken. "Her zamanki gibi çok zekisin" dedi bana göz kırpıp.

editor-pick
Dreame-Editörün seçtikleri

bc

Hayaletin Avukatı

read
16.8K
bc

FISILTI

read
9.3K
bc

AŞKIN KÜLLERİ [ YENİDEN DOĞMAK ]

read
7.5K
bc

Geyna-Layon'un Fısıltısı

read
1.3K
bc

İNCİ TANESİ

read
11.3K
bc

ATEŞİN HÜKMÜ

read
6.6K
bc

KARANLIĞIN GİZEMİ

read
6.4K

Uygulamayı indirmek için tara

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook