Yola düşen parlak ışıklar ile bir anda başımı gelen otobüse çevirdim. Tekrar karşıya baktığım da ise sokak lambası yanıyordu ve altında kimse yoktu. Otobüs önümde dururken gözlerimi kırpıştırıp, açılan kapıya doğru baktım. Zorlukla iki adım atıp otobüse ilerledim ve küçük basamakları çıktım. Kartımı okuttuktan sonra halen cam kenarından, aynı sokak lambasının altına bakıyordum ama değişen bir şey yoktu.
Boş koltuklardan birine oturdum otobüs hareket etmeye başladığında. Kulaklığımı çantamdan çıkarttım ve telefonuma arka arkaya gelen bildirimler ile ekran kilidini açtım.
Arel, el yazmalarının fotoğrafını göndermişti. Mesajlardan fotoğrafları yakınlaştırıp, yol boyunca belli olan kelimeleri bir araya getirmeye çalıştım. Anlamlı cümleler kurmaya çalıştıkça sanki bir şey eksik kalıyor gibi hissediyordum. Öznesi olmayan cümleler gibiydi kelimeler.
Her bir fotoğrafı derinlemesine incelerken bir anda ineceğim yere geldiğimi fark ettim etrafa baktığımda. Durağı kaçırmamak için düğmeye basıp, bekledim. Otobüs durup, kapılar açılınca aşağıya indim. Cadde üstünde yoğun bir telaşla yürüyen insanların arasına karıştım.
Eve gitmeden önce kendime kahve alıp, akşam olmasına rağmen güzel olan havayla biraz daha yolumu uzattım. Kulaklığımda en sevdiğim parçalardan biri çalarken yavaş adımlarla yürüyordum. Birden dibimde havlayan köpek ile yerimde sıçradım ve bardağım elimden kayıp düştü.
Köpeklerden korkmadığım için başımı yanımdaki köpeğe çevirdim. Sadece havlamıştı, saldırma yada üstüme doğru gelme gibi bir durumu yoktu. Birden aynı yöne doğru iki kere daha havlayıp başını dik tuttu. Sonrasında ise korkmuş gibi geriye doğru iki adım attı ve mıyıklayan bir ses çıkartıp ters yöne doğru koştu.
Köpeğin baktığı yere gözlerimi diktiğimde sadece karanlık karşıladı beni. Bir adım daha atıp ilerlediğim de yine o his ve ürperti sardı etrafımı. Derin bir nefes alıp ilerlemeye devam ettim. Orada bir şey yoktu. Yutkunurken, boğazıma bir yumru oturdu. Hızlı adımlarla yürüyüp karanlık ara sokaktan çıkıp, sokağın başındaki binaya girdim. Bir daha bu saatte o ara sokağa girmeyecektim.
İkinci kata çıktığımda çantamdaki anahtarı çıkarttım. Arkamdaki kapı açılınca karşı daireme birinin taşındığını anladım. Uzun zamandır boş duruyordu. Arkamı döndüğüm de gözlerimin büyüdüğüne emindim.
Bir çift simsiyah göz. Derin, karanlık ve zifiri. Bakışları öyle bir şeydi ki sanki dipsiz bir kuyudan aşağıya düşüyordum. Simsiyah gece kadar kara saçlarını dağınık bırakmıştı. Bembeyaz teni gözlerine ve saçlarına inat kusursuz görünüyordu. Onunda bakışları bendeydi ama sadece gözlerimin içine bakıyordu.
"İyi akşamlar" dedim sonunda ilk adımı atarak.
"İyi akşamlar" dediğinde sesindeki o sert tını, buz kesmemi sağlamıştı. Elimdeki anahtarı daha sıkı tuttum.
Yanımdan geçerken bütün vücudum ürpermişti. Bu his çok tanıdıktı. Birkaç gündür hissettiğim anlar gözümün önüne gelince yutkundum. Merdivenlerden inerken o, ben halen biraz önce durduğu yere bakıyordum. Geride kalan kokusu burnuma doldu. Yanık kokuyordu. Bildiğimiz yanık kokusuydu bu, odunların yandığında ortaya çıkan keskin is kokusuyla birleşmiş ateş gibiydi.
Kim olduğunu merak ediyordum. Anahtar kendini belli etmek istercesine, sıktığım elimin acımasına neden oldu. Kapının kilidine anahtarı yerleştirip, kilidi açtım. İçeriye girdiğimde direkt yatak odama ilerledim. Üstümü çıkartıp kendimi yatağıma attım. Bugün olanları baştan aşağıya düşünmeye başladım.
Gördüğüm rüya, Arel, el yazmaları, yeni komşum. Sanki hepsi ayrı ayrı anlamsız geriyordu ama bir aradayken bir şeyler yerine oturuyor gibiydi. Çok fazla takıntılı olduğumu kendime hatırlatıp yataktan kalktım.
Mutfağa ilerleyip kendime kahve yaptım. Biraz önceki kahvemi içemeden sokak ortasında bıraktığım için buna ihtiyacım vardı. Kendime sandiviç yapıp telefonum ile birlikte balkona çıktım. Hafif dinlendirici bir müzik açıp etrafa bakmaya başladım. Aradığım kişi belliydi ama ortalıkta görünmüyordu.
En sonunda pes edip biten kahve bardağımı elime aldığımda sokağın başında ilerleyen siyah motorsiklete takıldı bakışlarım. Fena halde güzel görünüyordu. Binanın önünde durunca kaşlarım çatıldı. Daha önce hiç görmediğime emindim. Sürücüsü inince dikkatle izledim.
Kaskını çıkartıp kuzgun karası saçlarını eliyle düzelttiğinde halen bakışlarım üstündeydi. Kaskı motorun arkasındaki küçük bagaja koyup, kilitledi. Sokak lambasında bile beyaz teni parlıyordu. Onu izlemem saçma olabilirdi ama içimden bir his çok tanıdık geliyordu. Daha önce sanki bir yerde karşılaşmış gibiydim onunla.
Başını yukarı doğru bana bakacağı şekilde kaldırdı. İs kokan adamla gözgöze geldik. Siyah gözleri beni delip, geçecek gibi bakıyordu.
Hemen gözlerimi ondan ayırıp geriye çekildim. Balkondan geri mutfağa girdim. Yakalanmak bir yana bakışlarında tuhaf bir şey vardı. Onu izlerken görünmekte biraz ayıp olmuştu sanırım. Bulaşıkları toplayıp, telefonumu alıp salona geçtim.
Laptopumu açıp, telefona bağladım. Arel'in gönderdiği fotografları yükleyip, incelemeye başladım. Yanıma bir not defteri alıp kelimeleri tek tek yazmaya başladım. Çok fazla anlamlı cümleler elde edemesem de bunun bir aşk efsanesi olduğu belirgindi. Yorgunlukla masamı öylece bırakıp yatağa doğru ilerledim. Sabah dersim olmadığı için geç saate kadar çalışmıştım. Hepsini bitiremesem de ilerleme kaydetmiştim.
Yatağa yatıp gözlerimi kapattım. Odamda balkon kapısı vardı sadece, pencere yoktu. Oda beni çok bunalttığı için yataktan kalkıp, kapıyı açık bırakıp önüne çarpmaması için sandelye koydum. Yatağıma geri dönerken hafiften esen rüzgar odayı doldurmuş, daha ferah bir ortam sağlamıştı. Gözlerimi kapatıp, uykunun kollarına kendimi bıraktım.
Gözlerimi açtığımda keskin kırmızı gözler ile korkuyla yutkundum. Gözlerimi kırptığımda gözler de kaybolmuştu. Karanlık odamda titrek bir nefes verip etrafa baktım ama hiçbir şey görünmüyordu. Yatağın yanındaki komidinin üstünden telefonunu alıp flaşını açtım. Etraf aydınlanırken boş odam karşıladı beni.
Rüyamda görmüştüm büyük ihtimalle ve gözlerimi açınca bir anda karşımda sanmıştım. Derin bir nefes aldım. Bu aralar rüyalarım epey hareketliydi. Yataktan kalkıp odanın ışığını yaktım. Balkon kapısına baktığımda kapalı olduğunu fark ettim. İşte bu garipti. Uyumadan önce açtığıma emindim.
Balkona doğru ilerledim ve kapıyı tekrar açtım ve dışarı çıktım. Yan eve baktığım da direkt onu görmüştüm. Balkon demirlerine kollarını dayamış, sigarasını içiyordu. Dumanı içine derin bir nefeste çektiğinde yanakları içine çökmüş, verirken dudakları büzülmüştü.
"Kahve içer misin?" diye sormasıyla bana doğru döndü. Burada olduğumu bilmesine şaşırmadım çünkü kapıyı açarken sesi duymuş olmalıydı.
"İçerim" dedim omuz silkip.
İçeri girdi, biraz sonra elinde iki kupayla balkona geri çıktı. Balkonlarımız arasında bir adımlık mesafe vardı. Kupayı bana uzattığında aldım. Tadına baktığım da tamda sevdiğim gibi olduğunu anladım. Şekersiz ve az sütlü.
"Nasıl bildin böyle sevdiğimi kahveyi?" diye sordum şaşkınca.
"Kendi sevdiğim gibi yaptım" derken gayet rahat görünüyordu.
"Teşekkür ederim." Yüzümde büyüyen gülümsemeye takıldı gözleri. Sonra önemsiz der gibi omuz silkti o da.
Kahvemi yudumluyorken bir ona bakıyordum birde gecenin karanlığında mücevher gibi parlayan yıldızlara. Simsiyah saçları alnına dökülmüştü, eliyle karıştırıp geriye doğru attı. Çok uzun olmamasına rağmen kısa da değildi. Elleri kemikli ve teni kadınları kıskandıracak kadar pürüssüzdü. Gözleri ise zifiri karanlık. Uzayda bulunan bir karadelik gibi çekiyordu kendine.
"Ahh Rose" diye bir nida döküldü dudaklarından ve içini çekti.
"Rose mu? Bu isim nedense bana çok tanıdık geliyor" diye söylendim. Rüyalarıma bile girdiğine göre bir anlamı olmalıydı. Ayrıca kendi ismimin, ingilizce karşılığıydı.
"Sana bir masal anlatmak istiyorum" dedi bakışları beni bulurken.
"Masal dinleyecek yaşı geçtiğimi düşünüyorum ama merak ettim" dedim sesinin yumuşak tınısına kapılarak.
"Bu masal senin bildiğin masallardan değil. Bu masalda kimse kazanmıyor ne iyiler ne de kötüler" dedi ilk defa gerçekti bir şekilde gülümseyerek. Gözlerim gülümsemesine takıldı bir süre sonra gözlerine tekrar baktım.
"O zaman merakla dinleyeceğim." Bakışlarımı ondan kaçırıp, yıldızlara odakladım. Onun gözlerine bakmak bir süre sonra içimi ürpetiyordu. Sanki sele kapılıp gidecek, boğulacak gibi hissediyordum kendimi.
"Zamanın birinde çok güzel bir kız varmış. Kızın güzelliği bütün ülkelere yayılmış çünkü Kralın kızıymış, Prensesmiş. Evlilik yaşı geldiğinde bütün ülkelerden Prensler sırf Prenses ile evlenebilmek için kendi ülkelerini bırakmışlar. Uzak diyarların birinde yaşayan iki krallıkta bunlara dahilmiş. Kara Prens ve Ak Prens bu güzel kızla tanışmak için yola çıkmış. Sonunda Prenses ile tanışıp onun büyüsüne kapılmışlar. Ak Prens herkes tarafından Prensese layık görülmüş. Kara Prens ise sevilmemiş soğuk ve sevgisini belli etmezmiş. Sonunda Prenses Ak Prensi seçmiş. Ailesi öyle uygun gördüğü için. Kara Prens çok kızgınmış çünkü o da Prensesi istiyormuş. Bazen kendine olan bakışlarını yakalıyor ve umut ediyormuş. Sonra evlilik kararı gelmiş ve evlenecekleri gün Kara Prens ikisini de lanetleyip kulesine hapsetmiş. Prensese kendisini ve herşeyi unutması için büyü yapmış. Çünkü presesin kendisine kırgınlık dolu bakışlarını her gördüğün de içi acımış. Birgün Prens ile Prenses, Kara Prens'i öldürmek istemiş ama bilmedikleri bir şey varmış. Kara Prens ölümsüzmüş. Prenses ise ölmek üzere olan bir faniymiş. Prensesin ölme vaktinin yakında dolduğunu biliyormuş Kara Prens, bu yüzden o ölmeden önce bir büyü yapmış ve zamanını sonsuz kılmış. Tekrar dünyaya gelmesi için ona kendi yaşamlarından birini hediye etmiş. Prensesin kalbinin bir parçası da Ak Prense ait olduğu için büyü onuda etkilemiş. Zamanın bir yerinde tekrar bir araya halen bekliyormuş Kara Prens bu sefer Prensesi kendine ait kılıp, kalbini almak için."
Anlattıkları gözümün önünde canlanırken rüyamı düşündüm. Nefessiz kalırken ona baktım. Bütün uçurumları yıkarcasına gözleri değdi gözlerime. Bakışları bir şeyler vaat ediyordu bana. Bana bir masal anlatmış gibi hissetmiyordum sanki bana bir sır vermişti.
Ses tonu öyle güzel bir melodiyi anımsatıyordu ki bana sanki defalarca kez duymuştum bu sesi. Sonra rüyamı hatırlamaya çalıştım. Konferans salonunda rüya gördüğümü hatırlıyordum ama şimdi sanki rüya yok olmuş gibiydi, hatırlamıyordum. Neden hatırlamak istediğini bile unutmuştum. Birden uykum geldi. Gözlerimi bile zar zor açık tutuyordum.
"Uyu" diyen sesle dediğini yaparak gözlerimi kapattım. Havalandığımı hissettim ve yumuşak yatakla buluştum bir süre sonra. Saçlarımda gezinen elle gözlerimi açmak istesemde gevşeyen bedenim ile tamamen uykuya teslim oldum.
Sabah uyandığımda yatağımda açtım gözlerimi. Buraya nasıl geldiğimi düşündüm. En son yan komşum olan adamla balkonda kahve içiyorduk. Sonrasında bana bir masal anlatmıştı. Uykum gelmiş olacak ki geri dönüp yatağıma yatmıştım. Sabah dersim olmadığı için alarm kurmamıştım saat neredeyse öğlen olmuştu.
Kalkıp üstümü değiştirdim. Banyoya girip elimi yüzümü yıkayıp, dişlerini fırçaladım. Çantamı da aldıktan sonra hızla çıktım. Dersimin başlamasına bir saat vardı ve kırkbeş dakika sürüyordu kampüse otobüsle gitmek. Ayakkabının bağcığını tam bağlayamadığım için az daha düşüyordum. Hızla eğilip sıkıca bağladım.
"Acelen var gibi?" Sesle birlikte başımı kaldırdım. Arel karşımda durmuş tek kaşını kaldırmış bana bakıyordu.
"Evet derse geç kalmak üzereyim" diyerek ayağa kalktım.
"İlk dersim senin sınıfına gel hadi" dedi arkasında duran arabaya doğru ilerlerken. Arabanın modelini pek bilmesemde epey pahalı görünüyordu.
"Teşekkür ederim."
Arabaya doğru ilerledim. Otobüste sürünmektense Arel ile gitmeyi tercih ederdim. Başkası olsa kabul etmez ya da tereddüt ederdim ama hocam sayılırdı ve bana güven veriyordu. Arabanın kapısını açıp bindim beklemeden. Arel arabayı çalıştırdığında ara sokaktan ayrılıp, caddeye çıktık.
"Buralarda mı oturuyorsun?" diye sordu bir an bana dönerek.
"Evet beni önünde gördüğün apartmanda oturuyorum. Peki sen?" diye sordum. Daha önce burada onu hiç görmediğime emindim. Apartman dairesi yerine residanslara daha uygun görünüyordu. Dünün aksine bugün üstünde siyah bir takım elbise vardı. Kravat takmamış üstten iki düğmesini açık bırakmıştı.
"Aslında otelde kalıyorum bir ev bulamadım kendime son zamanlarda yoğun çalıştığım için. Ev bakıyordum seni gördüğüm de emlakçı beni oraya yönlendirdi ama başladı benden önce tutmuş." Sesinde tuhaf bir tını vardı. Sanki bir şeyi kaçırmışta hayıflanır gibiydi ses tonu.
"Karşı dairem büyük ihtimalle. Önceden kıralıktı ama birisi taşınmış. Bende dün gece fark ettim" diyerek katıldım ona.
"Tanıştın mı?" derken bakışları beni buldu ve araba bir anda fren yapıp durdu. Şaşkın bir şekilde ona bakarken olayı anlamaya çalışıyordum.
"Evet, hatta dün kahve ikram etti." Neden açıklama yapıyordum bilmiyordum ama gözlerine baktığımda bir şeyler beni zorluyor gibiydi.
"Yabancılardan yiyecek, içecek almaman gerektiğini öğretmedi mi sana kimse?" Konuşurken sesi sert çıkmıştı ve derin bir nefes aldı. Arabayı tekrar çalıştırırken başını iki yana salladı.
Dün geceye tekrar döndüm. Kahveyi içtikten sonra çok uykum geldiğini hatırlıyordum ama gerisi yoktu. Yatağa nasıl yattığımı bile bilmiyordum. Kahvenin içinde bir şey olabilir miydi? Yok artık o kadar da olamaz. Arel'in sözleriyle nedense içime bir şüphe düşmüştü.
Başka bir şey konuşmadık yol boyunca. Kendi kendine bir şeylere söyleniyor gibiydi. Bende yanıma aldığım küçük laptopu açıp dün gece ki çalışmamın üstünden tekrar geçtim. Arada Arel'e kaçamak bakışlar atıyordum.
Kampüse gelince direkt arkadaki otoparka geçince kimse görmeyeceği için daha rahat hissettim kendimi. Ne olursa olsun dersimize girecekti ve daha ilk günden hocamın arabasından inmek tuhaf görünürdü.
"Teşekkürler getirdiğin için" dedim arabadan inmeden.
"Rica ederim. Bu arada Gül senden bir şey isteyeceğim" dediğinde elim kapıyı açmak için kolu kavramıştı.
"Tabi yapabileceğim bir şeyse" diyerek ona doğru döndüm.
"Kendine dikkat etmeni istiyorum özellikle yabancılara. Bu zamanda kimseye güven olmuyor" diye ciddi bir şekilde beni uyandığında kaşlarımı çattım.
"Merak etmeyin hocam yabancılara güvenip arabalarına binmem" dedim kapıyı açıp indim ve kapattım.