KARA LEKE

1787 Kelimeler
Asansördeyken, aynada bile kendime bakamıyordum. Dönüp dolaşıp kendime öfke duyarken buluyordum kendimi. Asansör zemin kata geldiğinde kendimi apartmanın dışına bir rüzgar gibi attım. Tam o sırada telefonum çaldı. Kaan yeniden arıyordu. Sanırım kendisine beklediği konumu göndermediğim için kendini hatırlatmak istemişti. ''Gerek kalmadı Kaan, evden çıktım zaten. Şimdi eve geçiyorum.'' ''Evden çıktın, eve mi gidiyorsun?'' ''Evet Kaan, Cenkay'ın evinden çıktım şimdi de eve gidiyorum.'' ''Sen, onun evine mi gittin, bu saatte? Rana, ne yapıyorsun sen ya? Ne yapıyorsun?'' Tam Kaan'a üstüme gelmemesini söyleyecektim ki, apartmandan kırılan cam sesi duymam ve yukarıdan yağan kırıkların ayaklarımın dibine dökülmesi bir oldu. Çevremdeki insanlar telaşla ne olduğunu anlamaya çalıştılar. Binanın girişindeki kafenin çalışanlarından biri yerlerdeki cam kırıklarını toplamaya çalışırken, oranın sahibi olduğunu düşündüğüm biri de 'İyice temizle, sokak hayvanlarının patilerine batar.' diye uyarıyordu. Etrafımdaki sesleri Kaan da duymuş olmalı ki bana seslendi birkaç defa. En sonunda ''Rana, bana cevap ver, korkuyorum.'' dedi. Nedenini bilmiyorum ama önce başımı kaldırıp camı kırılan daireye baktım. İçimi dolduran korkunun boşa çıkmasını umarak başımı yukarı kaldırdığımda, gökte uçan bir martının tam pencerenin hizasına doğru uçtuğunu gördüm. Birkaç saniye sonra, o pencerenin hangi dairenin penceresi olduğunu ve kimin camlarının kırıldığını da... ''Rana, konum at!'' diye bana bağıran Kaan'ın sesiyle cevap vermeyi akıl edebildim sonunda. ''Gerek yok.'' dediğimde sesim mat, donuk ve çelik kadar soğuk çıkıyordu. Konuşma tarzım da keskin bir bıçak gibi kesip atmıştı. ''Rana, bir şey mi oldu canım?'' dedi bu sefer de. Korkmuştu belli ki. ''Kaan, bir şey yok. Eve gelsene, kahve içelim. Kahve içmedim ben daha.'' dedim sanki tek sorun buymuş gibi. Apartmanın önünde Cenkay'ı gördüm. Sol kolunda, dar su yatakları gibi bazıları sıra sıra, bazıları da iç içe geçmiş şekilde kanlar akıyordu. Birden fazla kesik olduğu ve onların da derin oldukları belliydi. Gömleğinin kumaşı, akan kanın büyük bir kısmını emmiş, kol kısmının neredeyse tamamı kan olmuştu. Bütün bunlara rağmen çok sakindi. Benimle göz göze gelince derinden gelen ama sakin bir sesle ''Sen hâlâ burada mısın?'' diye sordu. Karşımdaki manzara karşısında ne hissedeceğimi bilemedim. Sinir sistemimde resmen bir blokaj vardı. Kaan'ın sesi yeniden doldu kulaklarıma. ''Kaan, Zincirlikuyu'dayım, konum atıyorum. Hemen gel.'' dedim ve telefonu kapatıp ona sonunda beklediği konumu gönderdim. ''Çok yakınım, yedi dakika gösteriyor.'' diye mesaj geldi. Etrafımızdaki insanlar karınca gibi Cenkay'ın başına üşüşüp, pansuman yapmaya çalıştılar. Onun gözleri benden asla ayrılmıyordu. Benim gözlerim de ondan... Ellili yaşlarının ortalarında bir kadın yanıma gelip bana soğuk olduğu terleyen şişesinden belli olan cam bir şişeden su uzattı. ''Çok korkmuş olmalısın, kızım. Al, biraz su iç.'' dedi. Kocaman, ela gözleri olan, ince burunlu, beyaz tenli, kumral dalgalı saçları omuzlarına dökülen bir kadındı. Üstünde eşofmanları vardı, sanırım koşuya çıkmıştı. Bana uzattığı şişeyi saran parmaklarının tırnakları kısa manikürlüydü, belli ki titiz bir kadındı. Annem geldi aklıma. Eğer yaşasaydı, bu kadının yaşlarında olacaktı. Belki de annem göndermişti bana bu kadını, bilmiyorum. Elimi çok sevecen bir şekilde tutup bana gülümsedi. ''Kızım, çekinme benden. Benim de senin yaşında bir kızım var. Al hadi, iç canım. Kahvaltı yaptın mı? Çantamda elma var.'' Ben, resmen kilitlenmiş bir şekilde kadına bakıyordum. Beni kurtaran Kaan oldu. ''Neler oluyor burada?'' dedi merakla. Gözleri etrafı tarıyor, olanı biteni anlamaya çalışıyordu. Cenkay'ın başındaki kalabalığı, benim halimi, yanımdaki kadını... ''Kaan, Cenkay'ı hastaneye götür.'' dedim. Sonra Cenkay'ın sesini duydum. ''Kaan, Rana'yı götür buradan.'' dedi. Cenkay'ın konuşmasından sonra Kaan'ın gözleri Cenkay'ın kolunu buldu. ''Ne oldu buna?'' diye sordu. ''Bilmiyorum.'' dedim. Apartmandan görevli olduğunu düşündüğüm biri çıktı. ''Cenkay oğlum.'' dedi. ''O merdivenleri sen mi öyle yaptın?'' ''Kusura bakma.'' dedi Cenkay mahcup bir halde. ''Yavrum ondan değil, nasıl becerdin böyle yaralanmayı? Ambulansı aradın mı?'' ''Gerek yok, hastane şurası.'' dedi. ''Kaan, şunu hastaneye götür.'' dedim ama benim de ayakta duracak, kendime sahip çıkacak halim yoktu.'' ''Benim arabam şurada. İsterseniz ben de yardımcı olabilirim.'' dedi az önce bana su uzatan kadın. Onu görmek bana kendimi daha kötü hissettiriyordu. Onun da benim yaşımda bir kızı vardı ama benim onun yaşında olması gereken annem yoktu. ''Arkadaşım halleder. İlginiz için teşekkür ederim. Siz çok iyi birisiniz. Kızınız çok şanslı.'' dedim. Kaan da gözleriyle beni onaylayınca kadın yoluna devam etti. Cenkay'ın etrafındaki insanlar da dağılmaya başlamıştı. Cenkay'ın geçen taksilere el salladığını gördüm. Hastaneye gitmek için taksi arıyordu belli ki. ''Kaan, Cenkay'ı hastaneye götürür müsün?'' diye sorumu yine tekrarladım. ''Gerek yok Kaan, sen Rana'yı eve götür.'' dedi. Kaan bir bana, bir Cenkay'a bakıyordu. En sonunda bana bakıp ''Arabaya geç Rana!'' dedi. Ses tonundan ne kadar kararlı olduğu belli oluyordu. ''Kaan...'' dedim yine de bir umut itiraz etmeye yeltendim. Cenkay çok kötü görünüyordu çünkü. Ağzını şapırdatmaya başlamıştı. Belli ki kaybettiği kandan dolayı ağzı kurumuştu. ''Rana, arabaya geç. İkinize birden gücüm yetmez benim.'' dedi dişlerinin arasından. Dediği gibi arabaya bindim. Cenkay tam karşıdan gelen taksiye el attığı sırada Kaan'ın onu da arabaya çekiştirdiğini gördüm. Resmen arka koltuğa attı. Sonra direksiyonun başına geçti. Cenkay hâlâ ''Önce Rana'yı eve bırakalım.'' diyordu. Absürt bir rüyanın içinde gibiydim resmen. Aklıma Avrupa Yakası'nda Makbule'nin sürekli 'İçli köfte yer misin Volkenım?' dediği rüya sahnesi geldi. İçimi bir sıkıntı kapladı. ''Sen artık kapa çeneni!'' diye bağırdım. Sinirlerim o kadar bozulmuştu ki, böyle bir tepki vermem çok normaldi. Halimden can dostum, Kaan anlamıştı. ''Rana, sakin ol canım. Tamam, hastane şurada zaten.'' Ben o yüzden böyle değildim ki. Her şey üst üste geliyordu hem de her şey! Tunç'un şantajı vardı, Cenkay'ın anlamlandıramadığım, tutarsız halleri... Benden bir şey sakladığı ortadaydı ve onu saklamak için beni harcamaktan asla ama asla kaçınmıyordu. Üstüne bir de kendine zarar vermişti. Bana söylediklerinden sonra kendi kendinden acısını çıkarmaya çalıştığı belliydi. Onun b durumda olmasına üzülmek, onu şefkatle sarmak istiyordum ama köprüleri öyle bir yakmıştı ki, yapamıyordum. Ben, Cenkay'ın bu halde olmasına üzülemiyordum ve bundan da rahatsız oluyordum. Sanki üzülmeyerek çok büyük bir suç işliyormuşum gibi bir huzursuzluk kaplıyordu içimi. Sanki üzülmemem, onun kolunun bu hale gelmesinin sorumlusuydu. Halbuki her şey Cenkay'ın eseriydi. O çalmış, o oynamıştı. Kendince de kendi kendine ceza veriyordu. Hastaneyle aramızda iki kilometre kadar yol yoktu, hemen vardık. Kaan, Cenkay'ın nüfus cüzdanını alıp hasta girişini yaparken, zaman kaybetmemek için Cenkay'ı da müdahale odasına aldılar. Kaan, hasta kayıtta işini bitirdikten sonra benim yanıma geldi. ''Rana, senin de yüzün bembeyaz oldu. Tansiyonuna baksınlar senin de.'' dedi. ''Gerek yok.'' dedim ifadesiz bir şekilde koridordaki koltuklardan birine otururken. Kaan birkaç tur volta attı önümde, kendisini rahatsız eden bir şey olduğu çok belliydi. ''Kaan...'' diye seslendim. Seslenmemle bana baktı. ''Gönder gelsin.'' dedim. Ne diyeceğini, ne düşündüğünü biliyordum. ''Senin ne işin vardı onunla?'' dedi önce. ''Sabahtan beri yüz bin kere sordun bunu. Başka soru?'' ''Cevabını alamadım ama daha.'' İçimi kaplayan sıkıntıyla derin bir nefes alıp, ardından da of çektim. ''Beraber misiniz Rana? İlişkiniz mi var? Bana anlatamadığın ne olabilir ki?'' Söylediklerine karşı yüzümde nasıl bir ifade belirdiyse, ''Bana bak Rana, yoksa seni tehdit ederek istismar etmeye mi kalktı? Rana, bak onun o kolunu alır, boğazına sokarım.'' ''Kaan, saçmalama. Cenkay öyle bir şey yapmaz!'' dedim. Bu söylediğimle hayrete uğradı. ''Bana onu mu savunuyorsun sen?'' ''Kaan hayır, saçmalama. Of... Gittikçe daha da karışıyor her şey.'' ''Doğru düzgün anlat her şeyi o zaman.'' ''Bırak da anlatayım oğlum!'' dedim en sonunda. ''İyi tamam. Önce neden bunun evindeydin? Onu anlat.'' ''Kaan, biz Yalova'ya gittik ya?'' ''Evet...'' ''Orada bir partide sarhoş olup birlikte olduk.'' ''Rana sana inanamıyorum! Nasıl bu kadar iradesiz olabiliyorsun?'' ''Kaan, sarhoştuk. Sabah uyandığımızda ikimiz de neye uğradığımızı şaşırdık zaten.'' ''Tabii canım, Cenkay Bey kesin çok şaşırmıştır.'' dedi kinayeyle. ''Kaan, bölme de dinle. En kötü yanı o değil.'' ''Daha kötü şeyler de var yani, öyle mi? Daha kötü ne olabilir ki?'' dedikten birkaç saniye sonra ''Rana yalvarırım bana hamile kaldığını söyleme!'' dedi. ''Kaan, saçma sapan konuşma ya! Biri bize şantaj yapıyor!'' ''Şantaj mı? Ne şantajı kızım?'' ''Bilmiyorum, dün sabah masamda bir not buldum. Yaptıklarımızı biliyormuş, 10 Milyon $ vermezsem söylemezmiş filan...'' ''Bir bu eksikti! Şununla tanıştığından beri bir günün iyi geçmedi, farkında mısın?'' ''Kaan sırası değil.'' ''Tamam, tamam... Ne yapacaksınız peki?'' ''Kameralardan kim olduğunu bulduk ama onun bizi tehdit edebilecek bir çapı yok. Büyük ihtimalle birinin maşası.'' ''Bir tahminin var mı peki?'' ''Tabii ki yok. Bulduğumuz kişi bile aklıma gelmedi. Cenkay'ın aklında bir şeyler vardı ama sabah kavga etmekten konuşamadık.'' ''Neden kavga ettiniz? Onun kolunu sen mi bu hale getirdin?'' ''Hayır, ben aşağıda seninle telefonda konuşurken kendi kendine yaptı. Binadan çıktığında beni görünce şaşırdı hatta.'' ''Neden kavga ettiniz ki, kendine bunu yapacak duruma geldi bu?'' ''Ondan bu şantajcı işi bittikten sonra gitmesini istedim. O da bana dayımın onu benim için işe aldığını, zaten ben yetişince işten ayrılacağını söyledi. Ama asıl, ben Yalova'ya gitmeden önce Güzde'yle karşılaşmıştım. Bana Cenkay'la ilgili bir şey söyleyecekti ama o sırada Cenkay geldi işte. Cenkay'ın konuşmalarıyla da aklıma o gün geldi. Bir şey sakladığını anladım.'' ''Cenkay ne saklıyor olabilir ki?'' ''Bilmiyorum işte Kaan. Ona, eğer itiraf ederse affedeceğimi söyledim.'' ''Sen salak mısın Rana? Bahanesi her ne olursa olsun, sana yaptıklarını, yaşattıklarını haklı çıkarır mı?'' ''Ya bilmiyorum Kaan. Sanırım onu ikna etmek istedim.'' ''Anlattı mı bari?'' ''Hayır. Hatta beni susturmak için çok çirkinleşti Kaan. Yani, Cenkay bana karşı saygısını, nezaketini bir ölçüde korumaya çalışırdı hep, en adileştiği anlarda bile. Gemide sen de gördün. Ama bu sefer asla kullanmayacağı kelimeleri kullandı.'' ''Ya ne Cenkay'mış arkadaş ya! Yani öldüren cazibe resmen! Kaç sene oldu kızım, kurtulamadın bir türlü. Anlamıyorum ki, ne var bunda bu kadar? Niye kopamıyorsun?'' ''Kendi elleriyle güzel güzel kopardı zaten bu sabah.'' ''Ya ne buldun ki sen bu adamda zaten en başında, anlamıyorum ki!'' ''Çok başkaydı ilk tanıştığımızda. Hani şunu yaptı, bunu yaptı diye anlatamam ama çok sıradan durumlarda bile bana kendimi çok ama çok özel hissettiriyordu. Ne olduğunu bilmiyorum ama, bir gün durduk yere bana kendisine abi demedim diye bağırdı. Sonra da zaten doğru düzgün eve gelmedi, Güzide'yle kaç yıl birlikteydiler.'' ''O var bir de, sevgilisiyle aynı çatı altında seninle birlikte oldu.'' ''Of Kaan! Onda benim de kabahatim var. Ne kadar kur yaparsa yapsın, sevgilisi varken ona karşı daha dirençli olmalıydım.'' ''Bile isteye yaptın yani, öyle mi?'' Dirseklerimi dizlerime dayayıp, ellerimi yüzüme kapattım. ''Rana, utanman için sormuyorum. Benim olduğum yerden bakınca seni zorladığını düşünüyorum, bunu duymaktan korkuyorum.'' ''Hayır, asla istemediğim hiçbir şey yapmadı bana. Bu konuda ona haksızlık edemem. Ama ben kendimi dönüp dolaşıp onun kollarında bulmaktan bıktım. Garip bir şekilde uzak kalamıyorum, kaçamıyorum... Kara bir leke gibi yapıştı resmen bana.'' Kaan konuşacağı anda telefonum çaldı, dayım arıyordu. Onun aradığını görünce panikledim; ona haber vermeyi nasıl da unutmuştum. ''Alo, dayı!'' dedim heyecanını bastırmaya çalıştığım sesimle. Telaşımı anlamaması için içimden dualar ettim. ''Rana, neredesin kızım sen? Bilgisayar yolladım eve IT ekibiyle birlikte ama evde olmadığını söylediler. Nereye kayboldun kızım?'' ''Dayı, ben sana haber vermeyi unuttum. Cenkay abi bir kaza geçirdi, hastanedeyiz.'' ''Ne kazası kızım, ne demek hastane? Hangi hastanedesiniz?'' ''Gayrettepe'de var ya, büyük bir tane, oradayız.'' ''Sen iyi misin peki?'' ''Ben iyiyim, Cenkay abi kazayı geçirdikten sonra karşılaştık. Onu alıp hastaneye geldik.'' ''Tamam kızım, yengenle geliyoruz.'' dedi. Of, bir de yengem vardı, öyle değil mi? Kim bilir yeğeni için ne kadar üzülecekti, canım. Bu kadın, bu şeker gibi, anne şefkati taşıyan kadın asla ama asla Cenkay gibi bir yeğeni hak etmiyordu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE