7. Bölüm: "Anlaşma"

2075 Kelimeler
"Neden buradasın?" diye sordum, yanına doğru usul usul yürürken. Hava o kadar soğuktu ki iliğim kemiğim donmuştu birkaç saniye içinde. Edgar kim bilir ne zamandır bu soğuk taşın üstüne oturmuş karşısındaki ağacı izliyordu... "Hadi gel," dedim sarhoşluğuma yenilmemeye, dimdik ayakta durmaya çalıştığım sırada. "Yatağına yatırayım seni." Çünkü benden daha kötü görünüyorsun ve bu bildiğim, beklediğim bir görüntü değil konu sen olunca. Yanına oturduğum an irkildi Edgar. Beni duymamıştı. Ancak dibine kadar girerek fark ettirebilmiştim varlığımı. Başını çevirip yüzüme baktı biraz, ama sanki boşluğa bakıyor gibiydi. "Çok güzel olmuşsun bu gece." dedi sonra, bana hiç tanıdık gelmeyen sarsak ses tonuyla. Bünyesinin içkiye ne kadar dayanıklı olduğunu bilmesem korkmazdım ama şimdi korkuyordum işte. Bu hale gelebilmek için ne kadar çok içmiş olabileceğini düşünmek beni korkutuyordu. "Teşekkür ederim. Hadi gel içeri, yatağına yat artık. Çok geç oldu saat." dedim uzanıp kolundan tutarken. Üstündeki kalın sweatshirt bile buz tutmuştu... "Uykum yok, biraz düşünüyorum." dedi başını tekrar aynı çınar ağacına çevirirken. "Senin altında etek var ama bacakların üşüyecek. Gir sen. Ben de birazdan gelirim." diye devam etti sakince. "Olmaz. Farkında değilsin ama sen de çok üşümüşsün. Hadi beraber geçelim." Birkaç dakikalık bir sessizlikten sonra derin iç çekişini, ardından sigara paketinin hışırtısını ve çakan çakmağının sesini duydum. Dönüp bakamadım bir kez daha yüzüne. Kaşındaki ve dudağındaki yara sanki beş dakika önce açılmış kadar tazeydi. Tanrı bilir suyla yıkayıp peçete tutmuştu kanı tamamen durana kadar, başka da hiçbir şeyle uğraşmamıştı. Yatağına yatırmayı başarırsam yaralarını da temizleyip sarabilirdim. "Ben de mutlu değilim." Duyduğum sesle kısılmaya başlayan gözlerim açıldığında hala kolunda asılı duran elimi aşağı kaydırıp koluna girdim ve omzuna yattım yanımdaki mutsuz çocuğun. "Ne konuda?" diye sordum bir sigara da ben yakmadan hemen önce. "Şu Kardeşlik Evlerinin arasındaki düşmanlık, çeteleşme konusunda falan işte. Kavga çıkmasın diye elinden geleni yapan asıl kişi kim bilmiyorsun. River her zaman ki gibi iyilik meleği rolleri kesiyor çünkü. Seni bu işlere bulaştırmak istemedim Sun, bu yüzden bir şeyler saklıyormuş gibi görünmüş olabilirim. Ben sadece... Kötü olan her şeyden uzak tutmak istiyorum seni." dedi sahip olduğu tüm açık sözlülükle. "Biliyorum ama sen de kötü bir şey hissettiğim an o ortamı terk edecek kadar aklı başında bir insan olduğumu bilmelisin Moon. Kitapçı da çalışmayı denedim çünkü öyle istedim. Denemem sonucunda da başımı belaya sokacak bir durum olmadığını fark edip devam ettim, bu kadar." dedim ve bacaklarımı iyice karnıma çekip bol sweatshirtün ön kısmını çıplak bacaklarıma geçirdim. "River'dan çok etkilendin, değil mi?" diye sordu usulca. "Evet. Yalan değil, güzel çocuk. Ağzı da iyi laf yapıyor. Ama onu kıskanmana neden olacak bir konumda mısın sen sence? Güneşin ayı nere, yeni tanıdığı flörtöz çocuk nere. Sen kalbimin en ortasındasın. Kalbimin uydususun benim. Diğer insanlar ancak küçük gezegenler gibi etrafında dönebilir, bu kadar. Ailemden sonra bulduğum ilk evi başka bir şeye değişir miyim sence? Bazen gerçekten saçmalıyorsun. Klasik nato kafa nato mermer oğlak erkeğine dönüşüyorsun." Edgar cevap vermedi. Biraz sonra başımı kaldırıp yüzüne bakma ihtiyacı duyduğumda gördüm gülüşünü. "Kalbinin uydusu." dedi gözlerimin içine bakarken. "Çok yorgun bir uydu ama." "O zaman gel de uyu artık hadi." "Günün yorgunluğundan bahsetmediğimi biliyorsun Sun..." dedi bu kez de, sarhoşluğunun vermiş olduğu cesaretle. "Ben..." "River ile bahçede konuştuğunuz gün oradaydım ben. Bire bir gördüm yani ilk tanışmanızı." dedi ses tonu iyice soğuklaşırken, sanki daha fazlası mümkünmüş gibi. "Eee?" "O lavuğa bir daha öyle gülme, olmaz mı?" diye sordu gözlerini kaçırırken. "Özel bir gülüş değildi ki Edgar." diye savunmaya geçtim oyalanmadan. "Öyle gibi geldi bana ama, kalbim sıkıştı." diye itiraf etti. Dudaklarını aşağı doğru büzmüştü küçük çocuklar gibi. "Skyler mevzusu seni çok yaralamış, anlıyorum." dedim ama cümlenin devamını getiremedim. Edgar derin bir iç çekip gözlerini devirdiğinde kolumu kolundan çıkarıp ona biraz daha uzaktan baktım. "Neye kızdın şimdi?" diye sordum sonra. "Skyler ile ilişkimizin Anna ile olandan hiçbir farkı yoktu anasını satayım, konuyu aynı yere getirip durma. River beni kendisinden uzaklaştırmak için Skyler ile yattığı yalanını attı ortaya ben de bile isteye yedim attığı yemi. Madem beni hayatında istemiyordu o zaman ben de hayatında olmazdım. İki kere iki dört." dedi alnı kırış kırış olmadan hemen önce. "Eee? Sana ne konuda ihanet etti o zaman?" diye sordum ben de. "Bunu söyleyemem. İkimizin arasında bir şey. Sadece affedilemeyecek kadar büyük bir hata olduğunu bil. Şu anda da yaşadığı suçluluk yüzünden bana olabildiğince iyi davranıyor. Yıllardır böyle. Bugün geldi Kevin'den özür diledi sonra bana döndü fena hırpalanmışsın, iyi misin falan diye sordu. Ama o kadar samimiyetsiz geliyor ki anlatamam... Ben onun gerçek samimiyetini bildiğim için aradaki farkı ayırt edebiliyorum. River şu an sadece politik davranıyor. Bela arayan küçük çetesine tam olarak yapmayın etmeyin diyemiyor çünkü otoritesi sarsılır. Ayrıca Harold'dan da çekiniyor bu konuda. Ama diğer yandan imajını ve vicdanını rahatlatmak için suçu sürekli bize atıyor. Tuhaftır River, uzağında olan insan neyi ne için yaptığını anlayamaz. Çetrefillidir enayi. Ama ben beynini okurum onun. Altı yaşından beri tanıyorum, bokunu bile temizledim." diye açıklamaya çalıştı, üstü kapalı bir şekilde de olsa. "Peki ben ne yapayım şimdi? Kitapçıyı bırak deme sakın. İkimizin arasındaki ilişkinin eskisi gibi olabileceği başka bir çözüm bul." dedim üşüyen elimi uzatıp onun sweatshirtünün cebine sokarken. Bir süre sessizlik oluştu yine. Edgar zihnini toparlamaya, bu çıkmaz sokağa yeni bir çıkış açmaya çalışıyordu sanki. "Tamam." dedi sonunda. "Çalış nerede istiyorsan. Ama River ile arkadaş falan olmanı istemiyorum. Bununla uğraşamam Sun, ciddiyim. O herifi gebertmem için yeni yeni sebepler çıkarma benim başıma. Yine her gün alırım seni, hatta bırakırım da işimin olmadığı günler. Bir de... Ufak bir şey daha isteyeceğim." dedi ve kaçırmakta olduğu gözlerini çevirip bana baktı. "Çok saçma gelecek biliyorum ama seni bu güvencenin içine almaya ihtiyacım var. Konu sadece River değil, bütün Raven Evi. Yakında seni kendi saflarına çekmeye çalışacak iki tarafta. O yüzden baştan tarafını tam olarak belli etmelisin. Yani daha doğrusu bir çeteye ait olmasan da... Of yani şöyle, okulda bizi sevgili sansınlar istiyorum. Böylece herkes susar. River ile dedikodunun çıkma ihtimalinden de kurtuluruz. Ben de senin başına bir şey gelir mi ki korkusundan kurtulurum. Olur mu?" "Olur." dedim hiç düşünmeden. "İçin bu şekilde rahat edecekse benim için fark etmez. Böylece başka tekliflerin önünü de kapatmış olurum. Sadece derslerimle ilgilenmek istiyorum zaten. Ama... Anna ne olacak?" diye sordum çünkü kafam yalnızca bu konuda karışmıştı. "Zaten Kardeşlik bizim sevgili olmadığımızın bilincinde. Zamanla Anna da okuldaki diğer insanlar da alışır. Ben konuşurum Anna ile, sorun edeceğini sanmıyorum." dedi rahatlamış bir tavırla. "İyi tamam." dedim başımı sallayarak. "Sunflower Davidson, bu kadar hızlı kabul etmeni beklemiyordum. Bu gece şaşırtıyorsun beni." diye itiraf ettiğinde sessizce güldüm. "İlk kez kendin için açıkça bir şey istedin benden. İlk kez yarı yarıya da olsa derdini anlatıyorsun. Hem ayrıca için rahat etmediği sürece domuzluk yapacaksın belli. Daha fazla çekemeyeceğim küslüğünü, suratsızlığını falan." dedim başımı bir kez daha omzuna yatırırken. Kolunu diğer omzuma atıp beni sıkıca sardığında fark ettim soğuktan titremekte olduğumu. Bu kez başımı göğsüne koyup kollarımı beline sardım yavaşça. "Teşekkür ederim. Sen de benim kalbimin güneşisin bu arada." dedi. Çenemi göğsüne yaslayıp yüzüne baktım kaşlarımı çatarak. "Bu güneş dondu maalesef. Git kendine yeni bir güneş bul sunbaenim.*" O an havanın soğukluğunu yeni fark etmiş gibi irkildi ve beni sıkıca tutup ayağa kalktı. O kucağında benimle koşa koşa eve girerken ben yerden kesilmiş olan ayaklarımı havada sallayarak gülüyordum. Ertesi gün büyük bir baş ağrısıyla ve burun akıntısıyla uyandığımda Edgar'a ve kısa tenis eteklerine küfürler savurarak yataktan çıkıp doğrudan mutfağa indim. Kendime sıcak su kaynattıktan ve Bayan Moon'un şifalı otlarıyla karıştırıp demledikten sonra yeniden sessizce odama çıktım. Henüz evdeki hiç kimse uyanmamıştı çünkü Bay Moon ve Khalid hariç herkesin tatil günüydü. Onlar da birkaç saat önce kalkıp işlerine gitmiş olmalıydılar. Tüm gün yaklaşmakta olan vizelere çalışmakla ve para kazanmak için makale yazmakla geçti. Aralarda verdiğim uzun süreli molalarımda da yatağıma uzanıp dizi izledim. Öğleden sonra dışarıdan pizza söyledim. Saçlarıma ve yüzüme bakım yaptım. Upuzun bir duş aldım ve az da olsa uzamış olan tırnaklarımı törpüleyip kahverengi tonlarında bir oje sürdüm. Sonunda akşam yemeği vakti odamdan çıktığımda kendimi bebek gibi hissediyordum. Çok yenilenmiş ve rahatlamış bir ruh hali içinde Edgar'ın kapısının önüne kadar yürüyüp iki kez tıklattım. "Kimsin?" diye seslendiğinde, "Sunflower." diye cevap verdim ve böylece içeriden kitlediği kapısını açıp beni odasına aldı. Penceresinin önündeki kertiye yerleştirdiği minderlerden birine oturmuş sigara içiyordu. Ben de karşısına geçip bacaklarımı karnıma çekerek oturdum. "Birazdan yemek yiyelim." dedim. "Mutfaktan güzel kokular geliyor." Başını eğerek onayladıktan birkaç dakika sonra konuştu; "Sen bu akşam çalışmıyor musun?" "Yok. Harold bugün baba oğul dükkanda olacaklarını söyledi. Bana ihtiyaç yokmuş." diye cevap verdim. "Japonlar gelmiş olmalı. Turnuva mevsimi başladı birkaç gün önce." dedi, sesli düşünürken. "Ne turnuvası?" diye sordum ben de, biten sigaramı söndürürken. "Uzun hikaye ama kısaca ortak iş yaptıkları adamlar var başka başka ülkelerden. Her yıl bu dönem ortaklar olarak buluşulur ve poker turnuvası yapılır. Bir gelenektir Anderson ailesi için." diye açıkladığında başımı sallayarak onayladım. "Şu bahsettiğin gizli kumarhane daha çok bugünlerde faal oluyor o zaman?" diye sordum emin olmak için. "Evet, sonbaharın ortasında ve yaz başı gibi en yoğun günlerini yaşar nadir kitaplar odası." "Ne odası dedin?" diye sordum alnım kırışırken. "Orası normalde nadir kitaplar için yapılmış ve ısı derecesi dahil her şey kitaplar için ayarlanmış gizli bir oda. Kitaplar hali hazırda duruyor zaten odanın içinde. Ama ortaya birkaç masa, malum iş için araç gereç attılar sadece. Harold yabancı ortaklarını ve mezunları memnun etmeyi, en güzel şekilde ağırlamayı sever." dedi alaycı bir tavırla gülümserken. "Yaz başında niye yoğun oluyor peki?" "Raven Mezunlar toplantıları oluyor. Hepsi çalıştıkları işlerden haziran gibi yıllık izinlerini alıp Worcester'a dönüyorlar. Zor bir turnuva oluyor. Eh adamlar yılların kumarbazları. Çekişmeli geçiyor o turnuva." dedi oturduğu yerden kalkıp çalışma masasını toplamaya giriştiği sırada. "Nasıl bu kadar iyi biliyorsun o ortamı?" diye sordum korkarak. "Yıllarca kurpiyerlik yaptım çünkü. Harold beni insanlara tanıtmak için lise boyunca orada çalıştırdı. Kitapçıyla da ilgileniyordum Nadir Kitaplar Odasıyla da." dedi başını işinden kaldırmadan. "Beni Raven'ın yeni lideri yapmak istiyordu. Sadece okuldaki liderlikten bahsetmiyorum. O öldükten sonra yerine bakacak kişi olmaktan bahsediyorum. Bütün işlerinin yeni patronu. Ben de çok genç ve cahildim. Etik değerlerim tam olarak oturmamıştı henüz. Harold'ı o kadar çok seviyor, ona o kadar çok saygı duyuyordum ki yaptığı şeyler yanlış gibi gelmiyordu. O yapıyorsa vardır bir bildiği diyor, işleri en ince ayrıntısına kadar öğrenip tüm şevkimle çalışıyordum. Harold da River da öyledir, sana o kadar iyi davranırlar ki yaptıkları hataları görmezden gelmek zorunda hissedersin içten içe. Onlara yardım etmek, iyiliklerinin ve yardımlarının karşılığını vermek istersin. Pisliklerini kibarlıklarıyla örter onlar. Gördüğüm en boktan manipülasyon tekniği." diye anlattı biraz daha. Bana üstü kapalı da olsa kendini açması çok hoşuma gidiyordu. Konuşmadığımız kısacık dönem ona da iyi gelmişti sanki. O da benim kadar korkmuştu bizi kaybetmekten. Bu yüzden çabalıyordu şimdi. Bilmem gerektiği kadarını anlatıyordu bana. "Zor olmadı mı?" diye sordum kendimi tutamayıp. "On yılının beraber geçtiği insanı, beraber büyüdüğün insanı bir anda bırakmak. Yalnız hissettirmedi mi?" "Hissettirdi." diye itiraf etti. "Sonra Kevın'ı buldum ama, bana yeni bir amaç verdi. Ondan sonra da seni..." "River kadar değerliyim yani?" diye sordum sataşarak. "River'ı çok sevdim ama bir şekilde biliyordum hep. Babasının doğru işler yapmadığını ve onun da büyüdükçe babasına benzediğini biliyor, hatta gözümle de görüyordum. Ama sen daha farklısın Sun. Bana bin tane iyi şey katan, hassas konularda insanlara nasıl davranmamı bizzat öğreten kişisin. Senden önce kulaktan dolma bilgilerle hareket ediyordum, ciddiyim. İnsanların dinlerine, ırklarına, yönelimlerine, dünya görüşlerine, ideolojilerine karşı sonsuz bir saygıyla ve bilgiyle dolu olman bana çok iyi geldi. Sanki öğrenmek için yanıp tutuştuğumun farkında olmadığım şeyler vardı ve sen günden güne hepsini öğrettin bana küçücük yaşında. Tane tane anlattın, tatbikata geçirdiğimde de uzaktan izleyip onayladın. Bu... Pahabiçilemez. O yüzden kendini River ile kıyaslaman aptallık olur." dedi sonunda toplama işlemini bitirip bana doğru dönerken. Tatlı tatlı gülümsüyordu. Kollarımı açıp kucağıma çağırdım ben de onu. Sıkıca sarıldığımızda her şey tamamdı. Kendimi tamamlanmış, huzura ve güvene kavuşmuş hissettim bir kez daha. Yüzünü saçlarımın arasına gömüp derin bir nefes çekti içine. Ben de kendimi, kendine has yağmur sonrası yaş bir ormana benzeyen kokusuna kaptırdım birkaç saniyeliğine. "Kaçtığını düşünürken kendinle karşılaştın." dedi, dün odasına gönderdiğim notu hatırlatarak. Kendimi tutamayıp aptal aptal gülümsedim. Kendim... Kendim Edgar'dı benim. "Eve giden en kısa yol, en uzun olandır." diye fısıldadım. Ama neyse ki yollar kilometrelerce uzun da olsa, yalın ayak da yürüyor olsak bir şekilde engelleri aşıyor, buluyorduk birbirimizi, kendimizi. Ortada bir yerde buluşuyor, araya kilometreleri bırak birkaç metre dahi girmemiş gibi bir yakınlıkla devam ediyorduk yolumuza. Ellerimiz birbirine değdiği an hafızamızdan siliniveriyordu uzaklık günleri. Bizim yolumuz tek kişilikti. Eve giden yolda ikimizin karşısına da bizden başka hiç kimse çıkmıyordu. Yani... Kendimizden başka. *Sunbaenim: Saygının çok önemli bir yer teşkil ettiği kore dilinde, kişinin kendinden daha deneyimli, kıdemli kişilere hitap şekli. Daha çok okuldaki üst dönemlere hitap etmek için kullanılır. Edgar Kore asıllı olduğu için Sunflower arada sırada buna göndermeler yapıyor.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE