~🥀Los Angeles🥀~

1272 Kelimeler
*** İhanetin her türlüsü affedilebilirdi ama bir tanesi hariç: aldatmak. Bu yara asla kapanmaz, görmezden gelinmezdi. Ve şimdi, sevdiğim adam gözlerimin önünde beni aldatıyordu. Ellerim titrerken, içimden bir ses “Bu ne kadar aldatma sayılır ki Zemheri?” diye fısıldadı. Çünkü şu an dudaklarına kapandığı kadın, onun dini ve resmi karısıydı. Ona kızmaya hakkım var mıydı? Elbette yoktu... O yüzden tek kelime etmeyecektim. Ama içimden yükselen kararlılık, beni bambaşka biri yapıyordu. Artık bana asla ulaşamayacağı bir kadın olacaktım. O kirli dudaklar bir daha bana dokunmayacak, o başkasının yansımasını taşıyan gözler bir daha bana bakamayacaktı. Herkes bilir... bu, kaçıncı vazgeçişimdi. Ama bu seferki başka. Bu kez yüreğimde açılan kapı sonsuza dek kapanıyordu. Adımlarım geri geri çekilirken gözlerim hala onların birbirinden ayrılmayan dudaklarına saplanmıştı. İçim yanarak, kalbim sıkışarak... Bir an sonra başımı çevirdim, sırtımı döndüm. Ve o sahneye bir daha maruz kalmamak için ağır ama kesin adımlarla uzaklaştım. Odaya girdiğimde, kapıyı sertçe kapattım. İçeride Kumsal’la oynayan genç kız, yüzümdeki hali görünce telaşla ayağa kalktı. İyi misiniz, Alev Hanım? Derin, boğuk nefesler alıyor, hala yanaklarımdan süzülen yaşları silmeye çalışıyordum. Sesim titreyerek konuştum. "Çıkar mısın lütfen?" Başını hemen salladı, tek kelime etmeden anlayışla kapıdan çıkıp gitti. O an bütün odanın üstüme yıkılmasını istedim. Perdeleri sökmek, aynayı kırmak, her şeyi darmadağın etmek... Ama yapamazdım. Çünkü Kumsal oradaydı. Kızım bir anda ağlamaya başladı. İnce hıçkırıkları odanın duvarlarında yankılanırken, ben onun ağlayışını susturmak yerine, eşyalarımı hırsla valize yerleştirmeye başladım. Çekmeceleri açıp eşyaları savuruyor, valizin ağzını tıkabasa dolduruyordum. Telefonu elime alıp titreyen parmaklarımla taksiyi aradım. O sırada Kumsal’ın ağlayışı daha da yükseldi. İçimdeki öfke, acıyla birleşip taştı. Ve hayatımda ilk kez... kızımın yüzüne bağırdım. "Sus!" dediğimde daha çok ağladı.. "Babanın Allah belasını versin!" O an dizlerim çözüldü. Zincirini kapattığım valizin üzerine çöküp hıçkıra hıçkıra ağladım. Kelimelerim, kalbimden kopup acıyla dudaklarımdan döküldü. "Ona aşık olduğum gün ölseydim keşke!" Bağırışım, odanın her köşesinde yankılandı. Duvarlar bile üzerime kapandı sanki. Tam o sırada kapı hızla açıldı. Dalga içeri daldı, arkasından kapıyı sertçe kapattı. Bir an bile tereddüt etmeden Kumsal’ın yanına koştu. Küçük kızımın ağlayan bedenini kucağına aldı, göğsüne bastırdı. Yumuşak sesiyle, onu sakinleştirmeye çalışırken bana baktı. Ben ise hala gözyaşlarıma boğulmuş, ellerim titreyerek zincire asılı kalmıştım. Odanın içinde sadece nefeslerim, ağlamam ve Kumsal’ın hıçkırıkları vardı. "Ne oldu Zemheri?" Dalga’nın anlayışlı sesi odayı doldurdu. Çöktüğüm yerden güçlükle doğruldum, yatağın kenarına oturup başımı ellerimin arasına aldım. "Çabalayacak sandım." dediğimde kelimeler boğazıma düğümleniyordu. "Utanmadan, her şeyi düzeltip aile olacağımızı umut ettim. Bir kez daha yanıldım." Gözyaşlarım süzüldü, hiçbirini silmedim. "Sabah beni öpüp çabalayan adam... az önce gözlerimin önünde Nazya’yı öptü." Dudaklarımda acı bir gülümseme belirdi. "Ne kadar acınası değil mi? Oysa onun karısı zaten, sitem etmeye bile hakkım yok." Dalga derin bir nefes aldı. Sessizce yanıma geldi, yatağa oturdu. Elini uzatıp saçlarımı yüzümden kaldırdı. Sonra ağlayan Kumsal’ı kucağımdan verince, küçük kızım kokumu duyduğu anda sustu. Kollarımı ona sıkıca doladığımda, "Özür dilerim." diye fısıldadım gözyaşlarımın arasından. Dalga alçak sesiyle konuştu. "Bazı adamlar çok sever ama hep yanlış yaparak sever. Eğer bu yanlışlardan ders çıkarırsa, kavuşulur... ama kırmaya devam ediyorsa, bırakmak gerekir." Başını öne eğdi, bir süre sustu. Sonra gözlerime bakmadan devam etti. "Aşık olduğun için hep ona dönmenin bir yolunu aradın. Defalarca gururunu ayaklar altına aldın. Ben de öyle yaptım. Bu yüzden seni asla yargılamadım. Ama ihanet..." Kelimeler boğazında düğümlendi. Devam edemedi. Ben de konuşmadım. Çünkü biliyordum; ihanetin telafisi yoktu. Bir süre sonra, sessizlik arasında yine o konuştu. "Belki bir açıklaması vardır, belki yoktur. Her şey senin elinde." Başımı kaldırıp gözlerine baktım. Sesim yorgun, tükenmişti. "Yoruldum Dalga. Sürekli yüzüstü bırakılmaktan bıktım, usandım." Gözyaşlarım tekrar aktı. "Oğuz bile onun yapamadığını bana yapabiliyorken, o yapamıyor. Gönlümü bile alamıyor. Oysa onun için bu kadar fedakarlık yaparken, o hep sevdiğim kadın bile demeden intikam peşine düştü. Yine affettim... yine... yine... ama bu seferki başka." Dalga beni kendine çekti, güçlü kollarına sardı. Omuzlarına yaslandım, sessizce ağladım. Bir süre öylece kaldık. Onun sessizliği, benim gözyaşlarımla birleşti. Sonunda usulca ayrıldım. Burnumu çektim, gözlerimi sildim. "Ben gidiyorum." Dalga başını kaldırıp, kaşlarını çattı. "Nereye?" diye sordu. Omuzlarımı silktim, sesim kırılmıştı. "Bilmem... ondan uzak her hangi bir yere." Ayağa kalktığımda, elim valizin sapına uzandı. Derin bir nefes aldım. "Nerede olduğumu öğrenirseniz dahi, lütfen ona söylemeyin. Kızımla yeni bir hayata başlamak istiyorum." Dalga başını yavaşça salladı, gözlerinde anlayış vardı. "Her zaman yanındayız, unutma bunu. " Başımı minnetle eğdim. Bir elimde valiz, diğer elimde Kumsal... ağır adımlarla kapıdan çıktım. Temiz gece havası ıslak yanaklarıma çarptığında ürperdim. Ciğerlerim yanıyorken, yürüdüm. Ayak seslerim, çalıların arasına gizlenmiş çekirge seslerine karıştı. Ana yola vardığımda, taksici valizlerimi alıp bagaja yerleştirken arkamı döndüm. Sırayla dizilen ağaçların arasındaki dar yaya yoluna gözüm takıldı. Orası şimdi bana sonsuz bir karanlığa açılıyormuş gibi görünüyordu. Sertçe yutkundum. Biliyordum... bu gece aldığım karar, hayatımdaki hiçbir karara benzemeyecekti. Başımı çevirdiğimde, derin bir nefes alıp Kumsal’ı kucağımda sıkıca tutarak araca bindim. Yola çıktığımızda, karanlık yol boyunca bana eşlik etti. Gözlerim dışarıya kilitlenmişti. Yanaklarımdan hala yaşlar süzülüyordu, durmuyorlardı. Nasıl dursunlar ki? Camdan akan manzarayı görüyordum ama zihnimde tek bir görüntü vardı... o sahne. Gözlerimin önünden bir an olsun gitmiyor, kalbimin en derin yerine çivileniyordu... *** "Hanımefendi, İstanbul’a vardık. Nereye gidecektiniz?" Taksici seslendiğinde başımı eğip telefona baktım. Gece yarısına bir saat kalmıştı. Parmaklarım tereddüt etmedi; dudaklarımdan ilk çıkan kelime buydu. "Havaalanına gidelim." Belki hayatımda aldığım en hızlı karardı ama elimden başka bir şey gelmiyordu. Havaalanına vardığımda valizimi sıkıca kavrayıp içeri girdim. Kalabalığın uğultusu, yüksek anonslar, telaşla yürüyen insanlar... Hepsi kulaklarımda boğuk bir uğultuya dönmüştü. Etrafa göz gezdirdim. Yüzler yabancıydı ve hiç biri aradığım yüz değildi. Bir kaç adım attım, bekleme alanına geçtim. Gözlerim uçuş ekranlarına kaydı. Satırlar değişiyor, şehirler, ülkeler kaybolup yerine yenileri geliyordu. Belki çoktan gitti, belkide hiç buraya gelmedi... Sadece ayaklarım pervasızca beni buraya sürüklemişti. Derin bir nefes alıp, umursuzca arkamı döndüm. İşte o anda.... karşımda duruyordu. Siyah pantolonu, kaslarını saran siyah tişörtüyle sade ama çarpıcıydı. Omuzlarına serilmiş, önden kolları bağlanmış gri sweet ona bambaşka bir hava katmıştı. Hiç uğraşmadan bile dikkat çekmeyi başarıyordu. Kalbim boğazıma tırmanırken, utanarak yutkundum. Çaresizdim. Gözlerimiz kilitlendi. Ne ben adım atabildim, ne o. Birkaç saniye sonsuz gibi uzadı. Sonunda ilk hamleyi o yaptı. Yavaş adımlarla yanıma geldi. Yüzündeki sıcak tebessüm, bütün tereddütlerimi delip geçti. Tek bir şey söyledi. Ne sorgu, ne hesap... sadece, "Gidelim mi?" dedi. Başımı şaşkın bir biçimde usulca salladığımda, valizimi elimden aldı. Yan yana yürüyüp piste çıktığımızda, özel uçağı gördüm. Karanlık pistin ortasında ışıklarıyla parlayan o uçak, bizi bekliyordu. Merdivenleri ağır ama dikkatli adımlarla çıktığımda, hostes kız gülümseyerek bizi karşıladı. İçeri adım atmamla, geniş kabinin loş ışıkları gözlerimi aldı. Deri koltuklar göz kamaştırıcıydı, sanki başka bir dünyanın içine giriyordum. Sessizce ilerleyip boş, geniş koltuklardan birine oturdum. Oğuz'da yanıma, yan taraftaki koltuğa yerleşti. Tam dudaklarımı aralamıştım ki, o benden önce konuştu. Yüzü bana dönük değildi, sesi sakin ama kararlıydı. "Ne yaşandığı konusunda bir şey duymak istemiyorum. Benim yolumu seçtin... şimdi sadece tadını çıkar." Sonra gözlerini kısıp bana çevirdi. "O küçük meleği alabilir miyim? Özledim." Kucağımda kolyemle oynamaya dalmış Kumsal’a bakıp, usulca Oğuz’a uzatım. O anda yerinde kıpır kıpır ayaklarını salladığında, ellerini hemen Oğuz’un yüzüne gelişi güzel koydu. Oğuz, dudaklarının kenarında sıcak bir tebessümle ona bakarken, içimde acı bir sızı kabardı. Hafifçe güldüm ama kalbim kanıyordu. Başımı usulca çevirip, yuvarlak camdan dışarıya baktım. Pist ışıkları geriye doğru akarken uçak ağır ağır havalandı. Midem sıkıştı. Umarım bu karar doğrudur. İçimden geçen tek şey buydu. Oğuz’la gelmem, onu seçtiğim anlamına gelmiyordu. O da bunu biliyordu. Benim tek istediğim... biraz zamandı. Nereye gittiğimizi bile bilmediğim aklıma gelince, hızla ona döndüm. "Nereye gidiyoruz?" Bakışlarını Kumsal’dan çekip, "Los Angeles." dedi sakince. Bir an şaşkınlıktan gözlerim büyüdü. Amerika mı? Kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu. Heyecan, korku ve bilinmezlik aynı anda üzerime çöktü. Gözlerimi tekrar camdan dışarıya çevirdim. İstanbul ışıkları altımızda küçülüyor, geride kalıyordu. Bu şehir... tıpkı Midyat gibi beni sahiplenmemişti. Peki, yabancı bir ülke bana gerçekten “ev” olabilecek miydi? ***
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE