~🥀Kendimi Kandırıyordum🥀~

2341 Kelimeler
*** Beni öpen kişiyi sertçe ittim. Suyun itişiyle bedenim ondan tam uzaklaşmadı ama aramızda birkaç adımlık mesafe açıldı. Karşımda beliren heybetli silueti gördüğümde ciğerimden çıkan nefes bıkmış bir inilti gibiydi. Yine Çekdar. "Ne yaptığını sanıyorsun sen?!" diye haykırdığımda, ellerimle suyu avuçladığım gibi yüzüne fırlattım. O an başını yana çevirdi, damlaların yüzünden kaymasına izin verdi. Bir süre öyle bekledi, sonra ağır ağır bana döndü. Bakışları üzerimde gezindi. Gözlerinde öfke değil, aç gözlü bir sahiplenme vardı. Alt dudağını dişlerinin arasına almıştı, sanki kendini tutmaya çalışıyor ama beceremiyordu. Bana öyle bir bakıyordu ki, gözlerindeki iştah tenimi delip geçiyordu. "Karşımda bu halde kıvırtıp gidiyorsun... Kudurmam normal." dedi, sesi derinden, neredeyse hırıltılıydı. Islak saçlarımı sert bir hareketle geriye attım, sinirden bedenim titrese de dik durmaya çalıştım. "Cidden seni anlamıyorum. Onca adam kudurmuyor da, sen ne diye kuduruyorsun?!" Sözlerim biter bitmez belimden yakaladı. Aniden çekip, bedenimi kendi göğsüne yasladı. Suyun soğukluğu ile teninin sıcaklığı çarpışınca, işaret parmağını dudaklarıma bastırdı. "Şşş..." Gözleri gözlerime saplanmıştı. "Başka bir herif... benim kadınıma kuduramaz zaten." Kan beynime sıçradı. Öfkemin sesi dalgaları bile bastırıyordu. "Bak Çekdar, ben senin kadının değilim..." Sözümü daha da yükselttim, sesim çığlık gibiydi. "VE SEN EVLİ BİR ADAMSIN! Haddini bil artık!" Sinirimden parmak uçlarım bile titriyordu. Ama o, sanki öfkemin hiçbir anlamı yokmuş gibi iki elini birden yanaklarıma koydu. Avuçlarının sıcaklığı tenimi kavradı. "Sakin ol güzelim. Bebeğimize zarar gelmemeli." Sözleri beynimde bir tokat gibi çınladı. Ellerini sertçe ittirdim, nefesim kesik kesikti. "Taş kafalı ağa bozuntusu!" dedim dişlerimin arasından. Sesim öfkenin en sivri haliydi. "Söyleyeceklerimi iyi dinle." Derin bir nefes aldım, göğsüm inip kalkıyordu. "Ben senin karın değilim. Ne dini, ne resmi olarak. Sen sadece kafanda kurup duruyorsun! Ve ben hamile değilim. Sok şunları artık o kalın kafana!" Suyun yüzeyi dalgalanırken, sesim de denizin ortasında yankılanıyordu. "Bugün değilse de, yarın öbür gün elbet olacak. Aşkımızın meyveleri ne kadar çoğalırsa, o kadar iyi." Sözleri suyun yüzeyinde yankılanırken yüzümde istemsizce alaycı bir sırıtış belirdi. Gözlerimi onun sert bakışlarına kilitledim. "Senin aşkının meyveleri maşallah her yerde zaten. Karan... Nazlı... Kumsal..." Çekdar’ın çenesi kasıldı. Sesi kısık ama inatçı bir tınıyla cevapladı. "Oğlum kaza kurşunuydu. Nazlı, kızım bile değil sadece mecburiyetti. Ama Kumsal..." Bakışları ağır ağır dudaklarıma indi. Sesinde titremeyen bir kesinlik vardı. "O sana olan aşkımın en somut hali." Sözüyle birlikte bedenini bana yaklaştırdı. Birden dudaklarını dudaklarıma bastırdı. Dudaklarındaki tuzlu su, denizin kokusuyla karışıyordu. Parmakları ıslak saçlarıma gömülmüştü, geri çekilmemi imkansız kılıyordu. Ben taş kesilmiş gibi dururken o öfkeyle fısıldadı. "Karşılık ver." Gözlerim kıvılcım gibi parladı. "Senin yalanlarına kana kana çok akılandım ben, Çekdar Ağa. Sana asla karşılık vermeyeceğim." Sözlerim su gibi yüzüne çarptı. Burnundan aldığı derin, sinirli nefes göğsünü kabarttı. Ellerini saçlarımdan çekti, tenimden uzaklaştı. O an yüzünde bir anlık yenilgi gölgesi belirdi. O güçlü, her istediğini alan adam... bugünlük pes etmiş gibiydi. Ama gözlerindeki parıltı şunu söylüyordu: Bu savaş bitmedi. Onu orada bırakıp kumsala doğru yüzdüm. Özgürlük düşmanı resmen! İki dakika huzurlu bir nefes aldırmadı bana. Delireceğim! Suyun içinde ayaklarım artık kuma değdiğinde kalan yolu yürüyerek çıktım. Şezlonguma oturur oturmaz havluyu bedenime sardım. Bir dakika... Çekdar yanıma gelmişse, Kumsal nerede? Gözlerim Oğuz’a kaydı. O, hiç bana bakmadan çatık kaşlarıyla telefonuna gömülmüştü. Sabah yaşananlardan sonra zaten konuşmak istemiyordum onunla. Ayağa kalkıp telaşla etrafa bakındım, kalbim sıkışıyordu. Ve gelen gülme seslerine gözüm takıldı. Gerçekten mi? Kızımı Ali’ye mi emanet etmişti? Yanlarına doğru adımlarımı hızlandırdım. Turist kızlar Kumsal’ın etrafına toplanmış, ellerini uzatıp seviyor, kahkahalar atıyordular. Ali ise Kumsal sayesinde kendine koca bir sahne kurmuş, kızlarla iyi bir baba olacağı şovunu yapıyordu. Öfkeyle kucağıma aldım kızımı. Gözlerim Ali’ye saplandı. "Benim kızım, senin kız tavlaman için bir araç gereç değil!" Hiç utanmadı, tam aksine dudak kenarıyla sırıtıp, "Ama iyi iş görüyor." dedi. Burun kıvırıp tek kelime etmeden geri döndüm. İçimdeki bütün neşem çekilmişti. Bir deniz keyfim vardı, onu da çaldılar benden. Şezlonguma dönüp eşyalarımı toplamaya başladım. Tam o sırada Çekdar denizden çıktı. Ve onun şezlongunda artık başka biri vardı: Nazya. Yeni gelmişti. Ohh mis! Karısına yer tut, sonra gel suyun içinde beni öp. İkiyüzlülükte üstüne yok. Nazya, tatlı sesiyle gülümseyerek, "Merhaba Zemheri. Maşallah, Kumsal çok tatlı." dediğinde. ben de sahte bir tebessümle karşılık verdim. "Sağ ol Nazya. Nazlı da öyle." O gülümseyip yerine otururken, ben ise eşyalarımı toplamaya devam ettim. Çantamın fermuarı ellerim titrerken zor kapanıyordu. O sırada arkamdan tanıdık bir ses geldi. "Nereye?" Dönmedim. Hiç dönmek istemiyordum. "Üzerine şunu giy." dediğinde emir vererek, bikini üstümü önüme uzattı. Sertçe elinden çektim. Dişlerim sıkılıydı. Gözlerim istemsizce Nazya’ya kaydı. Onun da bikini giydiğini gördüm. Belki benimki dantel detaylıydı, onunki mini etekliydi. Ama Çekdar onunkine tek kelime etmiyordu. Öfke dilimin ucundan döküldü, gözlerinin içine baka baka itiraf ettim. "Senden nefret ediyorum." O ise gözlerime bakıp hafifçe sırıttı. "Ben de seni çok seviyorum." Sabır dileyip başımı çevirdim. Ama gözlerim, farkında olmadan tekrar Nazya’ya kaydı. O an yüzündeki ifadeyi gördüm. Dolu gözlerle Çekdar’a bakıyordu. Üzülmüş müydü? O değil miydi, Çekdar’ı abisi gibi gören? Bir an kalbime şaşkınlık düştü. Ama çabucak silip süpürdüm. Boş verdim. Çantamı koluma astım, Kumsal’ı kucağıma aldım. Ayağa kalktığımda içimde tek bir şey vardı. Bu sahil bana fazla dar. Odaya kısa sürede varmıştım. Küçük kızımı yatağa bıraktığımda, telefonuma bir bildirim geldi. Ekrana baktığımda, az önce yüzüme bile bakmayan Oğuz’dan gelmişti. "Akşam yemeğine davet ediyorum seni. Konum atarım." Kısa bir tereddütten sonra parmaklarım klavyeye gitti. "Olur." yazıp gönderdim. Kumsal’la kısa bir duş alıp tekrar yatağa girdik. Tatilde olsak bile uyumak en güzeliydi. Dalgalanan perdeler, odanın hafif karanlığı huzur veriyordu. *** Rüyam arasında bir kapı tıkırtısı duyuldu. Gözlerimi açtığımda hava hafif kararmıştı. Ağır adımlarla kapıya yöneldim. Kapıyı aralamamla, gülümseyen genç bir kız karşımdaydı. "Merhaba Alev Hanım. Ben Yaren. Oğuz Bey, Kumsal'a bakmam için beni gönderdi." O an davet aklıma geldi. Geri çekilip kapıyı açtım. "A-a evet. Buyur, içeri geç." dedim. Sonra hızla kırmızı yaz elbisemi kaptım ve banyoya geçtim. Kumaşı tenime değdiğinde, yüzümde istemsiz bir telaş belirmişti. Saçlarımı dalgalandırıp, aynanın karşısında kısa bir makyaj yaptım. Rujun hafif kızıllığı, yanaklarımdaki pembelikle birleşti. Odaya döndüğümde Yaren’in bana baktığını fark ettim. Gözlerindeki gülümseme, tatlı bir utangaçlık taşıyordu. Ben de hafifçe gülerek, "Geç kaldım da, ondan bu telaşım." dedim. O ise bana bakarak, içtenlikle gülümsedi. "Olsun, sonuçta bekleyen adam şanslı." Derin bir nefes aldım. Kalbim sıkıştı. Bu sözlere verecek bir cevabım yoktu. Sessizce sandaletlerimi giydim, Kumsal’ın yanına eğildim. "Kumsal’ım sana emanet Yaren. Görüşürüz." dedim, kızımın alnına bir öpücük kondurarak. Telefonumu ve çantamı alıp odadan çıktım. Oğuz’un gönderdiği konuma doğru yürürken, içimde ağaçlarla çevirli kaldırımlarda yürümenin huzuru tarif edilemezdi. Biraz uzaktı ama her adımda kalbim daha hızlı atıyordu. Vardığımda, güzel hazırlanmış bir masa karşıma çıktı: sahile kurulmuş... üzerinde titreyen mum ışıkları vardı. Güneş ise batmak üzereydi; gökyüzü turuncu, pembe ve morun en güzel tonlarıyla yanıyordu. Denizin üzerinde dans eden dalgalar, ışıkları içine çekiyor gibiydi. Masanın başında, sırtı dönük Oğuz, dalgalara bakıyordu. Sanki denizin dalgalarında kaybolmuş gibiydi. "Merhaba." dedim, sesim usulca rüzgara karıştı. Oğuz başını çevirdi. Bakışları bana değdiğinde, dudakları kıvrıldı. "Hoş geldin." Yanıma hemen gelerek sandalyeyi çekince, oturdum. O da masanın karşısına geçti. Mum ışıkları yüzünü aydınlatırken, gözlerindeki derinlik daha da belirginleşmişti. O an anladım ki... bu yemek sıradan bir davet değildi. "Teşekkür ederim davet için. Masa güzel görünüyor ama anlamadığım şu; bir şeyi mi kutluyoruz?" diye sordum. Sesimde hem merak hem de hafif bir tedirginlik vardı. Oğuz başını eğdi, kısa bir nefes aldı. Sonra gözlerini tekrar bana çevirdi. Mum ışıkları gözbebeklerinde titriyordu. "Sana önemli bir şey söylemem gerekiyor Zemheri." Kalbim birden hızlandı. Dudaklarım kurudu. Ne söyleyecek bana? "Bizim evlenmemiz gerekiyor." Kaşlarım çatıldı. Oğuz yüzü ciddiyetle bana bakarken ekledi. "Namusumu gördün çünkü." Bu söz karşısında istemsizce güldüm. Başımı iki yana sallayıp, "Cidden mi Oğuz? Beni utandırmak için mi çağırdın?" dedim. O da dudaklarını aralayıp gülümsedi, sonra başını salladı. "Hayır bu, şakaydı." dediğinde, gülümsedim ve küçük bir sohbetle yemek yedik. Tabi o tekrar konuşana kadar. "Aslında bazı şeyleri netleştirmek için çağırdım." dedi. Ciddiyeti yüzüne geri oturdu. Sanki içinden geçeni daha fazla gizleyemiyordu. Omuzlarım hafif düştü, dinlediğimi belli etmek için başımı salladım. "Beklerim sandım ama olmuyor. Bekledikçe, daha çok uzaklaşıyor gibisin benden. Buna bir son vermek istiyorum." Sözleriyle birlikte ortamın havası ağırlaştı. Dalga sesleri bile daha derin gelmeye başlamıştı. Gözlerim gözlerindeydi, kaçamıyordum. "Biliyorum, hala o adamı seviyorsun. Her şeye rağmen. Ve bunun için seni suçlayamam. Ama ne ona dönüyorsun, ne de ondan vazgeçiyorsun. Bu kararsızlık... içimi kemirip bitiriyor. Bana karşı dürüst olmanı istiyorum." Derin bir nefes aldım, boğazım düğümlendi. Onun kırılacak yanlarını biliyordum. Ama yalan söylemek ona ihanet olurdu. Başımı yavaşça salladım. Sözlerine devam etti, sesinde titrek bir ciddiyet vardı. "Benimle olma ihtimalin var mı?" O cümle yüreğime bir ok gibi saplandı. Karşımda hayatımın en güvenilir insanlarından biri vardı. Onu kaybetmek istemiyordum ama ona bir umut veremezdim. Dudaklarımı dilimle ıslatıp güçlükle konuştum. "En baştan beri hislerini bilip, düşüncesizlik ettiğim için özür dilerim. Sana karşı net olmalıydım." dedim ve gözlerinin içine baktım. "Ama ben... Çekdar’a dönmesem bile bunu yapamam Oğuz... Ne sana ne de kendime. Kalbimde başka bir adam varken, seninle olmam ikimize sadece zarar verir. Yanındayken aklımda hep o olacak." Sesim titredi. Gözlerim buğulandı. Son sözleri boğazımda düğümlense de çıkardım. "Senin de buna hazır olduğunu sanmıyorum. Hiç bir zaman da olamazsın." Masada bir sessizlik çöktü. Dalgaların sesi, mumun titrek ışığı ve kalbimin kırık çırpınışları... Hepsi bir arada ağır bir yankı gibi üzerimize çökmüştü. Oğuz bir süre bana baktı. Gözlerinde kırgınlık vardı ama asla beli etmiyordu. Dudaklarının kenarı gerildi, nefesini burnundan sertçe verdi. Sandalyede dikleşti, masadaki eli yumruk oldu. Ama bana karşı sesi yükselmedi; aksine, daha sakin, daha ağır ve gururlu bir tonla konuştu. "Net olman iyi oldu." "İçimdeki her şeye rağmen sana zorla bir yol çizemezdim zaten. Sen kararını verdin, ben de saygı duyarım." Başını yana çevirdi, gözlerini dalgalara dikti. Mum ışığı yüz hatlarını daha da sertleştiriyordu. Kısa süre sonra gözlerini tekrar bana çevirdi. O anki duruşunda öfke yoktu, sadece olgun bir kabulleniş vardı. "Beni en çok yakan şey... sana kalbimi açtığımda bile gözlerinde hala başka birini görmekti." Sandalyesini geriye itip, ayağa kalktı. Mum ışıkları yüzüne vuruyor, gölgesini uzatıyordu. "Ama sorun değil Zemheri... Sevdiğim için pişman değilim, ama zorla sevdiren de olmayacağım." Sesi netti, titremiyordu. İçinde sitem vardı ama kırgınlıktan çok gurur taşıyordu. Sakin adımlarla masadan uzaklaştı. Kumların hışırtısı dalga seslerine karışırken bir an durdu, başını hafifçe yana eğdi. "Buralarda kalmayacağım. Umarım kızınla mutlu bir hayatın olur. Eğer kararını değiştirirsen, gece yarısına kadar vaktimiz var." Son sözleri, rüzgarın içine bırakılmış son umut kırıntısı gibiydi. Ben ise refleksle başımı çevirip arkasından bakmaya çalıştım. Dudaklarımda sorular vardı: Nereye gidiyorsun? Bu gece yarısı ne demek? Ama o dönmedi. Bir kere bile arkasına bakmadı. Adımları uzaklaştıkça, masa yalnızlaştı. Mumların titrek alevleri gözüme batıyordu. Elllerim dizlerimin üzerinde kilitlenmişti. İçimde buruk bir acı vardı; ne söyleyebiliyor, ne de sustuğumun ağırlığını taşıyabiliyordum. Boğazımda düğümlenen kelimelerle öylece oturdum. Dalgaların uğultusu ise kalbimin atışına karışarak bana tek bir şey hatırlatıyordu: Oğuz gerçekten gitmişti. Başından beri yanımda olan insan gitmişti... Bir süre yalnız başıma oturup dalgaların kıyıya çarpışını izledim. İçimdeki uğultu, denizin sesiyle birleşmişti. Sonra ağır bir nefes alıp ayağa kalktım. Yürümek istemesem de, bungalov evlerinin önünden sessizce geçtim. Tam birini daha geçerken, Çekdar ve Nazya’nın kaldığı oda gözüme takıldı. İçimde merakla öfke arasında bir kıpırtı belirdi. Ne yapıyorlar şimdi orada? Dayanamadım. Merakıma yenik düştüm. Yan taraftan dolaşıp açık camın altına eğildim. Kalbim göğsümden fırlayacak gibiydi. Gördüğüm manzara içimi daha da burktu. Çekdar odanın ortasında, hızlı adımlarla volta atıyordu. Yüzünde öfke birikmişti. Dudakları arasından, dişlerini sıkarak söyleniyordu. "Delireceğim..." Burnundan sert nefesler alıp verirken, gözlerindeki kızgınlık odayı kaplıyordu. Karşısında oturan Nazya ise ona kırgın, hüzünlü bakıyordu. Gözlerinin içi doluydu. Neler oluyordu burada? Çekdar, birden öfkesini dışarı savurdu. "Resmen baş başa romantik akşam yemeği yiyorlar! Biliyorum, o herif aklını karıştırıyor." Benden bahsettiğini o an anladım. İçime ince bir sızı oturdu. Demek ki bizi takip etmişti. Tam o anda Nazya ayağa kalktı. Sesi titrek ama kararlıydı. "Yeter!" Çekdar bir anda adımlarını durdurdu. Karanlık bakışlarını, bütün öfkesiyle Nazya’ya çevirdi. Ama o geri adım atmadı. "Bıktım artık! Zemheri aşağı, Zemheri yukarı. Beni sevmesen bile bana biraz saygı duy bari ağam." O an hak verdim. Ne kadar acıttıysa beni, onu da acıtmıştı. Nazya’nın gözlerinden yaşlar süzülmeye başladığında, yutkunamadım. Bir adım attı, Çekdar’ın tam karşısına geçti. İçinde yıllardır gizlediği bütün duygular, gözlerinden akıyordu. "İçimde tutmak istedim ama olmuyor, yemin ederim ki olmuyor. Evet, ilk başta seni bir abi olarak göreceğimi söylemiştim ama olmadı. Kalbim sana yenik düştü. Kızıma olan sevgin, bana gösterdiğin merhamet... yavaş yavaş ruhuma işledi." Sesi çatladı. Dudakları titriyordu. Ama gözleri, kararlılıkla Çekdar’ın gözlerini bulmuştu. Titreyen ellerinden biri, cesaretle Çekdar'ın yanağına dokundu. "Ben... seni seviyorum." O an zaman dondu. Çekdar sadece bakıyordu. Ne itiyordu, ne de itiraz ediyordu. Sessizlik, onların arasında ağır bir duvar gibi asılı kaldı. Benim kalbim ise kaburgalarıma sığmıyordu. Nazya, titreyen nefesiyle sözlerini sürdürdü. "Hayatı dolu dolu yaşamak için çok vaktim kalmadı. Sen de biliyorsun. Ama en azından bu süre içinde... bana kocam gibi davran. Kızımın gerçek babası gibi ol. Sadece bize kafa yor, başkasına değil." Elini hala Çekdar'ın yanağında tutuyordu. Gözyaşları sel misali yere damlıyordu. "Bana asla bu hayatı yaşattırmadılar. Tek istediğim Dünya gözüyle, gerçek bir aile olduğumuzu görmek. Bana bunu çok görme ağam... lütfen." O anın ağırlığı, nefesimi kesmişti. Çekdar’ın sessizliği, Nazya’nın yalvarışı, benim içimde yükselen öfke ve acı... Hepsi birbirine karıştı. O anda Çekdar hiç beklemediğim bir şey yaptı. Nazya’nın gözyaşlarına bulanmış itirafını, tek bir düşünce kırıntısı bile olmadan karşılık verdi. Dudaklarına kapandı. Nefesim kesildi. Sanki bir taş göğsüme oturdu. O dudaklar... bugün beni öpmeye zorlayan, hala tuzunu, yakıcılığını hissettiğim dudaklar... şimdi başka bir kadının dudaklarındaydı. Gözlerim büyüdü, elimi duracak gibi olan kalbimin üzerine yerleştirdim. "Hayır..." dedim içimden, "Hayır, olamaz." Kendimi kandırmak istedim, bir hayal görmek istedim. Belki gözlerim bana oyun oynuyordur. Belki de hava değişikliğinin bir hezeyanıydı. Ama değildi. Gerçekti. Yaşlar gözümden süzülürken, bir adım geriye attım. O an içimde iki parça birbirinden koptu. Bir tarafım bağırmak, camı yumruklamak, ikisini de ayırmak istiyordu. Diğer tarafım ise sessizce çöküp kalmak, hiç var olmamış gibi kaybolmak. Nasıl yapabildi? Bana, “benim kadınımsın” diyen o değil miydi? “Başkası sana bakamaz.” diye bağıran? Beni öpmek için gururunu ayaklar altına alan? Aynı dudaklarla... şimdi başka bir kadına teslim oluyordu. Aşkını haykıran, ölüme meydan okuyan o kadına mı kıyamadı? Yoksa kalbi zaten çoktan kaymıştı da, ben bunu görmemek için mi kendimi kandırıyordum? İçimde acının ötesinde bir şey vardı. Kırılmışlık, ihanete benzeyen bir şey. Ve en kötüsü... sesim çıkmıyordu. Çekip gitmeye bile gücüm yoktu. Gözlerim onların üzerine kilitlenmişti. Gözyaşlarımın bulanıklığında anladığım tek gerçek şuydu. Çekdar, bana bunu da yapmıştı... ***
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE