"Her şeyi bir kenara bırakıp o masum kız çocuklarının cenazelerine katılmak istiyorum."
"Bu mümkün değil."
"Neden?" diye sordum bunu çok isteyerek.
"Üzgünüm ki, iki kız çocuğu da kimsesiz."
Kalbime bir sızı yayıldığında dolan gözlerimi başımı yere eğerek gizledim. Devam etti.
"O yüzden polisler ve yetkililer defnedecek. Sivil herhangi birine izin vermezler."
Daralan göğsümü derin bir nefesle açtım. Kafa sallayıp yutkunmakla yetindim.
"Şimdi toparlayalım. Ege ile çocukluk arkadaşısınız ama o sana karşı daha farklı hissediyordu. Ve bu zamanla saplantı haline geldi. Sen onu reddedince de karşı bir tepki olarak canını yakmayı seçti."
Kafa salladım onaylar biçimde.
"Bu saplantıdan daha fazlası! İnsan bu kadar çok sevdiğini iddia ederken aynı zamanda onun ölümünü planlar mı?"
Bora düşünür vaziyette elini yüzünde gezdirdi. Bir süre hiçbir şey söylemeyip odanın içinde gezindi. Bakışları arada bir beni buluyordu ama uzun sürmüyordu.
Karşımda durdu. Sağ eli ensesindeydi. Ne yapacağını bilemez ya da içinde olduğu durumu anlayamaz hali vardı.
"E, tamam tamam anladım." dedi zihnini toparlamaya zorlayarak. Sıktığı çene kemikleri meydandaydı. Hızını kesip aniden karşımda durdu. Bir süre bekledi.
"Bir dakika." diye söze girdi Rüya.
"Ege, Bora'ya yükledi tüm suçu. Neden böyle bir şey yapsın ki? Doğrusu nereden tanıyor Bora'yı?"
"Doğru! Hiç düşünmedim bunu." dedim düşünceyle.
"Böylesine saplantılı bir adam seni her yerde takip etmiştir. Uçurumdan düştükten sonra mesaj geldi demiştiniz. Her şeyi biliyorum yazıyordu değil mi? Öyleyse uçurumda neler olduğunu da, uçurumdan önce neler olduğunu da biliyordur. Hatta sen o adamla cebelleşirken de seni mutlaka izliyordur."
Başımı ellerim arasına alıp bir süre bekledim.
"Keşke," diye mırıldandı fısıltıdan farksız çıkan ses tonuyla. "Keşke sana o anı unutturabilsem..."
Ellerimi sıyırdım başımdan. Ona diktim bakışlarımı, az önce söylediğinin arkasındaymış gibi dimdik duruyordu. Yine o gece baktığı gibi bakıyordu. Bir çift göz öylesine deliyordu ki içimi, dokunmadığı ya da teğet geçmediği tek hücrem dahi kalmıyor gibiydi. Gözlerimi ondan ayırıp yere diktim.
"Konuşmak istiyorum onunla. Ege ile." dedim kararlı bir şekilde. Gözlerim onların dışında her yerde geziniyordu.
"Hayır." diye net bir cevap verdi Bora. Bakışlarımı sertçe yüzüne çevirdim açıklama beklercesine.
"Senin canının yanmasına müsaade etmeyeceğim."
"Canımın yanacağını kim söyledi?"
"Her şeyin farkında olduğumuzu biliyordur artık. Henüz ne yapacağını kestiremiyoruz bile."
"Benim ne yapacağımı da o bilmiyor."
"Ne yapacaksın?" dedi alayla.
"Seni neden ilgilendiriyor? Karışma işime!"
"Bana böyle davranmayı tahminen ne zaman bırakırsın?"
"Onca şeyin ardından yüzüne baktığım için şükretmelisin."
Derin bir nefes aldı.
"Hem umurunda değildim, öyle davransana."
"Sana yardım etmek istiyorum."
"Neden? Suçluluk duyduğun için mi?"
"Hayır, seni-"
Eliyle yüzünü sıvazlayıp kalktı aniden. Masanın üzerindeki bardağa su katıp bir yudum aldı sertçe.
"Plan yapalım." dedi arkası dönükken.
"Beni ne?" diye sordum karşısına dikilirken.
"Bir şey değil, konuşmamız gereken daha önemli konumuz var."
"İnsanları yarım bıraktığın gibi cümleleri de tamamlamaktan acizsin!"
Damarına basıyordum, Rüya "Fazla üstüne gidiyorsun." diye fısıldadı.
"Mühim değil." dedi Bora. Fakat buzdan bir dağ gibi oluvermişti bir anda. Derin nefes aldı, yere indirdi bakışlarını. Dudaklarını ıslattı düşüncelere dalmışcasına. Daha sonra beklemeden dışarı çıktı. Pencereden görünen heybetinde ise bir taşa yükünü hafifçe veriyordu.
"Ege ile görüşmeye gideceğim."
"Ne zaman gideceğiz?"
"Yalnız." dedim vurgulayarak. "Kimse gelmeyecek."
"Bunu kabul etmeyeceğimizi biliyor olmalısın."
"Hayır, böyle olmak zorunda."
"Afitap, beni dinle-"
"Hayır, bana inan. Böyle olması gerekiyor."
Yüzünü korku kapladı, daha doğrusu telaş.
"Sana bir şey yapmayacağı ne malum? Yanında olmak istiyorum."
"Yapmayacak."
"Nasıl bu kadar eminsin?" Ayağa kalktı, fır dönüyordu içeride. Dudaklarını ısırdı. İşaret parmağını bana doğrulttu. "Seni kaybedemem."
"Söz veriyorum dikkatli olacağım."
Kafa salladı onaylarcasına.
"Telefonu yanına al o halde. İhtiyacın olabilir."
"Gerek yok. Çok sürmeyecek."
"Telefonu yanına al." diye yineledi otoriter sesiyle. Cevap dahi beklemeden hattı taktı ve uzattı telefonu. Ona verilen telefonun da hattını takıp çağrı gönderdi diğerine. Elime tutuşturduğunda fazla bir seçeneğim kalmamıştı.
"Şu kıyafetlerden kurtul." dedim onlarca mağaza torbası içindeki bakmak bile istemediğim kıyafetleri kastederek.
"Asıl üzerimizdekilerden kurtulmalıyız. Kendimden tiksiniyorum." Beni süzdü ardından ve yüzünü ekşitti. "Sen de çok iç açıcı görünmüyorsun."
"Dediğimi yap, Bora içeri girmeden çıkmam gerek."
Ama maalesef ki Bora çoktan içeri girmişti. Bunu evde yankılanan kapı sesinden anlamıştık. Yerimden kalktım, elimdeki telefonu ise masaya bıraktım.
"Yanında istemiştin." diye sessizce mırıldandı Rüya. "İkimizi de."
Omuz silktim. Ardından "Onunla konuşmakta kararlı mısın?" diyen Bora'ya döndü. "Evet." dedim ona bakmadan. Çantamı aldım yanıma. Fakat giydiğim gömlek dolayısıyla hiç rahat değildim. Düğme aralıkları çok genişti. Üst düğmeyi kapatsam boğulacak gibi oluyordum ama açınca da fazla açık oluyordu. Her neyse.
"Uygun bir zaman düşünmeliyiz."
"Ben her şeyi düşündüm."
"Yani?" dedi cevap beklercesine. Ama şu kapıdan dışarı çıkmadan önceki Bora değildi. Bakışlarındaki o ifade gitmiş, yerine yabancı biri gelmişti. Donuktu.
"Yani akşam dönerim." dedim kapıya yönelirken.
Rüya kolumdan tuttuğunda ona döndüm. Masaya bıraktığım telefonu elime uzattıktan sonra kollarını etrafıma sardı kibarca.
"Dikkatli ol kız kardeşim, sana ihtiyacım var."
Dudaklarım kıvrıldı.
"Tamam."
İçimde yersiz sıkıntıyla çıktım evden. Bora'ya bakmamıştım çıkarken, o da seslenmemişti zaten. Önce küçük bir işim vardı halletmem gereken. Sonrasında vakit kaybetmeden Ege'ye gidecektim. Aramamıştım, sormamıştım. Nerede bulacağımı biliyordum onu. Ama eğer orada bulursam ne yapacağımı bilmiyordum. Bize tuzak kuran, oldukça tehlikeli olan kimliksiz kişinin kim olduğunu artık biliyor olmanın sevinci vardı içimde. Ama yıllar sonra bana hep sahip olmak istediğim ailenin aslında hep varmış hissi verip o aileyi, kardeşimi elimden alanın Ege olması da keşke hep gizli kalsaydı dedirtiyor. Hep, sonsuza kadar gizli numarada kalsaydın, hep o aynı evde büyüdüğümüz Ege olarak kalsaydın keşke. Fotoğraflar çeken, içinde sadece saf sevgi barındıran Ege olarak kalmalıydın sen. Seni bu hale getiren hayat mı yoksa sen misin suçlu bilmiyorum ama bana çektirilen ceza çok acımasızca.
Etrafa göz gezdirdikten sonra adımlarımı hızlandırdım. Bora'nın evi bizim evimize çok uzak sayılmazdı. Doğrusu Kimsesizler Sokağı'da çok uzak sayılmazdı. Aslına bakarsanız burası bir labirentti ve biz bu labirentin içinde kaybolmuştuk. Ne kadar uzaklaşmak için yola çıksak da hayat hayır diyordu. Burası sizin kaderiniz. Kaderinizden kaçamazsınız. Civarı biliyordum fakat yolu bulmam için tarife ihtiyacım olacaktı. Telefonu çıkarttım. Evimize yakın bir yeri yazdım ve planları uygulamak için artık yola çıkmıştım diyebilirim.
Yol boyunca, geçtiğim sokaklardaki tüm insanlar bana bakıyor gibiydi ama muhtemelen hiçbiri beni tanımıyordu bile. Öyledir ya; dünyanın en zor işini de başarsanız tebrik edecek bir kişi dahi olmaz etrafınızda. Yalnız sanırsınız kendinizi. Lakin ufacık bir hatanız göz önüne çıksın, bir de o zaman bakın etrafınıza. Ne kadar kalabalıkmış aslında.
Rüzgar, yüzüme düşen saçları usul usul dalgalandırıyordu. Derin bir nefes aldım, yorulmuştum. Sokağın başındaki duvara yasladım sırtımı. Başımı çevirip sokağa göz attım. Bir iki kişi dışında kimse görünmüyordu. Gözlerimi sımsıkı kapayıp sokağa adımımı attım. Gören olursa başım büyük belaya girecekti. Bir kaç adım atmıştım ki aynı apartmanda oturduğumuz komşunun ilkokul yaşlarındaki oğlu koşarak sokağa indi. Aramızda çok mesafe yoktu ve beni görmesi an meselesiydi. Kalbim hızlanmaya başladı.
"Naz abla!"
Kahretsin! Dişlerimi sıktım, gözlerimi sımsıkı kapattım. Şimdi herkes doluşacaktı. Geri dönsem bile faydası yoktu artık.
"Anne bak, kim gelm-"
Cümlesini tamamlayamadan hızlıca bir kenara çekilen çocuk şaşkınlıkla bana ve ağzını kapatan kişiye bakıyordu. Kim olduğu ise beni hiç şaşırtmamıştı. Rüya, çocuğu bir kenara çekmiş, ona bir şeyler söylüyordu. Hızla gittim yanlarına.
"Senin ne işin var burada?" diye sahte bir ifadeyle kaşlarımı çattım. Güldü.
"Canım sıkıldı."
Gülmesine karşın ben de güldüm fakat Rüya'nın eli hala çocuğun ağzındaydı.
"Nefes alamayacak." dedim onu işaret ederken.
Rüya çocuğa döndü.
"Şimdi elimi çekeceğim ama bağırmak yok. Anlaştık mı?"
Çocuk kafa salladı sadece.
"Bizi gördüğünü kimseye söylemeyeceksin."
"Dün evde misafirler vardı. Annemle hep sizi konuştular. Siz kötülük yapmışsınız insanlara."
"Hayır. Hayır tabii ki." diye gülümsedi Rüya.
"Neden gittiniz öyleyse? Kaçmışsınız, annem yalan söylemez."
Çöktüm yanlarına.
"Bak ufaklık, insanların bazen gitmesi gerekir. Sen bunları düşünme. Bizden kimseye bahsetmek yok."
"Anneme söylemem gerek." diye mırıldandı.
"Küçük bir oyun oynayalım o halde. Biz tekrar gelip sana her şeyi anlatacağız. Ama sen de biz gelene kadar bizi gördüğünü kimseye söylemeyeceksin."
Önce ikimize de baktı. Düşünür gibi kafasını kaşıdı. Sonra tebessüm etti.
"Kabul!"
Derin bir oh çektik ikimizde.
"Oyalanmamalıyız. Hemen işini hallet. Buraya neden geldiğini de sonra soracağım."
Dudaklarımı birbirine bastırdım.
"Evden bir şey almam gerek. Hemen döneceğim."
Koşar adımlarla apartmandan içeri girdim. Ne kadar acele edersem o kadar iyiydi. Anahtarı koyduğumuz yerde bulmuştum. Sessizce açıp girdim içeri. Küçücük evin içine çok büyük hayaller, umutlar sığdırmıştık.
Her neyse. Odama girdim, eski odama. Dolabı açıp en altta kalan küçük sandığı çıkardım. Uzun uzun baktıktan sonra dolan gözlerimi yukarı bakarak kuruttum. Derin bir nefes daha alıp daha fazla beklemeden çıktım odadan. Çok geçmeden Rüya'nın yanına varmıştım. Ufaklığı çoktan göndermiş, ben gelince hemen adımlarıma uymuştu. Koşar adım terk ettik sokağı.
"Bundan sonrasına yalnız devam etmeliyim."
Göz devirdi.
"Anlamıyorum neden?"
"Sen Bora'nın yanında kal. Orada güvendesin."
"Peki sen? Sokak sokak dolaşıp kendini tehlikeye atıyorsun. Canını çok yaktılar ve sen intikam alacaksın. Ben de eli kolu bağlı evde oturacağım. Yok öyle, birlikte hareket edeceğiz."
"Rüya,"
"Bir şey duymak istemiyorum. Ya ben de gelirim, ya da seni sürükleyerek eve götürürüm. Duydun mu beni?"
Derin bir of çektikten sonra koluna girdim.
"Kahretsin, gidiyoruz!"
"Bana bak, bana güvenmiyor musun sen?"
"Sana güveniyorum, çevreye güvenmiyorum." dedikten sonra attığı kahkahasını son anda eliyle bastırdı.
"O kutuyu kullanacaksın değil mi?"
Kafa salladım.
"Nerede bulacaksın onu? Ege'yi yani, nerede sence?"
Gözlerim daldı bir süreliğine.
"Her şeyin başladığı yerde."
Düşünür gibi kaşlarını çattı. Daha sonra gözlerini fal taşı gibi açtı. Hatırlamıştı.
"Gidelim." dedi adımlarını hızlandırırken. Çok değil, kısa bir süre sonra varmıştık. Büyük bahçesi olan kapıyı araladı Rüya. Durdu, bana döndü.
"İyi misin?"
"Girmeyeceğim. " dedim kafamı olumsuz anlamda sallarken.
Aramızdaki iki üç adımlık mesafeyi kapatıp yanıma geldi. O da benim gibi bahçeyi seyre daldı.
"Şu kız çocuğunu görüyor musun?" dedim gözümle işaret ederken. Rüya baktığım yöne bakarak kafa salladı.
"Evet."
"Tek başına, sessiz sessiz ağlıyor. Anne özlemiyle belki, belki okul özlemiyle. Buradaki her çocuk gibi, kimsesiz, yetim. Peki diğer çocukları görüyor musun? Ne kadar eğleniyorlar değil mi? Ama onların da anneleri yok. Onlar da tıpkı o ağlayan kız çocuğu gibi yalnız aslında. Her gece uyurken demir ranzalarında, duvarlara ağlayarak anne yazıyorlar. Belki kardeşleri olduğunu hayal ediyorlar. Bir gün anneleri, babaları onları alıp götürecek buradan diye bekliyorlar. Sıcacık yatak, mis kokan kahvaltı, temiz okul kıyafetlerini annelerinin giydirmesi onlar için büyük hayal. Hepsi için öyle. Orada ağlayan kız çocuğu için de, yüzünde gülücükler eksik olmayan o çocuk için de."
Aslı Çınar
"Nereden biliyorsun, buradan oldukça mutlu görünüyorlar."
Kulağıma yabancı gelen sesle arkamı döndüm. Mavi saçlı, kemikli yüze sahip bir kadındı. Burnunda ve kaşında piercing vardı. Boynundan ensesine uzanan kısmında ise dövmeleri dikkat çekiyordu. Hava durumu fark etmeksizin giyilen deri ceket asi bir hava katmıştı.
"Kulak misafiri oldum, kusura bakmayın." dedi dudaklarını birbirine bastırıp.
"Mühim değil." dedi Rüya anlayışla.
"Sen göründüğün gibi misindir?"
Dudakları kıvrıldı.
"Nasıl görünüyorum?"
Şöyle bir süzdüm onu.
"Güçlü."
"Ya gerçekten güçlüysem?"
"Senin adına üzülürüm o halde."
"Güçlü olmak ne zamandan beri acınası bir durum?" dedi alayla.
"Hayat insanı güçlendirmeden önce ne kadar dayanabileceğini test eder çünkü. Kimse güçlü doğmaz."
"Ya beni test etmemişse?"
Tek kaşını kaldırdı, vereceğim cevabı merakla bekliyordu. Gülümsedim.
"O zaman muhtemelen sandığın kadar güçlü değilsin."
"Peki ya o çocukların göründüğü gibi olmadığını nereden biliyorsun?"
"O çocuklardan biri bendim çünkü."
Kaşlarını kaldırdı istemsizce. Şaşkın bakışlarına hüzün karışmıştı.
"Kimi zaman oturup bir köşede hıçkıra hıçkıra ağlayan, kimi zaman şen."
Kafa salladı acıyarak.
"O koşuşturanlar da en az ağlayan kız çocuğu kadar kimsesiz ve çaresiz."
"Yastıklarının altında ise çizdiği hayali aile resimlerini saklıyorlar." diye devam etti Rüya.
"Biri de sensin o halde, zor olsa gerek. Anladım."
Kafa salladı Rüya.
"Anlamadın, anlamanı da istemem." dedi ellerini oynarken. "Yere düşersin, kanayan dizine sadece kendin üflersin."
Doluydu gözleri Rüya'nın, devam ettirdim cümlesini.
"Eğer başka biri de üfler ve senin acına ortak olursa, o kişi kalan hayatında artık ailen olacak demektir."
Usulca kollarımı açtım ve Rüya'ya sardım.
"Teşekkür ederim, bana aile olduğun için, ev olduğun için. Seni seviyorum kız kardeşim."
"Şş ağlatacaksın!" dedi sarılırken. Burnunu çekiyordu bile.
"Ben en iyisi bölmeyeyim."
Rüya'dan ayrılıp o kadına döndüm. Hemen hemen aynı yaşta görünüyordu, belki bir kaç yaş büyük olabilirdi.
"Ben Aslı bu arada."
Elini uzattı. Havada asılı olan elini tuttum.
"N-"
"Afitap." dedi Rüya hışımla. "Ben de Rüya."
"Memnun oldum." diye tebessüm etti Aslı. Elimi indirdiğimde Rüya ile de el sıkıştı.
Taşa koyduğum kutuyu aldım elime.
"Çok güzel görünüyor."
"Eski." dedim kutuya bakarken.
"Bakabilir miyim?"
Dudaklarımı ıslattım.
"Belki daha sonra." dedim nezaketle. Göstermeye niyetim yoktu.
"Pekala, önemli sanırım." dedi tebessümle.
"Müsaadenle." diyerek usulca kovdum Aslı'yı. Gitmeliydi artık. Hem kimdi bu garip kadın? Pat diye girivermişti konuya. Bu aralar hep öyle oluyordu doğrusu.
"Ben gitsem iyi olacak. Hoşça kalın."
Usul usul uzaklaştı bizden.
"Ege değil mi o?" Rüya hemen yandaki parkı işaret etti.
Yutkundum.
"Ta kendisi."
Burası tanıştığımız yetimhane, Ege'nin oturduğu park ise yetimhaneden birlikte kaçtığımız parktı.
Derin bir nefes aldım.
"Sen kal."
Kafa salladı. Kutuyu sımsıkı tuttum ve yanına gittim. Başını ellerinin arasına almış, gözlerini kapatmıştı. Beni görmemişti. Ya da ben öyle sanıyordum.
Ege KIZ1ILDAĞ
Kutuyu sert bir şekilde banka koydum. Hala vaziyetini değiştirmemişti.
"Geleceğini biliyordum."
Usulca kaldırdı kafasını. Gözleri kıpkırmızıydı. Ellerini iki yanına açtı.
"Hadi hesap sor, vur, kır, dağıt."
"Tek bir şey soracağım sana; neden?"
"Öyle olmasını istedim."
Elleriyle yüzünü ovuşturdu.
"Anlamadım?"
"Duydun. Sen beni istemedin."
"Bunun bedeli insanları katletmek mi? Masum iki kızı öldürdün sen!"
Duraksadım.
"Üstelik biri kardeşimdi."
Dişlerimi sıktım acıyla. O an öyle bir baktı ki; buz kesti tüm bedenim. Gözlerinde ateş vardı, hırs vardı, öfke vardı. Ellerini yumruk yaptığını gördüm.
"Acı çektirdin bana. Hala öyle. Yaşarken ölmenin ne demek olduğunu sayende anladım."
"Sen de aynı duyguyu yaşamamı istedin. Öyle mi?"
"Evet! Acı çek istedim, sen de benim gibi acıdan kıvran istedim!"
Endişeyle gözlerine baktım.
"Sen hastasın! Hiç mi için sızlamadı onlara kıyarken?"
Gözlerini kıstı.
"İnan bana, zevkle yaptım."
Sert bir tokat savurdum yüzüne. Yana düşen yüzünü tutarak bana döndü yine. Gülmeye başladı ama gözlerinde yaş vardı.
Kutuyu açtım sertçe. Gözlerim doluyordu ama ağlamayacaktım. Sertçe döktüm masaya.
"Hiçbirinin bir önemi yok! Bana asla sahip olamayacaksın! Hep uzaktan izleyeceksin! Sen zavallı adamın tekisin!"
Ağlamaya başladı, hıçkırarak ağlıyordu.
"Seni seviyorum..."
Parmaklarını titreyerek bana uzattı. Sesi acıdan kıvranan bir ruh koyuyordu ortaya.
"Lütfen bana bir şans ver." dedi masumiyetle. Beni öldürmek için defalarca kol gözleyen adam şimdi karşımda ağlıyordu.
"Sen delirmişsin!"
"Hayır, sana aşığım!" Gürlemesi ürkütmüştü. Dişlerini sıkıyordu, yumruk yaptığı elini masaya vurdu.
"Senden nefret ediyorum!" dedim gülümseyerek. Bu soğukluğum onu delirtecek cinstendi.
"Benimle oyun oynama!"
"Her şeyin bedelini ödeyeceksin." dedim ona. Damarlarının patlayacağını düşünmüştüm. İşaret parmağını bana doğrulttu öfkeyle.
"Seni pişman edeceğim! Bana acı çektirmek neymiş göreceksin! Sana hayatın boyunca acı çektireceğim!"
Ayağa fırladı, saçlarımdan tuttu sertçe. Acıyla bağırdım.
"Beni sen delirttin! Beni sen bu hale getirdin!"
Boğazımı sardı güçlü, büyük elleriyle. Nefes alamıyordum. İtmeye çalışıyordum ama nafile. Gücüm tükeniyor gibiydi. Gözlerim bir anda Aslı'yla karşı karşıya kaldı.
"Bırak kızı!"
Ege ateş püsküren bakışlarını Aslı'ya yöneltti fakat umursamayıp tekrar bana döndü.
"Bırak kızı, yoksa kötü olur!"
Aslı elindeki silahı Ege'ye doğrultmuş, korkusuzca tetikte bekliyordu. Yutkunmaya çalıştım, boğazım daha da zorlandı. Nefes alamıyordum, ellerimi ellerine çıkardım. Kurtulmaya çalışıyordum ama, çabam boşaydı.
Ege aniden yere yığıldığında öksürüklere boğuldum. Dizlerimin üzerine çöktüm. Uzun süre suyun altında kalmış, uzun uğraş sonucu yüzeye çıkmış gibi derin nefesler almaya çalışıyordum. Gözlerim kızarmıştı.
Yerde kıvranan Ege, Rüya'ya bakıp "Bu iki oldu." diye sert sesiyle üstü kapalı tehdit savurdu. Rüya elindeki sopayı sertçe kavrayıp kendinden emin bir şekilde bir adım attı Ege'ye doğru.
"Üçüncü kez karşılaşmak istemezsin."
Ege köpürüyordu. Yerde başını tutarak kıvranmaya devam ediyordu. Dişlerinin arasından konuştu.
"Hepinizi öldüreceğim!"
"Hapisten çıktığında hala ölmemiş olursan, neden olmasın?" dedi Aslı.
Rüya sopayı bir kenara fırlatıp yanıma çöktü. Yüzümü avuçları içine aldı.
"İyi misin? Bir şeyin var mı?"
"İyiyim, iyiyim."
Öksürerek kalktım ayağa. Aslı'yı sorarcasına baktım Rüya'ya. Dudaklarını bilmiyorum dercesine kıvırdı. Gözlerimi sımsıkı kapatıp açtım.
Aslı birden bire havaya ateş etti. Telaştan ellerimi saçlarıma çıkardım.
"N'aptığını sanıyorsun sen?"
"Polis çağırdım." dedi beni delirtecek kadar rahat bir tavırla.
"Allah kahretsin!" Saçlarımdan indirdim ellerimi sertçe.
"Koş, koş!" diye bağırdım.
Rüya ile birlikte hızla koşmaya başladık. Ege de apar topar kalkıp koşmaya başladı bizim tersimiz olan yöne.
"Sizi korurum, kaçmanızı gerektirecek bir durum yok!"
"Kes sesini, bırak peşimizi!"
"Sakin ol, beni dinle!" diye bağırdı arkamızdan. Peşimizden koşuyordu.
"Bizi nasıl bir ateşe attığının farkında bile değilsin!"
"Size bir şey olmayacak diyorum neden anlamıyorsun?"
"Her şeye karışma!"
"Seni korudum ben!"
"Bilmediğin şeyler var! Kim dedi sana beni koru diye!"
"Eh, yeter!"
Beni sertçe tutup ittiğinde sırtım duvarla buluştu. Canım acımıştı, ufak bir inilti kaçtı dudaklarımdan. Nefes nefese kaldım. O da öyleydi. Elleri ile omuzlarımdan duvara bastırıyordu hala. Gözlerime dikti gözlerini.
"Her şeyi biliyorum!"