Etrafıma baktım hızla. Şimdi oturup kara kara düşünmenin hiç yeri değildi. Hışımla ayaklandım. Ellerimle yüzümü sıvazlarken mırıldandım.
"Bir şeyler yapmalıyız."
"Gitmemiz gerek. Hiç hoş bir oyunun içine düşmedik."
"Bunca olayı çözmeden nasıl gidelim Rüya, görmüyor musun neler döndüğünü."
"Pekala çözüyorum. Şu dakika şu telefonu fırlatacağım ve bizimle uğraşan her kimse artık bize ulaşamayacak."
"Bu kadar kolay mı gerçekten Rüya. Bu kadar basit olduğunu mu düşünüyorsun?"
"Sen ne düşünüyorsun ki? Bazen bu yersiz cesaretinin kaynağını merak etmiyor değilim!"
Sessiz kalarak düşündüm.
"Bu kimliği belirsiz şahıs her kimse tehlikeli olmaya başladı. Resmen ayaklarımızla ölüme gittik farkında mısın? Nasıl sakin kalabiliyorsun, anlamıyorum. İçeride ölebilirdin!"
"Doğru söylüyorsun, az kalsın ölüyordum." derken sesimin sakin çıkması zihnimi çalkalayan birbirinden farklı fakat aynı hedefe odaklı planlardandı. Arabaya doğru adımlarken devam ettim.
"İşte bu yüzden kalacağım."
Arabanın kapısına gelince bekleyip, Rüya'ya döndüm. Dudaklarını ısırıyor, öylece bekliyordu.
"Şimdi, benimle geliyor musun?"
Derin nefes alışını buradan anlamıştım. Birkaç saniye sonunda ise kafa sallayıp, sanki biraz önce tereddütle bekleyen o değil gibi kendinden oldukça emin adımlarla geldi. Hiçbir şey söylemeden arabaya bindi, beraberinde gülümseyerek ben de bindim.
"Beni bırakamayacağını biliyorum. Çünkü beni seviyorsun."
"Evet, insanlar böyle hatalar yapabiliyor."
"Kırıcı oluyorsun ama." dedim gülerek. Dayanamayıp güldü. Sonra yüzünü yine düşünceli ifade bürümüştü.
"Planın ne?"
"Önce şu arabayı bırakalım aldığımız yere. Gerisi için konuşacak şeylerimiz var. "
"Pekala, bakalım neler olacak."
Geldiğimiz yolu ufak bir karıştırıyor gibi olsak da varabilmiştik. İzbe yerlerdi genel olarak. Belki de arabanın çalındığından bile haberi yoktur zavallı sahibinin. Burası; nasıl tarif edebilirim bilmiyorum ama, uzun zaman önce kalabalık bir nüfusu olan bir yerken, yavaş yavaş insanların terk ettiği bir mahalleyi anımsatıyordu. Bazı balkonlar, kurumuş çiçeklere ev sahipliği yapan vazolarla doluydu. Üzerlerinden kaç yağmur, kaç bahar geçti, o toprak kaç kez çamur olup, kaç kez kurudu kim bilir.
"Ege ile ne zaman görüşeceğiz?" dedi arabadan inerken.
"Açıkçası görüşme konusunda emin değilim."
"Dediklerimi hatırla, engelleyemeyeceğimiz duruma gelmemesi için bir an önce konuşmalısın."
"Farkındayım ama, bilmiyorum işte. Ya bunları yapan da Ege'yse?""
Yürüyorduk ama gideceğimiz bir yer yoktu. Aniden sokakta yankılanan naralar ürkütmüştü. Sanıyorum ki bir anlık korkuyla, Rüya kolumdan tuttu.
"Bir şeyler oluyor, Naz koş!"
Aniden sesin geldiği yere doğru koşmaya başladığında sorgusuz peşinden koştum. Duyduğumuz çığlığı aldırmaz diye düşündüğüm Rüya, hiç görmediğim kadar hızlı koşuyordu. Çok uzakta değil, bir arka sokaktan geliyormuş ses. Bağıran küçük bir kız çocuğuydu. Sesler daha kalabalık imajı vermişti fakat görüntüde sadece ağlayan küçük bir kız çocuğu vardı. Durumu anlamak için çocuğun yanına koştuk. Güzel yüzünden yaşlar süzülüyordu. Elinde küçük bir oyuncak bebek vardı, kendi üzeri gibi bebeğinin kıyafetleri de kirliydi. Bir noktaya bakıp hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.
"Şş, sakin ol tatlım! Ne oldu söyle bana hadi." diye diz çöktü çocuğun yanına Rüya. Konuşmaya niyeti olmayan, sürekli ağlayan kız çocuğunun baktığı yere baktım. Yerde biri yatıyordu. O an küçük kız çocuğu çığlık attı tüm gücüyle.
"Abi!"
Yerde gördüğüm çocuk kıpırdamadan, öylece yatıyordu. Koştum hızla yanına. Yüz üstü yatan çocuğu çevirmeye yeltenmiştim ki, yere sızan kırmızı sıvıyı görünce kalbim hızlanmıştı. Derin bir nefes aldım. Usulca çevirip başını dizime çıkardım. Gözlerim yüzünü seçtiğinde içim sızlamıştı.
Kerem!
Küçük kız çocuğunu tutuyor, görmesine engel oluyordu Rüya. Paniklemiştim.
"Kerem!" diye seslendim. "Kerem aç gözünü!"
Öksürüklere boğulduğunda nefesimi verdim, yarasının nerede olduğuna bakmak istedim. Kerem, titreyen elini karnının tam ortasında akan oluk oluk kanlara götürdüğünde yüzümü buruşturdum. Üzerimdeki gömleği çıkarttım alelacele. Elimde toplayıp karnına bastırdım. Acıyla inledi Kerem. Elimi sıktı kanlı eliyle.
"Abla..." dediğinde dudaklarımı bastırdım birbirine. Acı çektiği sesinden okunuyordu. Gözlerim dolmuştu ama yeri değildi.
"Ambulans, ambulansı arayacağım!" dedim sesli bir şekilde.
"Dur, arama." dedi fısıltıyla.
"Yaralısın, kan kaybediyorsun!"
"Bakarım çaresine." Öksürüklere boğuldu yine. Acıyla yüzünü buruşturdu. "İlk değil." diye ekledi sonuna. Gencecik çocuktu o, Allah'ım! Lütfen yardım et!
Çaresizlikle kafa salladım. Aramayacaktım fakat, doğrusu zaten arasak da gelecek gibi değildi. Etrafta kimseler görünmüyordu. Buraya alışacakmışım gibi hissetmiyordum.
"Kerem! Bende kal, sakın kapatma gözlerini! Duyuyor musun beni? Kerem!"
Gözlerini kapanmaktan zor alıkoyuyordu. Elimi yüzünde gezdirdim, soğuktu teni. Kan biraz olsun durmuş gibiydi ama burada devreye Rüya'nın girmesi gerekiyordu. Onun sağlık bilgisi hayat kurtaracak kadar vardı.
Rüya hızla yanımıza geldi, küçük kız biraz arkasında hala ağlıyordu.
Küçük kızı gösterdi. "Adı Leyla."
"Leyla, onu götürebileceğimiz bir yer biliyor. Gitmeliyiz."
"O küçücük bir çocuk, nereye götürebilir?"
"Daha iyi bir fikrin var mı? Benim yok!"
"İşe yarayacak bir yol bulabiliriz, bu çok aptalca!"
"Sence bunu tartışacak vaktimiz var gibi mi duruyor?" Derken Keremin acı içinde terlemesini işaret etti.
"Sırtıma almama yardımcı ol." Dedim yerimden kalkıp Kerem'i sırtıma almaya hazırlanırken. Bir şekilde güç bela sırtıma almıştım. Tüm güvencemiz Leyla'ydı, buna inanamıyordum. Yaklaşık 15 dakikadır sırtımda Kerem ile yürümem beni epey yormuştu.
"Kerem beni duyuyor musun?" Diye seslendim ama yanıt gelmedi. Nefesini usul usul ensemde hissediyor oluşum rahatlatıyordu beni.
"Rüya uyandır onu, bir şeyler söyle! Uyumamalı."
"Şu an yapacak bir şey yok, zaten tarif ettiği yere geldik sayılır, öyle değil mi Leyla?"
Kafa salladı Leyla.
Derin derin nefes alıp veriyor, burnumdan soluyordum. Lütfen Leyla, bir sürprizle karşılaşmak istemiyorum.
Geldiğimiz yer yine terk edilmiş bir eve benziyordu. Bazı kırık, dökük yerler farklı parçalarla kapatılmıştı. Küçük olan ev muhtemelen Kerem'in yaşadığı yerdi.
"Kerem burada mı yaşıyor?" Diye sordum Leyla'ya. Cevapsız bıraktı, doğrusu anlamamış gibiydi. Aklıma onun aslında isimsiz olduğu, ona Kerem ismini sonradan verdiğimiz gelmişti. Düzelttim hemen.
"Abin yani. Burada mı yaşıyor?"
Kafa salladı tekrar.
"Abim iyi olacak mı?" Diye sordu tüm masumiyeti ile. Ben onu oyalamaya çalışırken Rüya çoktan yarasına bakmaya başlamıştı bile.
"Yara çok derin değil, ama dikiş atılması gerekiyor." Diye çıkıştı Rüya.
"At o halde." Dedim net bir şekilde. Bu demek oluyordu ki Kerem yaşayacak.
"Bunu yapabilir miyim, emin değilim. Hem bir iğne bile yok."
Kerem "bu ilk değil." demişti. Muhtemelen bulunduruyordur. Zaten küçük olan evin her köşesini aradım. Sonunda bir kutunun içinde bulduğumda hemen Rüya'ya götürdüm.
"Bunlar işini görür mü?"
Gülümsedi sevinçle.
"Fazlasıyla!"
Soğuk su, ve yeniden yıkadığım bezi getirdim. Ne kadar doğruydu bilmiyorum ama alnına koyup ateşini biraz olsun düşürmeye çalıştım. Nereden baksanız 1 saattir uyuyordu. Nefes alışverişinden, yaşamının normale döndüğünü az çok anlıyorduk.
Tam o esnada ahşap, kırık kapı sert bir şekilde çalındı. Endişeyle kalktım yerimden.
"Biri bizi takip etmiş olabilir mi?"
Leyla korkarak geri çekildi.
"Açmasak daha iyi." derken şiddetli bir sesle içeri daldı biri. Muhtemelen zaten kırık olan kapıyı tamamen kırmıştı. Görünen kişi Ege'ydi. Vücudum katılaşırken, kaşlarımı çattım. Leyla'nın önüne kapattım kendimi.
"Sen, burayı nasıl?"
Elini alnına vurdu Rüya.
"Sana söylemeyi unuttum."
Bu yaptığına inanamayarak ona baktım.
"Kendisi konuşmak istedi. Ben söyledim yerimizi." dedi Rüya çekinerek. Aynı zamanda geriliyordu.
"Anlamadım, ne yaptın?" dedim öfkeyle.
"Konuşacak şeyler var Naz. Dinlemelisin!"
Ege'nin yumuşak yüzü ona kızmamı engelliyordu.
"Hemen git buradan. Seni görmek, duymak istemiyorum!"
"Neden?"
Ellerimi saçlarıma çıkardım.
"Neden mi? O gece neler yaşattın bize! Delirmiş gibiydin, zarar verecektin, hatta verdin! Şimdi karşıma geçip neden mi diyorsun!"
"Dinle, her şeyi anlatacağım."
"Defol Ege!" dedim arkamı dönerken. Sahiden ona katlanamıyordum. Doğrusu beraber büyüdüğümüz adamın bu denli değişimi beni mahvediyordu.
"Bir polis var. Bela oldu adam!"
Kaşlarımı çattım. Hışımla döndüm ona.
"Her şeyin farkında. Kimlik değişimi, cinayet, kaçış planı. Her şeyi biliyor anladın mı? Beni tehdit etti."
"Ne saçmalıyorsun Ege!"
"Tehdit etti diyorum! Eğer sizi orada oyalamasaydım, gideceğiniz yerde çoktan sizi bulmuş olurdu ve ikinizi de ömür boyu hapse tabi edecekti. Buna izin veremezdim anladın mı? Mecbur kaldım Naz. Ben sana, size nasıl zarar verebilirim ki?"
"Bütün gece bir oyun muydu yani? Saçmalık bu! Bize söyleyebilirdin! O şekilde olmak zorunda mıydı?"
"Her yer dinleniyor, onlarca kamera vardı. Yapamazdım, anla beni iki gözüm. Yalvarırım beni affet."
Karşımda bükülecekti neredeyse, yüzüme bakamıyor, gözlerinin kızarıklığını saklıyor gibiydi. İçimi yersiz hüzün sarmıştı. Beni böyle düşünen biri için fazla haksızlık etmiştim demek.
Rüya'ya baktım. Dudaklarını ısırıyordu. Ege usulca ellerini ellerime uzattı. Sımsıkı sarıp öptü koklayarak. Hep böyle sevmişti beni, benim onu hiç sevemeyeceğim kadar.
Dolan gözlerimle baktım mahcup yüzüne.
"İyi ki geldin Ege, iyi ki sen o gece ki adam değilsin, iyi ki içimdeki bu yangına ateş olmadın. Asıl sen beni affet."
Gözyaşlarım akmaya başlamıştı. Aslında ağlanacak bir şey yok gibi duruyordu ama tüm yorgunluğun direnişiydi bu. Bitiyor muydu, yoksa her şey yeni mi başlayacaktı bilmiyorum.
"Eğer gizli numarayı bulmadıysanız diye söylüyorum o polis olabilir."
"Hangi polis böyle bir şey yapar? Pek sanmıyorum." dedi Rüya.
"Bahsettiğim geceyi de bir polis yüzünden yaşadık. Fazla küçümsemeyin derim."
"Haklısın. Bir dakika, tehdit ettiğini söylüyordun. Sen gördün yani değil mi?"
"Hayır, yani yüzünün tamamını görmedim, kapatmıştı. Araştırdım biraz. Adam gizli görevlerdeki başarısıyla nam salmış bir polis. Akla gelmeyecek oyunlar kurup, insanları alt ediyormuş. Görmedim ama sanırım tarif edebilirim."
Yutkundum, nefesim daralmıştı. Hayır, lütfen beklediğim gibi olmasın. Lütfen yarım kalan canımı alma benden.
"Uzun boylu, siyah savruk saçlı bir adamdı. Görebildiğim kadarıyla ise yüz hatları oldukça keskindi. Bir de adını duydum."
Bu emsal, bana o eşsiz yıldızları hatırlattı ve bu karnıma ağrı sokacak cinstendi. Sanırım tahmin ediyordum.
"Bora. Bora Aydın."