Oyun

1669 Kelimeler
"Nasıl ya?" diye haykırdım dolu gözlerimle. Ellerimi saçlarıma çıkardım. "Bunu neden yapsın?" "Sen, tanıyor musun yoksa?" dedi Ege sakin ama şaşırmış bir ifadeyle. Kafamı kaldırdım ona doğru, ellerimi saçlarımdan indirdim. Ne diyeceğimi bilemeyip hemen yanıma yaklaşan Rüya'ya çevirdim bakışlarımı. "Tanıyor musunuz?" diye yineledi sorusunu. "Hayır." diye yanıtladı Rüya. Neden hayır dedin dercesine baktım Rüya'ya kısa bir süre ama Rüya'nın beni uyarır ifadesiyle bakışlarımı çektim yüzünden. "O polisten nasıl kurtulacağız peki? Rahat verecek gibi durmuyor." dedi Rüya. "Gizli numaradan neden uğraşsın o halde? Bir dakika! Daha bu sabah bizi ölümün eşiğine getiren gizli bir numaraydı. Eğer o numara gerçekten Bora ise, burada olduğumuzu biliyor." "Doğru söylüyorsun, bir şeyler yapmalıyız!" diye endişelendi Rüya. "Sakin olun. Ben onu oyalayacak bir şeyler biliyorum." dedi rahat tavrıyla Ege. Leyla arkamdan çıkıp abisinin yanına oturdu. Arkamızdaki eskimiş koltuğa bıraktım kendimi. Rüya'da yanıma oturduğunda Ege boğazını temizledi. "Naz, söyleyeceklerim karşısında lütfen dik durmaya çalış, olur mu?" "Bir şey mi biliyorsun?" dedim kaşlarımı çatarken. Sessiz kaldı fakat en kötüsü başını yerden kaldırmıyor, yüzüme bakmıyordu. "Bir şey biliyorsun." dedim endişelenirken. "Ne biliyorsun Ege? Açık konuş!" dedi sesinin en sert tınısıyla Rüya. "Senin," cümlesine devam etmeyip, duraksadığında kötü bir şey olacağını hissetmiştim. "Senin bir kardeşin var Naz." "Ne?" dedi Rüya ses tonunu ayarlayamayarak. Öylece durdum, sustum. Yapabildiğim tek şey bu oldu çünkü. Hiçbir şey söylemeye mecalim yoktu. İçimi kaplayan kapkara bulutlar nefesimi daraltmıştı. Tıpkı benim gibi, annesiz, babasız, çaresiz büyüyen bir kardeşim olması isteyeceğim en son şeydi. Doğrusu ne denirdi ki? Buna inanmalı mıydım? En kolayı inkar edip normal yaşantıma devam etmekti. Fakat işin kötüsü normal bir yaşantım zaten yoktu. "Bu doğru olabilir mi?" derken bir o köşeye bir bu köşeye dönüp duruyordu Rüya. "Bir şey söylemeyecek misin?" derken yanıma oturdu Ege. Usul usul başımı kaldırdım daldığım noktadan. Kafamı sağa sola salladım. Güldüm sonra. "Bu gerçek olamaz. İnanmıyorum." "Bu gerçek Naz. Ve şu an sana ihtiyacı var." "Ege, daha fazla oyun oynamanı istemiyorum. Bütün her şey yalan değil mi? Artık kandırmayı bırak ve hayatımdan çık. Tamam mı?" "Şunu izle." dedi telefonunu açarken. "Bana hak vereceksin." Nefesimi verdim. Bir yandan bunun gerçek olmamasını diliyordum, bir yandan onu görme telaşına kapılmıştım. Bir video başlattı telefonundan. Bir sandalyeye bağlanmış, yaralı bir kız çocuğu. Ağzı bantlanmış, elleri acıyacak mı diye düşünülmeden bağlanmış. Ağlıyor, tıpkı canı acıtılmış küçük bir çocuk gibi ağlıyor. Sadece elleri görünen biri gelip ağzındaki bandı çıkarttığında o sesini duyuyorum. "Abla! Yardım et, yalvarırım. Kimim, neyin nesiyim, nereden çıktım hepsini daha sonra sor olur mu? Beni bul n'olur, öldürecekler." Kalbime saplanan hançerler dakikalar sonra su yüzüne çıkmış gibi nefes aldırdı bana. Sanki boğulmaktan son anda kurtulmuşum gibi. "Sana gelmeme izin vermediler, seni bulmama, sana sarılmama izin vermediler. Çok yalnızdım abla... Üstelik, çok yoruldum." Hıçkırıklara boğulduğunda ellerimi ağzıma kapattım. Sesi titriyor, dudaklarını ısırıyordu. Sarı saçları dağınık, iki yanına dökülmüştü. "İşsiz, kariyersiz, okulsuz, ya da aç kalmadım. Annesiz, babasız kaldım ben. Senin gibi eksik, yaralı, yarım kaldım." Ellerimi saçlarıma çıkardım, hıçkırıklarıma engel olamıyordum. "Yıllarca hep annem, babam beni bulsun çok istedim. Hayal ettim, beni almaya gelecekler dedim. Ben o yetimhane duvarlarına her anne yazdığımda daha çok ağladım. İntihar edecektim, dayanamadım artık. Ama öğrendim ki bir ablam varmış. Benim gibi yalnız büyüyen. Belki eksik kalan yanımızı birbirimize sarılarak tamamlarız diye düşündüm. Geri kalan ömrümü seni aramakla harcamak istedim. Başka ne işe yarayacaktım ki zaten, öyle değil mi? Sana her adım attığımda çelme taktılar bana. En sonunda ayaklarımı kırdılar abla. Sana gelen yollar hep dikenlerle, taşlarla dolu. Ben o taşları gül sayıp sana gelmeyi çok denedim ama olmadı. Başaramadım. Beni bul abla. Öleceksem bile, bir ailem olduğunu hissederek ölmek istiyorum. Sadece sabaha kadar vaktim var abla. Eğer beni kurtarmazsan beni öldürecekler. Unutma, bu sabah ya birlikte yaşayacağız, ya da ölüşüm artık fiziksel olacak." Video bitiyordu, ben zaten bitmiştim. Karanlık bir sokakta bir ışık arıyordum sadece. Nerede olduğumu görebilecek kadar küçük bir ışık. Öyle çaresiz hissediyordum ki kendimi... Boğazım düğüm düğüm, yutkunamıyorum. Ellerimi yüzüme kapatıp bağıra bağıra ağlamaya başladım, kahretsin! "Seni bu hayatın kirli oyunlarıyla tek başına savaşmak zorunda bıraktığım için kendimi asla affetmeyeceğim. Seni aramadığım için, sana daha önce gelemediğim için özür dilerim." Rüya şaşkınlık içerisinde ağlıyorken Ege ifademi izliyordu. "Bu videoyu nereden buldun?" dedim yerimden fırlarken. "Bora Aydın gönderdi. Kardeşin onun elinde, Naz! Senden ne istiyor bilmiyorum. Seni mahvetmeye yemin etmiş gibi." "Delireceğim, aklımı kaçıracağım!" diye sitem ediyordu Rüya. "Ben, o Bora denen adi herifi bulacağım!" dedim dişlerimi sıkarken. Kapıya yöneldim. "Ben de geliyorum!" diye düşünmeden peşime takıldı Rüya. "Elini kana bulamayacaksın Naz!" diye bağırdı Ege olduğu yerden. "Zevkle yapacağım! Sen kalıp Kerem ve Leyla'ya göz kulak olacaksın. Kerem'in başı belada. Onlara zarar gelmeyecek!" "Tamam ama sen nereye gideceksin peki? Bu herif belanın teki. Seni bulmak çocuk oyuncağı onun için." "Bulmak isterse burada da bulur." "Dur tamam, en azından oyalanırken yakalanmanı istemem. Sana bir adres vereceğim. Sanırım kardeşin de Bora'da orada olacaktır." Rüya'ya mesaj olarak ilettiğinde hızla devam ettik. Koşuyorduk, günlerdir aç kalan bünyemiz ne kadar dayanabilecekse o kadar gidecektik. "Adrese gidecek miyiz?" "Evet, ancak öncesinde başka bir işimiz daha var." "Bundan önemli ne olabilir ki?" Görünmeyeceğimiz bir köşeye sırtımı yasladım. Nefes nefese kalırken Rüya'da ellerini dizlerine koyup soluklandı. "Bir dakika, aynı şeyi mi düşünüyoruz?" dedi tek kaşını kaldırırken. "Muhtemelen." dedim kuytuda kalan eve göz atarken. "Söylediği kadar düşünüyor olsaydı beni, Bora'yı öldüreceğimi söylediğim halde gitmeme izin vermezdi. Ege burada kalmayacak, o muhtemel." dediğimde Rüya sırtını yanımdaki duvara yasladı. "Asıl önemli olan, nereye gideceği." "Naz, bir şey soracağım. Gerçekten kardeşimiz Bora'nın elinde olabilir mi?" Yutkundum. "Bilmiyorum Rüya, bir kardeşim var mı ona bile emin değilim." Yutkundu Rüya. "Bora bir polis. Öyle değil mi? Bunu neden yapsın? Bizden başka işi yok mu bu adamın?" "Doğru söylüyorsun. Benim de zihnimi tırmalayıp duran soru tam da bu. Hiçbir cevap bu sonucu vermiyor." Elimle duvardan destek aldım, bir an için başım dönmüştü. "İyi misin?" diye telaşlanırken kolumdan tuttu Rüya. Başımı salladım onaylarcasına. "Biraz yıldızları izlesem iyi olacak." "Anlamıyorum, nedir bu yıldızlara merakın?" Ona baktım öylece, nasıl anlatabilirdim ki? Bir adamın bana yıldızları sevdirdiğini, o adamın beni uçurumdan iterek o yıldızlara ettiği ihaneti nasıl anlatabilirdim? Hadi anlattım, o hissi tarif etmem imkansız. Bana hem evimdeymiş gibi hissettirdiği o geceyi, hem de sabahında o evden ite kaka kovduğu sabahı asla ama asla utmayacaktım. "Bana anlatmadığın bir şeyler var, biliyorum. Israr etmeyeceğim." Başımı yere eğerken hüzünle karışık gülümsedim. Anlatamadığım şeyler var elbette. Fakat anlatamam. Anlatırsam, ağlayacağım çünkü. "Sen orada olduğumu nereden biliyordun?" diye soru yöneltip kendi kafamı dağıtmaya çalıştım. "Nerede?" "Uçurumun kenarında beni bulduğun andan bahsediyorum. Hiç gitmediğimiz bir yer oysa. Nasıl buldun?" "Ege çıktı!" Diye gözlerini keskinleştirdi aniden. Bu konunun ikinci kez örtbas olması gözümden kaçmamıştı elbette ama şu an için ertelenebilirdi. Doğruldum duvardan, Ege evden çıkmış, etrafı kolaçan ediyordu. "Sence nereye gidecek?" "Bir fikrim yok, o yüzden takip edeceğiz." Peşinden usul adımlarla, tıpkı bir gölge gibi ilerlemeye koyulduk. "Bakalım daha ne kadar şaşıracağız? Şu son zamanlarda olanlara gerçek anlam veremiyorum." Serin havada üzerimde sadece siyah askılı ile olmam üşütüyordu, nefesimin oluşturduğu grimsi bulutu izlerken yanıtladım. "Doğrusu, ben 1 yıldır olan hiçbir şeye anlam veremiyorum." "Haklısın, her şey o zaman başladı aslında. Gün yüzüne çıkması biraz zaman aldı sadece." "Peki, 1 yıl önce seni öldürmek isteyen yani ölen adamla, Ege'nin bir alakası olabilir mi?" Şimşek yemiş gibi ona döndüm. "Ege beni öldürtmek isteyecek kadar merhametsiz biri değil." Bu söylediğim daha çok kendimi teselli edişimdi. Buna inanmalıydım. "Öyle." dedi omuz silkerek. "Ama o adamın kim olduğunu ya da derdinin ne olduğunu da hala bilmiyoruz." "Öldüğünü göze alırsak, hiçbir zaman da öğrenemeyeceğiz." "Uzun zaman sonra tekrar karşına çıkmaktan çekinmeyen hatta aynı hırsla saldıran adam kim? Sana o acıyı çektirme sebebi ne? Bunları öğrenmenin bir yolu olmalı." "Şş!" dedim ani refleksle onu kolundan çekerken. "Gördü mü sence?" diye panikledi. "Bilmiyorum." dedim dudaklarımı ısırırken. Görünmenin ne yeri ne de sırasıydı. Usulca kafasını çıkardı saklandığımız delikten ve eliyle çağırdı beni. Derin bir nefes alıp peşine koyulduk tekrar. Ara açılıyor gibiydi. Hızlansak, apaçık meydanda kalacağız. Yavaşlasak her an gözden kaybolacak gibi. Endişeler, endişeler derken sanırım temizinden bir 20 dakikayı devirmiştik. "Naz baksana; verdiği adresin tam tersine gidiyoruz neredeyse." "Farkındayım, bir şeyler dönüyor. Ya fark etti, ya da başından beri biliyordu onu izleyeceğimizi." "Ya verdiği adres değil de, şu an gideceği yerse asıl gitmemiz gereken? Ciddi bir ikilem bu." "Düşünmek bile istemiyorum. Fena köşeye sıkışırız." "Ayrılalım o halde. En azından birimiz doğru sonuca mutlaka ulaşacak." "Olmaz, tek başımıza güçlü değiliz biz. Birlikte varız. Birlikte kalmalıyız." dedim keskin dille. Telefonuna gizli numaradan gelen yeni mesajı açtı Rüya. Artık nefret ediyordum şu mesaj seslerinden. "Sabahı beklemekten vazgeçtim, yalnızca 1 saatiniz var. Bol şans :)" "Şaka mı bu? Bir saat ne ya? Çıldıracağım, bir saat ne!" Eliyle ağzımı kapattı Rüya. "Sessiz ol Naz yoksa Ege-" göz ucuyla Ege'ye bakmıştı ki görünürde hiç kimse yoktu. Panikle sağa sola baktık. Hayır! Kahretsin! "Ne yapacağız!" Gözlerim doluyordu öfkemden. "Adres! Adresi aç oraya gideceğiz. Zaten başka seçeceğimiz de kalmadı!" Elleri titriyordu panikten. Koşmaya başladık. Yıllar sonra gerçek aileme ait bir parça varlığını göstermişti ama ben daha onu nasıl bulacağımı bile bilmiyordum. Şu çivisi çıkmış dünyada her şeye, herkese karşı gelebiliyorken söz konusu aile olunca elim ayağıma dolaşıvermişti. Deliler gibi koşmaya başladık. Nefesimiz göğsümüze dar gelene dek, dizlerimiz titreyene dek koştuk. Ne kadar kaldı bilmiyoruz ama şu serin dediğim hava cehenneme dönmüştü bizim için. Koştuğum yerde mırıldanıyordum. Gözyaşlarım da yalnız bırakmıyordu zaten. "Seni kurtaracağım. Söz veriyorum, seni sağ salim kurtaracağım." "Sana şimdiye kadar hep aile olmaya çalıştım. Sen de bana öyle. Birbirimize, tamamlanmamız için eksik olan parçamız gibiydik. Hep kardeş olduk." Soluklandı koştuğu yerde. "Ama hiçbir şey gerçek aile gibi olmuyor sanırım. Sadece birkaç cümle bile yetti seni öz kardeşe bağlamaya." Cevap vermeyi çok denedim ama, boğazım öylesine kurumuştu ki, sesim çıkmadı. "Ama benim tek ailem sensin. Senin için yapmayacağım şey, yakmayacağım can yok. Kız kardeşini, kız kardeşimizi bulacağız. Sana söz!" Bu yol ne zaman bitecekti? Zira ağırlığı gittikçe taşıyamaz hale geliyordum. Adımlarımız sokakları, sokaklar saatleri kovalıyorken adrese oldukça yaklaşmanın telaşı kaplamıştı. Rüya, dizlerinin üzerine düştüğünde tiz bir çığlık attı. Hemen durup döndüm, elimi uzattım ona. "Benim için," devam edemedim, nefes nefese kalmıştım. "Biraz daha dayanır mısın?" Uzattığım elim titriyordu adeta. Sıkıca kavradı Rüya, ayağa kalktı tüm gücüyle. O esnada gelen yeni mesajı tedirginlikle açtık. "Üzgünüm, geciktiniz küçük hanım :) Güzel kardeşine hoşça kal de."
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE