"Rüya, gitmesek mi? Nasılsa bir gün ortaya çıkacak her şey. O zaman ne yapacağız?"
"Artık sakin olacak mısın? Yola çıktık bile. Gidiyoruz buralardan. Sen artık Naz değilsin, Afitap olarak çok güzel sayfalar açacağız. Güven bana, güzel olacak her şey."
Sıkıntıyla verdim nefesimi.
"Ya sen? Senin de başını derde soktum. Affedebilecek misin beni?"
"Delirdin mi sen? O pisliğin sana 1 yıl önce ne yaşattığını ben biliyorum. Gram pişmanlığım yok yanında olmaktan. Hep öyle olacak."
Gece; yeryüzündeki tüm sahteliğin üstünü siyah, ışıltılı bir perdeyle örtüvermişti. Bir şehri terk etmek; sebebi her ne olursa olsun... Giderken içinizde kızgınlık da vardır, bilinmeyene duyduğunuz korku da. Asla geri dönmeyi düşünmeyebilirsiniz , bir gün mutlaka geri dönme hayali kurarken. Ama kopan bir şeyler vardır içinizde bilirsiniz. Hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağının farkında olmanın burukluğu da vardır.
Otobüs henüz kısa süren yolculuğun ardından mola verdiğinde sıyrıldım düşüncelerimden. Hep gereksiz olduğunu düşündüğüm renkli ışıklar gözlerimi küçültmeme sebep oluyordu. İnmek için çantalarımızı aldık omuzlarımıza. Üzerine bir hırka almalık saatlerdi. Yarı dalgın, yarı uykulu halde, oldukça tedirgin attığım adımlarım gitgide boşvermişliğe kapılıyor, yağmurun çiseleyişine aldırmamama sebep oluyordu. Küçük bir tesis gibiydi durakladığımız yer. Tek otobüs bizimkiydi zaten. Koluma giren sıcak kolla yüzüme tebessüm yayıldı fakat içten içe buruktu bana gülümseyen yüz. Gözlerim doluyordu ama önemi yok, karanlıkta nasılsa belli olmazdı.
"Naz, bak bana." diye durdurdu Rüya. Kafasını eğip yüzüme doğru doğrulttu gözlerini.
"Ağlama artık."
Histerik bir gülüş yayıldı dudaklarıma.
"Demek belli oluyor. Yanılmışım."
"Hissettim." dedi hüzünle gülümserken. "Hep böyle olmadı mı zaten? Hangimize bir zarar gelse, diğerinin canı ondan önce acımadı mı? Lütfen, üzme kendini artık. Gidiyoruz buradan. Yeni bir hayat, yeni insanlar, yeni bir macera belki de."
Yanaklarım ısındı onu dinlerken.
"Özgür müyüz şimdi?" diye sordum çocuksu hevesle.
"Bilmem. Her giden özgür mü olur?"
"Belki. Yoksa niye gider insan?"
"Niye kalır asıl?"
"O ne demek?"
Dudaklarını kıvırdı.
"Bir şey demek değil."
Duyduğumuz sesle arkamıza döndük hışımla. Otobüs beklemeden devam ediyordu yoluna. Bizden başka da inen olmamıştı. Arkasından koşmanın bir anlamı olmayacağına kanaat getirip şaşkınlıkla bakakaldık.
"Ne bu şimdi?"
Bütün aksiliklerin bizi buluyor olmasına ofladı.
"Neyse, içeri geçip görevli birine aratalım. Geri dönüp alırlar ne de olsa."
Tesise doğru yürümeye başladık. Etrafa göz gezdirdik fakat kimse yoktu.
"Doğru söylüyorsun fakat burada görevli biri göremiyorum ben."
"Şaka mı bu ya?" diye sitem ederken az ileride bir kadın gördüm. Durumu anlatıp otobüsü aramalarını ve geri dönüp bizi almalarını söylemesini istedim. Kadın tüm sevimsizliği ile hatlarda problem olduğunu ve düzelene kadar arama yapamayacağını söyledi.
İçimden bizi bulan tüm aksiliklere küfürler yağdırıyordum.
Rüya, ellerimden tutup az ilerideki kaldırımın kenarına oturttu beni, oturtmadan önce sırtına attığı ince hırkayı taşa sermeyi ihmal etmedi. İçerideki küçük kahve otomatına gidip kısa süre sonra elinde iki kahveyle döndüğünde gülümsedim. Gözlerim, boşluğa düştü. Baktığım taş yavaş yavaş soluklaştı, bulanıklaştı. Kafamı iki yana salladım.
"Anlamıyorum, bana nasıl katlanıyorsun, Rüya."
"Bilmem, bazen zor geliyor tabii." Güldü.
"Dalga geçme ciddiyim." Güldüm ona karşın.
"Sen benim ailemsin çünkü. Evimsin."
"Hadi ama, senin gibi bir dostu hak edecek ne yaptım ki ben? Sana dertten başka bir şey getirmiyorum. Bu iyi hissettirmiyor."
Kahvesinden bir yudum aldı.
"Sahiden, bana nasıl katlanıyorsun, Rüya. Bunca şeye rağmen, nasıl?"
"Yara izlerinle, zayıflıklarınla, korkularınla, eksik olduğunu hissettiğin, yarım kaldığını düşündüğün ne varsa her şeyinle. Bunlara rağmen değil, bunlar olduğu için. Evimsin, dedim ya. İnsan evinin yıkılmasına göz yumar mı hiç?"
O esnada görevli kadın hatların düzeldiğini ve aramayı gerçekleştirdiğini söyledi. Çok geçmeden geri döneceklermiş. Bu haber bir miktar sevindirmişti.
"Ah, lavaboya gitsem iyi olacak."
"Acele et. Bu kez de kaçırmayalım."
"İki dakikaya dönerim." derken koşar adımlarla içeri gitti. Kahvemi bitirip çantamdaki kitabı karıştırdım biraz. Vakit daralıyor, canım sıkılıyordu. Rüya henüz gelmemişti. Acele etmesini söylemek için ardından gitmeye karar verdim. Kitabımı çantama yerleştirdim o esnada. Aynaya bakarken bir yandan sesleniyordum.
"Rüya, hemen çıkmazsan kalacağız burada."
Ses gelmedi.
"Rüya?"
Endişeleniyordum.
Tuvalet kapılarını usul usul ittirmeye başladım. Hepsi boştu. Son bir kapı kalmıştı açmadığım, yutkunarak seslendim.
"Rüya?"
Bir cesaret açtığım kapının arkasında gördüğüm görüntü çığlık attırmıştı bana. Yerdeki soğuk mermerin üzerinde, dizlerini kendine çekmiş sessiz sessiz ağlıyordu. Gözleri kızarmış, ağzına kocaman bir bant yapıştırılmıştı. İki eli birbirine kangren edecek kadar bağlanmıştı.
"Rüya!"
Telaşla çöktüm yanına.
Ağlayarak kaşlarını kaldırıyordu bana. Ters giden bir şeyler vardı ve Rüya bir şeylerin farkındaydı sanki. Beni uyarmaya çalışıyor gibiydi. Anlamsızca kafamı sağa sola salladım. Ne demeye çalıştığını anlamıyordum. Neydi bu olanlar şimdi? Düşünemiyor gibiydim. Ağzındaki bandı çıkardım bir çırpıda.
"Git, git buradan Naz git!"
"Sana bunu kim yaptı? Bir şeyin var mı ha?"
Ellerimi yüzünde gezdirdim, endişeyle her yerini kontrol ediyordum.
"Kaç diyorum sana, hadi durma! Gelecek. Senin için gelecek!"
"İyi misin? Ver elini, çıkalım buradan!"
"Yalvarırım git buradan. Delirmiş gibiydi!"
"Ne diyorsun Rüya? Kim, kimden bahsediyorsun?"
Bileklerindeki ipi açarken bir yandan nefesimi düzene sokmaya çalışıyordum. Özgürlüğüne kavuşan bileklerini ovuştururken aniden irkildi yerinde. Bakışları arkama sabitlenmişti. Nefesini tuttu ardından. Gözleri dolmuş gibiydi.
Usul usul döndüm arkamı. Ege'yi görmemle nefesimi verdim.
"Korkuttun." dedim tekrar Rüya'ya dönerken. "Seni gördüğüme sevindim. Yardım et, Rüya'yı buradan çıkarmamız gerek."
Rüya hala tedirgin, hatta korkuyordu.
"Ona zarar verme, lütfen." dedi yalvarır bakışlarını Ege'ye doğrultup. Rüya'nın bu tavrına karşın eline uzanıp sıvazladım.
"Rüya sakin ol, Ege o. Neden zarar versin bana?"
Rüya beni sertçe kendine çekip hıçkırıklara boğuldu yeniden. Ardından başını kaldırdı ve hışımla ayağa kalktı. Beni arkasına savurdu tüm gücüyle.
"Her şey onun tuzağıydı. Anlasana, o yaptı bunu." diye bağırdı Ege'ye doğru. Ege, tüm sakinliği ile beni izliyordu.
"Rüya saçmalama. Ne dediğinin farkında mısın sen?" derken sesim titremişti. Bize haber vermeden bu saatte burada olması tesadüf olabilir miydi? Donup kalmış gibiydim. Şakaklarım buz tutmuştu sanki. Böyle bir şey olabilir miydi gerçekten? Mümkün müydü bu?
"İnanma ona sevgilim, ben iyi bir insanım."
Sesi kusursuzdu. Usul usul adımladı bana. Aramıza duvar olan Rüya'yı sertçe ittirdi duvara. Çok korkuyordum, Rüya'nın bahsettiği kişi Ege olabilir miydi? Göğsüm hızla yükselip iniyordu. Yüzüme düşen saçımı kulağımın arkasına ittirdiğinde nefesimin titrediğini fark ettim.
"Değil mi?" dedi gözlerimin içine bakarken. Sesli yutkundum.
"Beni neden sevmedin?"
"Ne?" diyebildim yalnızca.
"Beni neden sevmedin!" diye gürledi. Tüm damarları patlayacaktı sanki. Boğazı parçalanacak sanmıştım. Kollarımdan tutup beni sarsmaya başladı. Öyle şiddetli sarsıyordu ki, başımı döndürmüştü. Gözlerimden yaşlar dökülmeye başlamıştı.
"Ege dur..." diyebildim. Gittikçe şiddetini artırıyor, deli gibi bağırıyordu bana. "Yalvarırım dur. Kimse yok mu!"
Ben iki güçlü kol arasında güçsüzleşirken Ege'nin bedeni tüm ağırlığı ile üzerime yığıldı. Sırtım duvarla buluştuğunda Ege üzerimden düşüverdi. Arkasında görünen yüz ise Rüya'ya aitti. Titreyen ellerinde kalın, ucu kanlı bir sopa vardı. Hızlı hızlı nefes alıp verirken şaşkınlık ve korkuyla harmanlanmış ifadesiyle Ege'ye bakıyordu. İtişme esnasında yere savrulan çantalarımızı kaptığım gibi panikle kalktım yerimden. Rüya da tıpkı benim gibi afallamıştı. Kolundan tuttum hızla ve çıkışa doğru koşmaya başladık. Bütün bu gürültüyü görevli kadının duymaması normal miydi peki?
Elindeki sopayı bırakmamasını söylemiştim. Parmak izi vardı, artık her şey olabilirdi. Saatlerdir koşuyor olmamıza mı, nereye gittiğimizi bilmiyor olmamıza mı endişelenmeliydim bilmiyordum. Sırtımızdaki çantaların yaptığı ağırlık haddini aşmıştı. Nefes nefese sığındık bir köşeye. Sırtımız duvarla buluştuğunda usulca dibe çöktük. Ruhen de öyle. Sopayı ve çantalarımızı bir kenara fırlatıp nefeslerimizi düzene sokmaya çalıştık.
"İşler b*ka sarıyor, farkında mısın?" dedim Rüya'ya.
Dudaklarını ısırırken hala endişeli olan gözleriyle bana baktı.
"Ne yapacağız?"
Gözlerimi uzun uzadıya sabitlediğim kör noktadan ayırıp döndüm Rüya'ya.
"Kaçacağız."
"Ege peşimizi bırakmaz."
Yutkundum yine.
"Ben, inanamıyorum. Nasıl olur böyle bir şey. Gözüm kapalı güvenebileceğim birinden kaçacak olmamıza inanamıyorum. Bana zarar vermeye kalktı, sana zarar verdi. Buraya kadar geldi, takip etti bizi."
"Anlasana, ona gideceğimizi biliyordu. Her şeyi planladı, her şey tam da istediği gibi oldu."
Dudaklarımı ıslattım. Gözlerim küçülüyordu uykusuzluktan, yorgunluktan.
"Şu son günlerde yaşadıklarımıza bakar mısın?" diye mırıldandım. Bir süre duraksadım ve kaşlarımı çattım. "Fotoğraf! Şu gizli numaradan bizi takip eden kişi. Ege olabilir mi?"
"Aklıma geldi ama inanmak istemedim. Fakat inanmamızı gerektirecek bir sebep var."
Devamını tahmin ettiğim cümlesini bitirmesini bekledim, ve ekledim.
"Fotoğrafçı dükkanına girdiğimizde bizden sonra geldi. Yemek almaya çıktığını söylemişti fakat eli boştu. Fark ettin değil mi?"
Kafa salladı.
"Evet, ama onun yanındayken mesaj geldi, mesajı gönderen bir başkası daha olabilir mi?"
"Sanmam." diye yanıtladım düşünürken. "Günümüz teknolojisinde mesajın iletilmesini istediğin saati kolaylıkla ayarlayabiliyorsun. Onun için çocuk oyuncağı."
Anladığını belli eden bir ifade yayıldı Rüya'nın yüzüne.
"Ve hatta onu da kasıtlı yaptı. Mesaj geldiğinde o da yanımızda olmalıydı ki, ondan asla şüphe duymayalım istedi."
"Şimdi her şey gün yüzüne çıkıyor. Ama asıl soru şu;"
Titrek nefesimi sıkıntıyla verirken Rüya'ya sabitledim bakışlarımı.
"Ege, bunu neden yapıyor?"