"Biri bizimle oyun oynuyor olmalı."
"Umarım." diye karşılık verdim. Fakat bunun bir oyundan daha ciddi bir durum olduğuna kalıbımı basabilirdim.
"Dikkat et!"
Önümdeki küçük çukuru fark etmeyip yere kapaklandım.
"Kahretsin, neden her şey beni buluyor!" derken bir yandan çıkmaya çalıştığım çukur için destek el bekliyor, bir yandan da ellerimle saçlarımı karıştırıp eğer toprak karıştıysa çıkarmaya çalışıyordum. Küçük olan çukurdan çıkıp kenarına oturduktan sonra üzerimdeki tozları silkeledim.
"Canın acıdı mı?"
"Sinirden delireceğim."
Bildirim sesine kulak kesildim.
"Bunu görmek isteyeceksin." dedi Rüya endişelenerek.
"Ne o?"
"Gel."
Kalktım oturduğum yerden, yaklaştım ekrana. Yine o numaradan bir mesaj gelmişti ve mesajın içeriği bir fotoğraftı. Fotoğrafta; çukurdan çıkmadan önce saçlarımı karıştırıyordum. Gözlerime inanamadım o an. Öfkem, korkumu yendi ve şiddetle bağırdım.
"Sen kiminle oyun oynadığının farkında mısın ha? Seni bulacağım ve pişman edeceğim! Duyuyorsun öyle değil mi, seni korkak!"
Etrafın sakinliğine güvenerek sesimi yükseltmiştim. Fotoğrafımın çekildiği açıyı görmeye çalıştım. Sokak tenhaydı fakat her yer bina ve ağaçlıydı. Burada birini elinle koysan zor bulurdun. Fotoğrafa tekrar dikkatli baktım.
"Şu yeşilliği görüyor musun?" dedim fotoğrafın kenar kısmına dikkat kesilerek.
Rüya yakınlaştırıp dikkatle inceledi.
"Evet, evet şimdi fark ettim."
"Sence nerede olabilir?"
"Yeşilliğe bakılırsa ağaçlı bölgede." dedi düşünmeden.
"Hayır," dedim düşünceyle ellerimi hareket ettirirken.
"Eğer zeki biriyse, binaların arasında. Bizi yanıltmak için yaptığını düşünüyorum."
"Peki, çektiği açı," dedikten sonra elindeki telefonla beni çekiyor gibi yaparak tüm yönleri denedi.
"Tam şurası!"
"Oradan çeker misin beni." dedim. Aynı pozu vermeye çalıştım, çok geçmeden çekti ve yanına gittim. Çektiği fotoğrafı açmasını istedim. İkisini karşılaştırmak istiyordum. Nedensizce basit biri olmadığını düşünüyordum.
Her iki fotoğrafta da arkamda görünen binalar birebir aynıydı. Saçımı savurduğum yer aynıydı. Görünüşe bakılırsa aynı yerden çekilmiş gibi duruyordu.
Oysa bir nokta daha vardı.
İçine düştüğüm minik çukurun kenarında küçük sayılmayan bir taş vardı ve iki fotoğrafta da farklı yerlerdeydi. Ona dokunmamış, veya yerini değiştirmemiştik.
"Şu taşı görüyor musun?" dedim Rüya'ya.
"Vay canına, dedektif olmalısın!" derken şaşkınlığını gizlemedi.
"Neler oluyor sence?" derken dudaklarımı ısırdım.
"Hey!" dedi fotoğrafta yüzümü yakınlaştırırken. "Şuna bak."
Çenemin altında belli belirsiz görünen kahverengi beni inceliyordu.
"Onun çektiği fotoğrafta sağa daha yakın görünüyor. Ama bir de bizim çektiğimize bak!"
Kaşlarımı çattım. Neredeyse gözle görülür fark vardı.
"Fotoğrafla oynama yapılmış. Onu bu yolla bulmamız çok zor gibi görünüyor."
"Ne yapacağız?"
"Şimdilik bunu unutmalıyız. Yani o öyle bilmeli. Zaten bir sürü işimiz var. Artık Ege'yi bulsak iyi olacak."
Hızlı adımlarla yürüdük, fakat daha fazla enerjimin kalmadığını biliyordum. Birazdan bir yerlerde düşüp bayılacaktım.
"Burada olduğuna eminiz değil mi?"
"Evet, geçtiğimiz gün karşılaştık. Kartını verdi, kendi yerini açtığını söyledi. Fotoğraf çekmeyi seviyordu zaten, biliyorsun."
"Anladım, onun adına sevindim."
"Evet." dedi daha önceden fotoğrafını çektiği kartviziti telefonundan kontrol ederken. "Burası olmalı."
"Girelim bakalım."
Etrafı kolaçan ettim fakat çabam yersizdi. Takip eden her kimse arkamda ona bakmamı bekleyecek değildi ya.
"Ege?" diye geldiğimizi belirten bir ses verdi Rüya. İçeride kimse yoktu. Uzun zaman sonra Ege ile yeniden yüz yüze gelecektim. Bu benim için kolay olmayacaktı.
Duvarlar fotoğraflarla doluydu, yeterli olacak boyutta bir masası vardı. Makasla birlikte kesilmesi yarım bırakılmış vesikalık fotoğraflar masaya sergilenmişti. Renkli duvarlar, siyah perdelerle zıt düşmüştü. Hafif kararmış ortamda duvarlara doğru adımladım. Onlarca güzel fotoğraf vardı. Usul usul göz gezdirirken birinde takılı kaldım. Elimi usulca beni oyalayan fotoğrafa sürdüm. İki gölge vardı; biri kadın, biri erkek. Kadın gökyüzüne dönmüş yüzünü, adam kadını izliyor. Kendisinin daha güzel bir manzaraya şahit olduğunu iddia eder bir oturuşu var.
"Hoş geldiniz! Kusura bakmayın, yiyecek bir şeyler almak için çıkmıştım."
Gözlerimi silip iki saniye yukarı baktım kuruması için. Ardından sese döndüm. Tüm gülümsemesi ile hayat dolu görünüyordu. Hiçbir şey olmamış gibi, unutmuş gibi davranabiliyordu. Ya da gerçekten unuttuğu içindi.
"Ege, uzatmayacağım." dedi Rüya. Ege yerinde durdu.
"Canınızı sıkan bir şey yok değil mi?"
Yüzüme dikkat kesildi, kaşları çatıldı.
"İyi görünmüyorsun."
"Başımız büyük dertte. Yardımına ihtiyacımız var." diyerek Ege'nin bakışlarını çekti benden Rüya.
Yine bir bildirim sesi geldiğinde telefonu aldım elime. Bu kez Ege'nin fotoğrafçı dükkanına girmeden hemen önce çekilmiş fotoğrafımızı almıştık.
"Burada." derken telefonu öfkeyle sertçe bıraktım masaya. Ege hiçbir şey söylemeden bıraktığım telefonu aldı ve fotoğrafa baktı.
"Bu ne demek şimdi?"
Mırıldanıp çözmeye çalışıp telefonu tekrar yerine bırakırken ben de karşısındaki iki müşteri koltuğundan birine oturdum. Ellerimi yüzümde gezdirdim.
"Tamam sakin olun, ama öncesinde bana anlatmanız gereken bir şeyler olduğunu düşünüyorum."
Rüya'yı buldu soran bakışlarım. Tedirgindim, ama artık gidecek bir yolum yoktu. Ege ya yardım edecekti, ya da bir daha asla beni görmek istemeyecekti.
Rüya başıyla onayladı beni.
"Ege," dedim. Ege pür dikkat beni dinliyordu bu ani girişimle.
"Ben birini öldürdüm."
Daha yaygın oturduğu koltuğunda biraz doğruldu. Gözleri fal taşı gibi büyüdü.
"Anlamadım?"
"Buna tahammül edemeyeceğini ve bunu kabullenemeyeceğini de biliyorum fakat üzgünüm ki gerçek tam da bu."
Kısa bir süre konuşmadı.
"Konu sen olunca her şeye tahammülüm oluyor." dedi hiçbir mimik oynatmadan.
"Bu konu seni rahatsız edecek, sebebi her ne olursa olsun yaptığımın yanlış olduğunu düşüneceksin hep."
Söylediklerim onun için önemli değilmiş gibi bakmaya başladı. "Bir dakika." dedi Rüya. "Sen asla bu kadar kolay kabul etmezsin böyle bir şeyi. Sen, sen biliyor musun?"
Kafasını sağa sola salladı zihnini toplar gibi.
"Hayır, nereden bileceğim?"
Ardıma yaslandım endişeyle. Beklediğimden çok daha sakin karşılıyordu.
"Sen kimseye zarar verecek biri değilsin. Bu nasıl oldu?"
"Konu nasıl olduğu değil, zamanımız yok." dedim alelacele.
"Bu şakaysa hiç hoş değil söyleyeyim. Ama itiraf ediyorum, bir an inandım."
Sırtıma yaslandım sertçe. Dudaklarımı ıslattım, parmaklarımla oynarken.
"Ege, kendine gel. Delirmenin sırası değil. Yardım edecek misin, yoksa gidelim mi?" diye çıkıştı Rüya.
"Siz ciddisiniz." dedi yüzü solarken. Yanıtsız kalan cümlesinden sonra toparlandı.
"Sanırım aklımı yitireceğim ama sonraya saklıyorum. Pekala, benden nasıl bir yardım istiyorsunuz?"
"Polis peşimizde. Yeni kimlik, yeni isim ve yeni şehir belki de ülke. Fakat her adımımızda bizi izleyen biri var. Önce onu bulmamız gerekiyor."
"Bunun için vaktiniz yok." dedi Ege. Haklıydı.
"Size hemen kimlik ayarlayalım."
"Delirdin mi? Her şeyi bildiğini söylüyor. Ya bizi ele verirse?"
"Ya blöf yapıyorsa? Nasıl eminsin ki doğru söylediğine."
"İhtimal üzerinden gidiyorum ama riske atamam."
"Asıl riske atmazsan kaybedersin. Bu bir oyunsa, en iyi sen oynamalısın Naz. En iyi biz oynamalıyız."
Dudaklarımı ısırmakla yetindim.
"Ayrıca," diye lafa karıştım. "Biz diye bir şey yok. Kendim ödeyeceğim bedelini. Sizi bulaştıramam."
Rüya aniden elime sardı elimi.
"Ben böyle bir cümle duymadım, sen de kurmadın. Tamam?"
"Hayır olmaz, bak ben ikinize de bunu yapamam anlıyor musunuz?"
Başım önde, parmaklarımla oynamaya dalmışken hissettiklerimi dile getirmek, o an yutkunmak kadar zordu.
"Zor olmuyor mu?" dedi aniden.
"Anlamadım?" dedim başımı kaldırıp Ege'ye bakarken.
"Yani bunca zaman bunca şeyin altından tek başına sıyrılmaya çalışmak; hiç gitmediğin karanlık bir şehirde yönünü bulmaya çalışmak gibi. Gerçekten, nasıl bu kadar dimdik ayakta kalabiliyorsun? Nasıl dayandın Naz?"
Eğer sevgiye, sizin sevginize olan inancım olmasa, inanın bu dünya ne dayanılacak ne de yaşanacak bir yer.
"Tek başına değildim." dedim Rüya'ya dolu gözlerle gülümserken. Sıcacık ama hüzün dolu bakışlarıyla karşılık verdi.
"Aklım almıyor." dediğinde sıkıntıyla nefesimi verdim.
"Senin aklın alana kadar hapse gireceğimi düşünüyorum."
"Senin oraya hapsolmana asla izin vermem."
"Bunu bildiğim için sana geldim."
İçimi serseri bir hüzün kapladı. Çünkü insan, yıkıkta olsa büyüdüğü evi unutmazmış.