"Bilmiyorum, eşyalarını almış olmalılar. Gidip bakayım." Diyerek kalmak istemiştim ki bileğime sarılan eliyle uzaklaşamadım.
"Seninkinden ararım."
Benim için fark etmezdi. Böyle söylediğine göre numarayı ezbere biliyordu. Üzerimdeki ceketin cebinden fermuarını açarak telefonu uzattığımda şifre olmadığı için hemen bahsettiği kişiyi aramaya başladı. Gelmesi gerektiğini söyledikten sonra kapattığında telefonumu geri uzattı.
"Birazdan aşağıda olur."
"Kim olduğunu nasıl anlayacağım?" Sorduğum sorunun ardından plakayı söylediğinde başımı sallayarak yanından kalktım. Kısaca göz attığımda başını geriye doğru yasladı.
"Uyumaya çalış." Diye mırıldandım.
Çocuk gibi omuzlarını silkti. "Sen gelmeden uyumayacağım."
Gülümsedim. "Peki."
Odadan çıkıp gittiğimde aşağı inmiş ve bahsettiği plakanın olduğu arabaya binmiştim. Eve gidene kadar Defneyle konuşmuştum. Olanları bahsettiğimde kısa bir konuşma yerine uzun bir sohbet olduğu için arabanın durmasıyla konuşmamız sonlanmıştı. Bir ara Atalay'ı görmeye geleceğini söylemişti. Duyduğunda ise epey korkmuş ve endişelenmişti. Aklıma geldikçe o ürperti bedenimi ele geçiriyordu. Kâbus gibiydi. Bir an önce bitmesini istediğim kötü bir kâbustu.
İyi olduğunu bilsem de yara alması gerçeği değiştirmiyordu.
"Birkaç parça eşya alıp tekrar hastaneye geri döneceğiz."
Arabadan inerken başını öne eğdi. "Tabi efendim."
Eve geçtiğimde ilk işim odaya çıkarak üzerime rahat bir şeyler giymek oldu. Sonra biraz etrafı kurcalamamla iki orta boy çanta buldum ve birisine kendi eşyalarımı birisine de onun eşyalarını yerleştirdim. İşim bittiği için odadan çıkacakken karnıma saplanan ağrıyla eş değer bir şeylerin iç çamaşırıma akıp gittiğini hissettim. Regl olduğumu anlarken geri dönerek yeni bir iç çamaşırı ve pet aldım. Değiştirdikten sonra çantaya da pet koymayı unutmadım. Kapıları iyice kilitledikten sonra araca geri bindim ve tekrardan hastaneye döndüm. Onun olduğu kata çıktığımda hemşirelerden Atalay'ın eşyalarını istemiş ayıca ismimi refakatçi listesine yazdırmıştım. İşim artık tamamen biterken, içeriye girmemle farklı bir hemşireyle karşılaştım.
Atalay yattığı yerden doğrulmuş yaralı kolunu havaya kaldırmıştı. Sargısı değişiyordu. Kapının açılma sesi duyulduğunda ikisinin de bakışı bana döndü. Sessizce gidip çantaları koltuğun üzerine bıraktım. Kadın işini ustalıkla yaptığında geri çekildi ve geçmiş olsun diledikten sonra odadan çıktı. Onun çıkmasıyla Atalay'ın bakışları bana kaydığında dudaklarımı aralamak zorunda kaldım.
"Üzerini değiştirelim mi?" diye sorduğumda hızla başını olumlu anlamda salladı.
"Olur, çok rahatsızım bunun içinde." Derken yüzünü buruşturmuştu. Kim olsa bu hastane kıyafetinden hoşlanmazdı. İnsanın kendi kıyafeti gibi olmuyordu, rahatlığını hissedemiyordu. Bu yüzden onun için aldığım eşofman ve tişörtü çıkardığımda yanına adımladım. Doğrulmasına yardımcı olurken sesli soluklarını işitiyordum.
"Ben usulca çıkaracağım sen bedenini hafifçe kaldırsan yeterli."
"Ölüm döşeğinde değilim yavrum kımıldayabiliyorum."
Dakikalardır cebelleştiğim o gerçek yüzme sertçe çarptığında, dudaklarından duymak ağır geldi. Ağlamak istiyordum ama kendimi de tutmam gerekiyormuş gibi geliyordu. Derin derin nefesler alarak ağlama isteğimi gideremeye çalıştım. Önlüğün arkasındaki çıtçıtları açarak bedeninin tamamen çıplak kalmasını sağlarken altında sadece iç çamaşırıyla kalmıştı. Bakışlarım sargılarına kaydığında usulca onlara dikkat ederek tişörtü kafasından geçirdim. Sıra sargılı kolunu geçirmek olduğunda nasıl yapacağımı bilmesem de usul usul yapmam gerektiğimin farkındaydım.
"Kolunu hafifçe kaldır." Derken sesimin titremesi kulaklarından kaçmadı. Kaşları an be an çatılırken duraksadım. "Yavrum terliyorsun." Terliyor muydum? Oysaki farkında bile değildim. Ama endişem bedenimde öyle yükselmişti ki patlamak üzereydim. Canını yakacak olma düşüncesi beni kahrediyordu.
Onun şuan bedeninde iki kurşun var Firuze.
Sonunda kolundan kumaşı geçirdim ve derin bir nefes aldım. Sıra eşofmanındayken eğilerek giydirmek istemiştim ki izin vermedi. Parmakları bileğime kavrarken neden durdurduğunu anlamak için suratına baktım.
"Ben giyerim." Dediğinde neden yapmama izin vermediğini anlayamadım. Sonra bazı düşünceler zihnime yerleşmeye başladığında umarım yanlış düşünüyorumdur diye aklımdan geçirdim.
"İzin verirsen yardım etmek istiyorum." Tıpkı onun gibi kaşlarım çatıldı. Parmaklarının kıskacından kurtularak eğildiğimde sözlerime devam ettim. "Adı üzerinde isteyerek."
Rahat hissetmiyordu kendini. Belki de böyle bir durumda olmaktan utanıyordu. Bense sadece yaralandığı için üzülüyordum. Aksi kötü bir şey düşünmezken onun böyle bir şeyi aklına getirmesi beni kat kat üzerdi. Yaralanmıştı. Vatani görevini yaparken yaralanmıştı ve bu herkesin başına gelebilecek olan bir olaydı. Ondan asla rahatsız olmazdım. Utanmazdım.
Eşofmanını ayaklarından geçirdikten sonra poposunu kaldırmasıyla tamamen geçirdim. Artık daha rahattı. Çıkardığım önlüğü koltuğun üzerine koyduğumda telefonumu sessize aldım. Geri ona dönerek yatağın yatmasını sağladığımda yastığını da düzelttim.
"Kapa gözlerini artık ben buradayım." Kısık gözleri ha kapandı ha kapanacaktı. Ama direnmekte de kararlıydı.
Yüzünü buruşturarak sağ tarafa kaydığında yatakta boşluk bıraktı. "Yanıma uzan."
Kocaman açılmış gözlerimle ona baktım. "Daha neler, unut bunu."
Ciddi surat ifadesiyle bana baktı. "O küçük koltukta belin tutulur, ayrıca orada uyusan da yara falan dinlemem ben kucağıma alırım seni. Bunu istemezsin değil mi?" diye sorduğunda parmağında vicdanımı oynattı. Nereden vuracağını iyi biliyormuş gibi bir tavır takındığında, yatmak ve yatmamak arası ikileminde kaldım.
Fakat koltuğa kurulsam da yerinden kalkıp yanıma geleceğini biliyordum. Bu onun için daha aksi olacağı için pek şansım da olacak gibi durmuyordu. Sıkıntılı soluğumu vererek komodinin üzerinde duran telefonumdan saate baktıktan sonra geri çekildim. Üzerimdeki ceketi çıkararak koltuğun üzerine doğru bıraktığımda geri dönmek için arkamı dönmüştüm ki onun gülümseyen suratıyla karşılaştım. Yüzünde yorgun bir gülümseme olsa da gözüme tatlı gelmişti.
Asker adamı da tatlı yapmıştım.
Yatarken düşmemek için onun tarafındaki korumalığı açtığımda ayakkabılarımı çıkararak yatağa oturdum. Usulca ona döndüğümde uyarırcasına konuştum. "Yanındayım ama sarılmak yok."
Ben de çok istiyordum, ona sıkı sıkı sarılmak ama yaralıydı. Bir anlık heves uğruna yanan canını hiçe saymak istemiyordum. Sessiz kaldığında yönümü ondan tarafa çevrili bir şekilde durmaya zorladım. Ellerim sıkıca sarılmak için karıncalanmaya başlamış, bu isteğimle başa çıkmaya çalışmıştım.
Ama dudaklarının arasından çıkan küfürle ona doğru sertçe çekildim. "Sikerim uzağı."
Başım omuz çıkıntısına yaslandığında bu hareketi için kızmak yerine bu sefer sessiz kaldım. Teninin sıcaklığını, boynundan süzülen kokuyu hissettiğimde kalbimdeki o sıkıntının tekrardan gün yüzüne çıktığını hissettim. Hastaneye gelmemden beri gözyaşı dökmemek için verdiğim çaba şimdi onunla yok olup gitti.
Damlalarım tenine akmaya başladığında çok geçmeden fark etti ve yüzümü yüzüne çevirmek için harekete geçti fakat izin vermedim. Dolmuştum. Kimseye duygularımı belli etmeyeceğim diye içimde biriktirdiğim hisler dışarı çıkmıştı. Yıllar önce yaşadığım korkuyu tekrar yaşıyormuş gibi olmak kötü hissettirmişti.
Ailemden birisini tekrardan o toprağın arasında sarılı beyaz örtüye konulmuş tabutun içerisinde görmekten delicesine korktum. Birisini kaybetmek kötüyken, ailenden birisini kaybetmek daha kötüydü. Ve ben ailemden birisi tekrardan benden gidecek diye küçük bir kız gibi köşeye çekilmek istemiştim. Duvar kenarında ağlamak ve hüzne boğulmak...
"Yavrum şimdi niye ağlıyorsun?" dediğinde sesindeki ton daha fazla ağlamama sebep oldu ve hıçkırık boğazımda dizildi ve canımı yakmaya başladı. Daha fazla kendimi tutamazken dudaklarımdan çıkarak hıçkırarak ağlamaya başladım. Omuzlarımın titremesinden dolayı başım omuzunda gel git yapıyordu.
"Korktum." Dedim bütün hislerimi bir kelimeye sığdırarak. Koskoca geçen on beş günün içerisinde sadece bir kez konuşma fırsatımız olmuştu. Birkaç gün önce telefonda çok kısa bir konuşma gerçekleştirmiştik. Ona olan özlemimi gidermemişti ama sesini duymak iyi gelmişti. En azından yaşam belirtisi almak beni mutlu etmişti. İyiyim demişti ama kim böyle bir ortamda psikolojik olarak iyi olurdu ki?
Bedenimde stresten dolayı oluşan ağırlığı hissedebiliyordum. Acaba şuanda onun psikolojisi nasıldı? Uyandığından beridir gram güçlü duruşu azalmamıştı. Yüzü gülüyordu fakat yorgundu. Normaldi, günlerdir kim bilir nasıl ortamda kalmıştı. Karnı doymamış, uykusuz kalmıştı.
"Sana bir şeyin sözünü vermiştim."
Bu dudaklarını döndüğümde bu kadar kısa süre öpmeyeceğim.
Hatırlıyordum. Daha dün gibi aklımdayken verdiği sözü unutmam mümkün değildi.
"Peki sen ne demiştin? Benim güzel bebeğim." Yüzüme değen parmağını hissederken usulca tenimi okşadı. Bense gözyaşlarım eşliğinde derin bir soluğu içime çektim.
Burnumu çektim. "Yeter ki dön. Dudaklarım seni bekliyor olacak, tıpkı benim gibi."
Nedense gülümsediğini hissettim. Göz altlarımda biriken yaşlarla sakinleşmeye başlarken bu sefer çenemdeki parmaklarıyla yüzümü ona çevirmeyi başardı. Yüzümüz çok yakın bir mesafede olduğu için sıcak nefesini tenimde hissedebiyordum. Kirpiklerim ona daha fazla bakabilmek için kıpraşmayacak dereceye gelmişti.
"İzin veriyor musun sözümü tutmama?"
Sen sözünü çoktan tuttun sevgilim. Bana geldin, acılarla da olsa geldin. Meğerse sana varmak öyle güzel şeymiş ki bu kadar güzel olsa da senden bir daha ayrı kalmak istemedim. Özlemim ağır basar, kokunu bir daha alamazsam diye korkarken şimdi aslında hayat anlamına gelen huzurumu burnumdan kalbime soluyordum.
Yaşı küçük bir birey gibi başımı olumlu anlamda aşağı yukarı salladığımda bana karşı kullandığı o içten gülümsemeyi bahşetti. İçim birden huzurla dolup taştı. Elleri hala çenemin hizasındayken yüzlerinizi arasındaki o mesafeyi daha da azalttı ve yüzündeki tebessüm soldu. Gözlerimde olana gözleri birkaç santim aşağıda olan dudaklarıma kaydığında damarlarımdan akmakta olan kanın içerisine heyecanın da karıştığını hissettim. Yaklaştı ve dudaklarını dudaklarıma susuz kalmış bir canlı gibi ihtiyacını gidermek için bastırdı. Yumuşak olan dudakları bu sefer yumuşak değildi, çatlaklarını kımıldamaya başlayan dudaklarımız sayesinde hissedebiliyordum. Parmakları benim tenimdeyken benim ise ellerim omuzlarına çıkmıştı.
Sıcak... Nefesi çok sıcaktı. Bu oda, elleri ve dudakları çok sıcaktı.
İki dudağım da bu sefer dudaklarının arasına sıkıştığında baskı karşısında inlememek için zor durdum. Bu sıkı gücü karşısında dudaklarımın zarar göreceği makuldü. Çıkmış sakallarını okumaya başladığımda ona her türlüsü yarışacağı için ses etmiyordum. Sakallı da sakalsız da karizmatikti.
Daha fazla nefes alamayacağını anladığımda geri çekilmek istemiştim ki üstüme abanmasıyla inleyen o oldu. Canının yanmış olma ihtimali ile korkuyla geri çekildim. Sanırım göğsü acımıştı. Bakışlarım yüzüne kaydığında kapalı olduğunu gördüm. Yüzünü buruşturmuş, gerilmişti.
"Dikişlerini açacaksın." Dediğimde sesim sinirli gelmişti. Ama tabi tınlayacağını da sanmıyordum. Canı yansa da inat birisiydi.
"Beni öldürecek dudaklara sahip olsan da seni hep öpmek isterim."
Beni öldürecek dudaklara sahip olsan da seni hep öpmek isterim.
Sustum. Bilmiyordu ki asıl öldüren oydu. Kapılıp giden ben, yanıp kül olan bizdik. Hiç sönmeyecek olan yangında can veriyorduk. Ama mutluyduk. Canımız yanacaktı belki de ama yan yanaydı. Belki de önemli olan bu olduğu için kaybolmuyorduk.
Başımı yastığa yaslayarak yüzünü seyretmeye başladım. O da yasladığında göz göze, yan yana yatmaya başladık. Ellerimi yüzüne çıkararak okşadım.
"Hadi sevgilim, sözünü tuttuğuna göre artık uyumalısın."
Hafifçe güldü ama gözleri kapanmak üzere olduğu için çok sürmedi. "Artık bir fotoğrafla yetinmeyeceğim."
Artık bir fotoğrafla yetinmeyeceğim derken ne demek istemişti bilmiyordum ama sormak için sabahı beklemem gerekiyordu bunu çok iyi biliyordum. Gözleri çoktan kapanmıştı. Arkama rahatça yaslandığım için başını göğsüme yaslamıştı. Sanki dibimde olsa da yetmiyordu. 15 günü telafi etmek için onun kucağından ayrılmak istemiyordum.
Mümkün müydü?
Gece boyunca bir süre yüzünü seyrettim. Saçlarına eğilerek kokusunu içime çektim, yetmedi öptüm. Daha sonra acıyan gözlerim daha fazla dayanamadı ve derin bir uykunun kollarına çekildim.
Atalay'ın, Firuze'nin göğsünde uyurken gördüğü rüya.
Bir küçücük aslancık varmış
Bir küçücük aslancık varmış
Çöllerde ko ko koşar oynarmış
Çöllerde ko ko koşar oynarmış
Aşağıdan gelen seslerle gülümserken tıraş sonrası losyonumu yüzüme sürerek kapıyı örterek merdivenlerden inmeye başladım. Çıplak ayaklarım havanın sıcaklığından dolayı epey yanıyordu. Evimizdeki her birey çıplak ayakla dolaşmaktan çok hoşlanıyordu.
Sesler onlara yaklaşmamla kulağıma daha net ulaşırken sabahın ilk saatleri olduğu için günümün daha keyifli geçeceği şimdiden belli olmuştu. Aşağı indiğimde boydan boya açık kalan salon camından anladığım kadarıyla bahçeye çıkmışlardı.
Sonra onları gördüm.
İki kızımı.
Birisi eşim, diğeri ise kızımdı.
Daha yeni aldığımız çocuklar için üretilen küçük havuzun içerisinde annesiyle birlikte oyun oynuyordu. İçerisine doldurulmuş toplardan daha çok annesinin söylediği şarkı ilgisini çekmiş gibi kahaklarla gülüyordu.
"Bebeğim benim, gülüşe bak."
Kendisinin de ne kadar güzel güldüğünden haberi var mıydı?
Usul usul onlara doğru ilerlerken seslenmeyi de unutmadım. "Ne yapıyorsunuz bakayım siz burada?"
İkisinin bakışları bir anda bana döndüğünde çoktan yanlarına ulaşmıştım. Karımın yanına giderek ilk onun alnına dudaklarımı sıkıca bastırdım. "Günaydın yavrum." Dediğimde tatlı tatlı gülümsedi. Resmen sabah neşemdi.
"Günaydın aşkım. Tıraş olmuşsun." Dedi parmakları hızla yüzüme ulaşırken. Usulca okşamayı da unutmadı.
"Böyle istemedin mi yavrum?" dediğimde hiç bilmiyormuş gibi şakasına şaşırır gibi yaptı.
"İş için demiştim ben." Dedi sıvışmak ister gibi. Öyle tatlı omzunu silkti ki dayanamadım çıplak tenine dudaklarımı değdirdim. İkisi de açık renkli mayolarını üzerine giydikleri için gözüme çok tatlı geliyordu. Hele ki kızım, küçük boyuyla beni alaşağı etmeyi çoktan başarmıştı.
Bir kadının ardından ikinci bir kıza daha mest olmuştum.
"Dün gece öyle demiyordun ama." Dediğimde sıcağın yüzünden değil de söylediklerimin ardından kızarıklığı yanaklarına dağılmaya başladı. Yıllar geçse de üstünden o utanmaya devam ediyordu. Aramızda artık çekinecek hiçbir şekilde bir şey kalmamıştı.
Evlenmiştik, bir çocuğumuz olmuştu.
"Gün yüzüne çıkarmanın sebebi yetmemesi mi?" diye sorduğunda bu sefer şaşırma sırası bana geçti. Firuze, Firuzem... Bazen küçük bir çocuk gibi çekingen bazen ise beni alaşağı edecek kadar olgun bir kadındı. İki karakterine de aşık bir adamdım.
"Biliyorsun yavrum." Dedim doyamadan dudaklarına baskılı bir buse kondurdum. "Hiçbir zaman sana olan arzum dinmek bilmeyecek."
Gözlerini benden çekmedi ama çok utandı bunu biliyordum. Kızımızın sesiyle bakışlarımız birbirinden ayrıldığında suyun içerisinde çırpınan ellerini ısırmak istesem de annesi kızcağı için yapmadım.
"Bebeğim, sen bu havuzu çok mu sevdin?" dediğimde anlıyormuş gibi güldü.
"Evet babası, hiç ayrılmak istemiyor. Ama iyi oldu almamız baksana keyfi yerinde, ağlamayı bıraktı."
"Ben de aranıza katılabilir miyim?"
"Gel sevgilim."
Havuz yeterince büyük olduğu için alanı da doğal olarak genişti. Altımda şort üzerim çıplaktı. Havalar çok sıcak olduğu için gece çıplak yatacak hale gelir olmuştuk.
Aralarına katıldığımda sabahın ilk saatlerinde ailecek vakit geçirmiş, günü epey iyi değerlendirmiştik. Artık kızımızın uyku vakti geldiğinde ona yemek yapmayı mı uyutmayı mi istediğini sorduğumda kahvaltı hazırlamayı tercih etmesiyle ben de bebeğimizi uyutmaya çıktım. Tabi ondan önce de üzerini değiştirmeyi unutmadım. Daha küçük olduğu için bizim yatak odamızda kalıyordu, geceleri çok sıkıntı çıkarmasa da yine de yanımızda bulunması şarttı.
Uyumayı çok sevdiği için kısa sürede dalabilmişti. İki havlu alarak aşağıya indiğimde karımın sesiyle o tarafa yöneldim.
"Mira uyudu mu?"
...
Firuze'nin ağzından.
Yüzüm çarpan güneşle buruşurken kirpiklerimin aralanmasıyla bakışlarım beyaz renkteki tavanı buldu. En son onun kolları arasında uyuyakalmıştım ve hâlâ da öyleydi. Fakat o benim göğsümde iken bu sefer ben onun göğsündeydim. Ne ara bu pozisyona dönmüştük bir fiktim yoktu. Günün yorgunluğu ile gece de hiç uyanmamıştım.
Sesli bir soluk verdiğimde yavaşça kıpırdayarak yüzümü yüzüne çevirmiştim ki zaten bana bakmakta olan gözleriyle karşılaştım. Kahve harelerine vuran ışıkla günümü daha ne kadar güzel aydırabilirdim bilmiyordum. Onun aksine kısık gözlerle bakmamın sebebi yeni uyanmış olmamdı. O ise dinç gözlerle bana bakıyordu.
"Ne zaman uyandın?" diye sorduğumda gülümseyerek elini yüzüme çıkardı. Kısa saçlarımı kulağımın arkasına doğru ittiğinde gülümsedim. Fakat neden böyle gülümsediğini bilmeden ona kapılıp gitmeye başlamıştım.
"Güzel bir rüyadan uyandım."
"Yaa, ne gördün?"
Yerimden hafifçe doğrulduğumda sırtıma saplanan ağrıyla yaptığımız yataktan dolayı olduğunu anlamam pek de zor olmamıştı. Gözlerimi ovuşturduğumda kendime gelmeye çalıştım.
Dudaklarını araladığında merakla ne söyleyeceğini beklemiştim ama çalan kapıyla hemen yattığım yerden doğruldum. İçeriye hemşirenin girmesiyle bir an kadın bocaladı.
"Afederisiniz. Sargılarını değiştirmek için geldim."
"Tabi gelin lütfen derken." doğrularak ayakkabılarımı giymeye başladım. Atalay da çoktan yattığı yerden doğrulduğunda bakışlarını bana çevirdi.
"İlk başta göğsünüzdeki yarayla ilgilenelim." Hemşire Atalay'a yönelik konuşa da Atalay'ın göz hizasi benden yanaydı. Kaşlarım çatıldı, kadın öylece durduğunda ben yardım etmek için yanına ilerledim ve tişörtü uçlarından kavradım.
"Hafifçe kaldır kolunu." Dediğimde dediğime uyarak tişörtü çıkarmamak izin verdi. Kadın usulca sargıyı değiştirirken elimde kumaşı tutmaya devam ettim. Atalay bana bakıp bakıp sırıtıyordu. O böyle olunca da benim komiğime gidiyor ben de gülüyordum. Bu tavrına anlam veremiyordum.
Acaba bunda gördüğü rüyanın etkisi de var mıydı?
"Bitti."
Duyduğum sesle daldığım noktadan bakışlarımı çektim. Kadın tıbbi malzemeleri toplamaya başladı.
"Bugün çıkmak istiyorum."
Atalay'ın ağzından çıkanlarla şaşkın gözlerle ona doğru döndüm. Hemen atılarak "Saçmalama." Dediğimde kaçıncı olduğunu bilmediğim inadın yine geleceğini hissettim.
"Evimizde de iyi olabilirim."
Evet, ev daha rahattı fakat risk almaya gerek var mıydı?
"Doktor bey uygun görebilirse çıkabilirsiniz. Ben haber vereyim." Dediğinde elindekilerle odayı terk etmişti.
"Çok inatçısın." Dedim sitemle.
"Evimizde daha rahat olacağım." Diyerek kısaca açıklaması yaptığında ona hak vermiştim. En azından bir gün kalmıştı, buna da şükür. Evde ona iyi bakardım. Daha konforlu ve rahat olurdu. Fakat iş yerinden izin alabilecek miydim bilmiyordum.
Olduğu kadarıyla idare edecektim.
"Peki, doktor gelsin o çıkmana izin verirse çıkarız." Dediğimde başını onaylar anlamda salladı fakat bu öylesine yapılmış bir hareket gibi görünüyordu. Birkaç dakika sonra doktor geldiğinde bir sürü açıklama yapmıştı. Ciddiye alan ise tek bendim. Atalay dinliyor gibi görünse de uygulama kısmında pek işlevi olmayacak gibi duruyordu. Doktor bey yapılacakları kısaca sargıları ne zaman değiştirmem gerektiğini ve dikkat etmem gerekenleri söylediğinde pür dikkat dinlemiştim.
Sağlıklı beslenmesi için kafamda menü bile oluşturmuştum.
Şimdi ise hazırlanmış ve Atalay'ın aradığı adamın gelmesiyle arabaya geçmiştik. Ben arkaya binerken adam ve Atalay da öne geçmişti. Onlar aralarında muhabbet ederken ben de sessizce akıp giden yolu seyrediyorum. Acaba ailesine söylemeye gerek var mıydı? Boşa telaşlandırmaya gerek yoktu ama Atalay bu konu hakkında ne düşünürdü bilmiyorum. Şuan durumu iyidir ama yine de söylemem gerekirse miydi? Daha fazla içimde tutmayarak sorma gereği duydum.
"Ailene haber verecek misin?"
Sesimi duymamla omzunun üzerinde bana baktı. "Hayır." Kısa cevabıyla daha fazla sorgulamadım. Aile mevzularına karışacak değildim. Benim için sessiz geçen yolculuk son bulduğunda Atalay hiç yaralanmamış gibi arabadan inmesine karşılık gözlerimi devirdim. Hızla eşyalarımı arabadan alıp indiğimde kolunagirmek için uyanmıştım ki bana doğru uzanan eliyle ne için uzattığını anlamadığım için kaşlarım çatıldı.
"Ver çantaları ben taşıyayım."
"Atahan sus benim canımı sıkma." dediğimde pis pis güldü. Bilerek yapıyordu. Beni sinir etmeyi istiyor be beceriyordu da. İçeriye girdiğimizde ayakkabılarını birbirine sürterek çıkardı. Çıkarılan postallarını kenarı koyarken, kendi ayakkabılarımı da çıkardım. Kenarı koymamla direkt üst kata yöneldim çünkü o üst kata çıkmıştı. Üzerini tekrar değiştirsek iyi olacaktı. Aralık kapıdan içeriye geçerken üzerini çıkaramaya çalıştığını fark ettim ve ofladım.
"Ya adam kendi başına yapma şöyle şeyler, yaran kanayacak."
Kısaca gözlerime baktı. "Bir şey olmaz."
"Ama neden böyle yapıyorsun Atalay ya, canın acıyacak diye zaten tetikteyim. İnadına yapar gibi canını yakmak için uğraşıyor gibisin. Ben varım burada, yardım edebilirim. Tamam anladım istemiyorsun, neden istemiyorsun beni?" dediğimde dudaklarımın arasından kaçan hıçkırıkla şaşırdım. Bir anda gözlerimden akan damlalara tıpkı benim gibi şaşkınca bakarken ağlamaya başladım.
Ellerimi yüzüme kapatıp ağlamaya başladığımda ellerimdekini çoktan yere bırakmıştım. Bu ani duygu değişimlerimin tek bir sebebi vardı. Çok fazla karnım ağrımasa da böyle ani ruh hallerim olabiliyordu. Aşırı duygusal bir kadına dönüşüyorum. Şimdi olduğu gibi.
"Sevgilim neden ağlıyorsun?"
Ağlayana böyle denir miydi? Denmezdi. Şimdi bu soruya mı söylediği sevgilim kelimesine mi ağlasam karar verememiştim. Ama saldım her şeye ağlamaya başladım. Ne için ağladığımı ben bile bilmezken yüzümdeki ellerimi çekerek ona bakmamı sağladı. Yaşlı gözlerime değen bakışları sert bakıyordu. O eğlenen ifadesi gitmiş sert bir tavır almıştı.
"Uff, bilmiyorum." Dediğimde omuzlarım sallana sallana ağladım karşısında. Dayanamadı tabi, hemen beni kendine doğru usulca çektiğinde daha fazla sinirlenmemem için yavaş hareket ettiğini anladım.
"Tamam sen yardım et." Dediğinde inatçı bir çocuğu ikna eder gibiydi. Resmen gülünecek haldeydim. Adam yaralıyken bile beni teselli etmeye çalışıyordu.
Kalın parmaklarıyla göz altlarımdaki yaşları sildi. Sakinleşmek için derin derin nefesler alıyor kendime gelmeye çalışıyordum. Geri çekildiğinde önce duran bedeni karşısında sızlanmayı bıraktım. Parmaklarım yardımıyla kumaşı yukarı sıyırdım ve kafasından çıkardım. Çıplak tenindeki hafif çizikler ve kızarıklara takılacağımı sansam da sorgulamak yerine önümdeki ise koyuldum. Altını da çıkarırken dolabına doğru ilerledim.
"Ne çıkarayım?" Sesim ağladığım için boğuk çıkıyor sinirimi bozuyordu.
"Sporcu atleti ve şort çıkarır mısın?"
"Olur." Dedim ikiletmeden.
İkisini de siyah renkte çıkardığımda yanına gelerek bir çırpıda giydirdim. Bir şey fark ettim ki parmaklarını avucuna doğru kıvırmış sıkmaya başlamıştı. Canı yanıyor desem işim bitmişti.
"Bir sorun mu var?" dedim emin olmak için.
"Yok yavrum."
Banyoya doğru ilerleyerek eşyaları kirlilere attığımda elimi yüzümü yıkayarak odaya geri döndüm ama onu olduğu yerde göremedim. Kendi üzerime de rahat kıyafetler giyerek mutfağa geçtim. O da zaten buradaydı. Buzdolabını açmış öylece bakıyordu.
"Ne istersin sevgilim? Yemek mi yapayım yoksa aperatif bir şeyler mi?"
Geri çekildiğinde dolabın kapağını kapattı. "Aperatif olsun."
"Tamam da sen gitmezsin büyük ihtimalle sandalyelerden birisine otur."
"Hanım ne derse." dediğin güldüm. Dediğimi yaptığında ben de hızlıca hazırlayacağım şeylerden birkaç bir seti ocağa koyduğumda aynı zamanda masayı da ayarlamıştım. Kremalı makarna ve fırında patatesi tabaklara koyduğumda buzdolabından geçen gün aldığım gazlı içeceği de bardaklara doldurdum.
Karşılıklı oturduk. Ne yalan söyleyeyim çok acıkmıştım. Ama bir gerçek vardı ki en çok açıkan karşımdaki adamdı. Çok aç olsa da nazikliğinden bir şey kaybetmemiş düzgünce yemeye devam etmişti.
"Ben yokken bir sıkıntı oldu mu?" Klasik sorusu haline gelmişti.
Başımı olumsuz anlamda salladım. "Olmadı. İşe gitmek ve arkadaşımla buluşmak dışında bir şey yapmadım." Derin bir nefes aldım, titrek. Sanki dilimden dökülecek olan kelimelerin hareketiydi. "Bir şey çok zorladı beni."
Ellerini masaya koyarak dikkatini bana verdi. "Ne?"
"Sen özlemi."
Sen özlemi.
Düşünceler tarafından tutsak edildiğim on beş gün artık bitmişti. Beni ayakta tutan şey ona kavuşacak olma düşüncesiydi. Uykum düşman gibi karşıma geçmiş ve kabuslar ve rüyalarla beni yalnız bırakmıştı. Bazense gördüğüm güzel rüyaların etkisinde kalmış mutlu dakikalar geçirmiştim.
Gelecek, ne çok rüyama girer olmuştu.
"Kıyafetimi alır koklar, yatağımda yatar uyurdun. Fakat ben bir fotoğrafa mahkum oldum."
Kıyafetini koklamakla yetinmedim, üzerime giydim. Yatağında uyudum, fotoğraflarımıza baktım.
O ise kim bilir nerede, ne halde fotoğrafıma bakmıştı.
"Artık kollarındayım, kokun da yatağın da ben olayım."
Artık içimizdeki o kasvetin usul usul olduğu yeri terk etmesini seyrederek rahatlayacaktık. Aslında o yanımda olduğunda dertler ve sıkıntılar yok oluyor, sadece göğsüne saklanmak istiyordum. Onu da yanıma çekmek ve izole olmak.
"Kokumda, yatağım da sen ol."
Rahatsız edici o melodi mutfakta yankınlandığında bakışlarım ona kaydı. Telefonunu masadan aldığında kulağına dayadı. Karşısında konuşan kadının sesini yüksek senden dolayı anlarken kelimeleri de ardından kavrayabildim.
"Oğlum hangi hastanedesiniz? Biz çıktık yola geliyoruz."