18. Hasret
Mela Bedel| Ben Sana Gelemem
🌘
babür*: güçlü, cesur.
Atalay'ın ağzından.
15 saat önce.
Görev yeri - Irak
Bastığın yerleri "toprak" diyerek geçme, tanı, Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı. Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır atanı, Verme, dünyaları alsan da bu cennet vatanı.
Atalay Kırcalı.
9 kişilik timin komutanı, onların diliyle Babür'üm.*
Anne rahminden çıktığımda büyük bir sessizlikle doğumhanedeki çalışanları telaşlandırarak, annemin yüreğine koca bir ağıt yakarak dünyaya geldim. O sessizlik ismimin söylenmesiyle kulak tıkatacak bağırışa dönüştü. Ağladığım an dünyaya geldiğim an değil, adımı duyduğum an asıl dünyaya geldiğim zamandı.
Sessiz bir bebek olarak dünyaya gelirken, şimdi vatanım için hiç susmayan o adama dönüşmüştüm.
"Komutanım Dumrul yine efkâra bağlamadan bir tüttüreyim diyor." Diyen sese bakışlarım kaydığında, elimdeki vesikalığı cebime sıkıştırdım. Boğazımı temizlediğimde konuşmalara kulak kesilebildim.
"Onun efkâra bağlamadığı bir an var mı Hafız?"
Sırıttı. "Vallahi yok komutanım."
Oradan atıldı Dumrul. "Ayıp oluyor komutanlarım, sigara her derde devadır. Hem bunu diyen de sizdiniz komutanım." Dedi sonda bana hitap ederek. Gülümsedim.
"Sigarayı da alt eden elbet oluyormuş Dumrul."
Gözleri büyüdü. Eli alnına gittiğinde düşünür gibi yaptı. Bakışlarımı ondan çekerek etrafı kolaçan ettiğimde tekrardan sesini duydum. "Abayı yakıp, bir de küle çevirmişsiniz komutanım."
Derin bir nefes aldım. "Dilin açıldı yine Hafız, işine bak."
"Emredersiniz komutanım." Dediğinde bakışlarımı karanlık ormana çevirdim. Karanlığı delen bakışlarım bir şahin gibi olmak zorundaydı, eğer hata yaparsan sonucuna da katlanırdın. Birkaç tıkırtı duymamla eş değer hemen yerimden doğrulduğumda küçük seslere eş değer bir ses daha duydum.
Çocuk sesiydi.
"Çocuk var, etrafı kolaçan edip etrafını sarın."
Silahımı alarak olduğum yerden ayrıldığımda, sesin geldiği yöne bakışlarım kaydı. Bir şeyler mırıldanıyordu, tam net duyamıyordum ve göremiyordum. Daha sonra söylediklerini tam net duyabildim.
Bavo, bavê min li ku winda bû? Baba, babam nereye gitti?
Aniden silahı duymamla çocuğun çığlık sesini duydum ve ona doğru koşmaya başladım. Korkak ve titreyen bedenini kucağıma aldığımda, onu sakinleştirmek için kulağına fısıldadım. "Biçûk, tu ewle yî." Bebeğim güvendesin.
Onu göğsüme sakladığında korkuyla mırıldanmaya devam etti fakat güvenli bir bölgeye geçmek için arkamı dönüp geldiğim yolu geri dönmeye başladım. Seri adımlar atmaya başladığımda karşımda Dumrul'u gördüm. Ve o an şansımın sonlandığı noktaya denk geldim. Ayaklarımla tuzağa bastığımda ilk aklıma gelenle dudaklarımı araladım.
"Dumrul çocuğu tut, tuzağa bastım."
"Komutanım," dese de çocuğu elimden aldığında bir bakışı bana bir bakışı ayağımla bastığım yere kayıyordu.
"Çocuğu güvende tut ben hallederim." Derince yutkunarak yanımdan uzaklaştığında omzuma asılı olan ağır silahı elime aldığıma derin bir nefesi içime çekerek ayağıma baktım. İlk kez başıma gelmiyordu fakat tuzak asla hafife alınmamalıydı. Dikkatli olmam gerekti. Eğer olmazsam son nefesimi tam şuanda bu dağda verecektim. Kalp atışlarımı düzene sokarak fısıldadım.
Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne muhammeden abduhu ve resuluhu.
Ayağımı çektim ve silahın ağırlığını tuzağın olduğu yere sertçe bastırdım ve çekmedim. Fakat sol göğsümde hissettiğim sızıyla gözlerimin önüne gelen kahverengi saçlar, harelerimde gezindi. Kan, yeşil üniformamın arasına sızmaya başladığında o küçük ıslık benzeri sesi tekrardan duydum. Kan bu sefer sol göğsüm kadar sağ kolumdan da akmaya başlamıştı. Sarsıldım, gözlerim kapanmadan önce duyduğum ses rütbemin hitap edilmesiydi.
...
Firuze'nin ağzından.
Bir tutam sabırdı vuslatı güzel kılan.
Dünyaya ağlayarak gelmek,
Ve öyle devam etmek...
Elimi boğazıma sardım, nefes alamıyormuş gibi hissederken kalbime saplanan sancının varlığını hissedebiliyordum. Gözlerim telaşla olduğum yerdeki eşyaları turladığında, beni arayan adamın sesini tekrardan duydum.
"Yenge sesim geliyor mu? İyi misin?"
Bana ne zamandır sesleniyordu? Soğuk bir zeminde yatan bedenime sertçe vurulmuş gibi sızlandım. Kalbim o kadar ağrıdı ki, parmaklarım bir çare bulmak ister gibi göğsümü tuttu. Derin bir nefes aldığımda gözümün önüne gelen görüntülerle, dolu gözlerimden damlalar yeri boylamaya başladı.
"Atalay nerede? Hastanede dedin, evet. Hangi hastane ben hemen yola çıkıyorum." Diyerek telaşla kelimelerimi sıraladığımda balkondan çıkarak içeriye geçtim. Patronumdan izin almam gerekiyordu. Bir sıkıntı olacağını sanmıyordum ama kovmak pahasına da bu akşam o hastaneye gidecektim.
"Yenge sen ilk önce sakin ol, bak bir de aklımız sende kalmasın." Dediğinde ne dediğini anlayamıyordum. Sesli bir soluk aldım. "O iyi mi?" diye sordum korkarak. Sesim titrek çıktığı için anlamış mıydı bilmiyorum ama umurumda da değildi.
"Menteşe devlet hastanesindeyiz." Dediğinde soruma cevap vermemesi yaşların hızla akmaya devam etmesine neden oldu. Daha fazla bir şey söylemeden telefonu kapattım ve patronumun odasına geçmek için kapıyı tıklattım. Çok geçmeden gel komutuyla içeriye girmiş ve beklemeden dudaklarımı aralamıştım.
"Rahatsız ediyorum abi ama sevgilim hastaneye kaldırılmış. Acil çıkmam gerekiyor, izniniz olursa."
Kaşları anında çatıldığında, yerinden kalkarak yüzünü buruşturdu. "Durumu iyi miymiş?"
"Bilmiyorum, izin verirseniz ayrılmak istiyorum."
Başını hızla onaylar anlamda salladı. "Tabi çık sen."
"Teşekkürler." Dediğimde bir şey söylemesini beklemeden odadan ayrıldım ve giyinme odasına geçtim. Üzerime montumu giyerken bir yandan taksiciyi aradım. Beş dakika sonra burada olduğunu söylerken, önlüğümü çıkarmış ve çantamı elime almıştım.
Kalabalık mekandan birkaç insana çarparak dışarı çıktığımda, arkamdan bir şeyler mırıldandıklarını duydum ama umursamadım. Zihnim şuanda tek bir kişi için meşgul, kalbim tek bir kişi için atıyordu. Gelen taksiye bindiğim süreç içerisinde bile ne kadar dua ettiğimi sayamamıştım.
Ona kavuşmak istiyordum.
Onun nefes aldığını hissetmek, kollarımı boynuna dolamak istiyordum. Sadece göz göze gelmemize bile razıyken kapalı gözleriyle karşılaşmaktan korkuyordum. Deli gibi korkuyordum. Ama iyi şeyler düşünmeye çalışıyordum. Kalbim ne kadar kıyılsa da onun iyi olduğunu hissetmeye çabalıyordum.
Hem bana söz vermişti.
Geri döndüğünde dudaklarımdan bu kadar kısa süre ayrılmayacaktı.
Nefesi tekrardan nefesime karışacaktı.
O sözünden dönmezdi.
"Nereye gidiyoruz abla?"
Bakışlarımı camdan çekerek gideceğimiz adresi söylediğimde acil olmasını söyleyerek gaza basmasını söyledim. Başını onaylar anlamda sallamış dediğim gibi hızlı gitmeye başlamıştı. On - on beş dakika sonra hastanenin önüne geldiğimizde parayı ödeyerek araçtan indim. İçeriye girdiğimde karşımda gördüğüm kadına ilerleyerek Atalay'ın ismini ve soy ismini söyledim.
"Kendisi şuan ameliyatta, ameliyathane üçüncü katta."
Hâlâ ameliyattaydı. Ne kadar süredir oradaydı? Durumu çok mu ciddiydi?
Aklımda deli sorularla asansöre binmek yerine merdivenlerden koşarak çıkmaya başladım. Asansörü bekleyecek kadar sabırlı hissetmiyordum. Bu yüzden son basamağı çıkarak etrafıma göz attım. Ameliyathane yazan yazıyı gördüğümde koşarak o tarafa doğru ilerledim.
Sekiz - dokuz erkek ve bir kadın duruyordu. Erkeklerin üzerinde hâlâ asker üniforması vardı. Üzenleri toz topraktan kararmış, yüzleri yara bere içinde olan da vardı. İçlerinden birisiyle göz göze geldiğimde onun konuşmasıyla diğerleri da bana doğru döndü.
"Yenge?"
"Atalay nasıl? Ne dedi doktorlar?"
Bu telefonda konuştuğum çocuktu. Yorgun gözlerle bana bakarken, içim acıdı. hepsi bu halde onun çıkmasını bekliyordu.
"Daha bir şey söylemedi doktorlar. Kaç saat oldu çıkmadılar."
Boğazımdaki yumru canımı o kadar acıtmaya başlamıştı ki yutkunamaz hâle gelmiştim. Sözlerine karşılık bir şey söyleyemedim. Bakışlarım kapıyı bulurken, telaşla yerimde kımıldamaya başladım.
Çok geçmeden tanımadığım bir adam konuştu. "Oturun isterseniz." Dediğinde gözlerim sesin geldiği yöne kaydı. Buradaki diğer erkekler gibi uzundu. Üniformasının üzerinde yazan yazıya dikkat kesildim.
HAFIZ
Soy adı buydu.
"İyiyim böyle sağ ol." Dedim naif sesimle. Hiç kimse oturmuyordu. Herkes ayakta iken bakışlarım burada duranların üzerinde gezinirken o kadınla buluştu. Kaşları çatık bana bakarken benim bakmakla bakışlarını çekti. Kimdi bilmiyordum. O da asker miydi? Hiçbir fikrim yokken, bir anda otomatik kapının aralanmasıyla hepimiz o yöne kaydık.
Yeşil önlüğü ile doktor karşımızda belirdiginde ciddi suratı karşısında nefesimi korkarak verdim. "Durumu nasıl?" diye atıldım. Kısa bir sessizlik de olsa ölüm gibi gelmişti. Sonra güldü.
"Çok uzun süren bir ameliyat oldu. Kolunda olan kurşunu çıkardık fakat kalbin yakınlarına denk gelen kurşun bizi uğraştırdı. Birkaç aksilik yüzünden geç biten ameliyatın sonucu olumlu. Atalay Bey bu aksilikler karşısında güçlü durdu, bırakmadı kendini. Kısacası durumu şuan iyi, birkaç gün kendisini hastanemizde misafir edeceğiz. Birazdan odaya alınacak, lütfen kendisini yormayın ve odada kalabalık etmeyin."
Bu kadar uzun konuşması karşısında hangi ayrıntıya takılacağımı bilemedim. Ama en çok beni üzen bir nokta vardı ki, iki yara almasıydı. Göğsünden ve kolundan yaralanmıştı. Ona rağmen güçlü durmuştu. Bana geri dönmüştü.
"Çok şükür. Çok şükür Allah'ım." Diye mırıldandığımda birkaç kişinin daha minnet dolu cümlelerini işittim. Yaşıyordu. Bundan daha önemli ne olabilirdi ki. Sevdiği insanları bırakmamıştı. Beni bırakmamıştı.
"Ben dedim çıkacak diye, boşuna babür demiyoruz."
Babür.
Ona böyle mi sesleniyorlardı? Acaba anlamı neydi? Birbirlerine isimlerinin dışında mı hitap ediyorlardı, tıpkı dizilerdeki gibi. Onların sarılması bittiğinde öylece ellerim önünde birleşik kaldım. Ta ki kapının tekrardan aralanmasıyla gözlerim telaşla kapıdan çıkanları buldu.
Onu gördüm.
Sedyenin üzerinde boylu boyunca uzanan soluk bedeni, bütün terleyen bedenimi bir anda üşüttü. Soğuk suyla dolmuş küvetin içerisine giriyormuş gibi titredim. Kasıldı. Kalbim hiç olmadığım kadar, acı çektirmek ister gibi kasıldı. Sahi onun kadar canım acıyabilir miydi.
Mavi renkte hastane kıyafeti ve üzerine örtülen örtüyle hazırda bekleyen yaşlarım dökülmeye başlarken sedyeye doğru adımladım. Gözleri kapalıydı, çekinerek öylece duran elini tuttuğumda soğukluğu karşısında ürperdim. Çok soğuktu. Ellerim ellerime karışsın diye mi böyleydi?
Elini tuttuğumda duraksayan sedye harekete geçti, bu katta olan odalardan birisine geçtiğinde elini hâlâ bırakmamıştım.
"Lütfen odada tek bir kişi kalsın, refakatçi kim olacaksa bize bildirirseniz sevinirim." diyen hemşireye gülümseyerek cevap verdim.
"Teşekkür ederiz."
"Ben kalacağım." Diye bir ses duyduğumda bunun o kadına ait olduğunu gördüm. Atalay'ın akrabası mıydı? Hiçbir fikrim olmadığı için atılma gereği duydum.
"Kimsiniz?"
Gülümsedi. Samimiyetten uzak bir gülümseme iken bense sorgularcasına kaşlarımı çatmıştım. "İş arkadaşıyım."
"Anladım." Dedim kısaca. Odada kim kalacaktı bilmiyordum ama o kadının kalmayacağı kesindi. Bakışlarımı Atalay'ın üzerinden ayırmak istemiyordum. Çok geçmeden aşina olduğum o sesi duydum ve omzumun üzerinden ona baktım. Yatağın bir köşesine, onun ayaklarının yanına oturmuştum.
"Biz çıkalım hadi." Diyen ses Onur'a aitti. Erkekler başını onaylayarak odadan çıktığında dört kişi kaldık. Ben, Atalay, Onur ve o kız. Hâlâ neden çıkmamakta karalıydı bilmiyorum ama bir şeyleri açıkça belli etmek istemiyordum. Zaten Onur'un yenge demesinden kim olduğumu öğrenmişken bu inadın sebebi neydi?
"Hadi dedim Filiz." Demek adı Filizdi. Onurun uyarırcasına bakmasıyla kadının bakışları bir bana bir de yatakta yatan sevgilime kaydı. Yutkunarak arkasını döndüğünde istemeye istemeye çıktı. Şaka gibiydi.
"Kendine geldiğinde haber veririsin." Dediğinde gülümsedim. İyi çocuktu vesselam. Telefondan beri beni düşünmüş, Atalay'la yalnız kalmam için de müsaade etmişti. "Teşekkür ederim, haber veririm tabi." Dediğimde karşılık olarak gülümseyerek kapıyı kapatmıştı. Artık yalnızdık. Rahatça derin bir nefes aldım.
Karşımda onu böyle görünce, nefes aldığını işitince kalbimdeki telaşın yavaş yavaş bedenimi terk ettiğini hissettim. Bir nebze de olsa iyi hissediyordum. Gözlerini açsın daha da iyi olacaktım. Bir elim elini tutarken diğer elim rengi gitmiş yüzüne dokundu. Bir daha bu hâlde olmasın istedim, belki şımarıkçaydı ama istedim. Görevi gereği yaralanıyordu. Peki, bu zamana kadar daha ağırı olmuş muydu? Kalbinin yakınlarına denk gelen kurşunun, ayrıca kolundan yaralanmasının daha büyük bir geçmişi olduğunu düşünmüyordum. Aynı zamanda ikiden fazla yara aldığını düşünmek gözümü korkutmuştu.
Elimi yüzüne götürerek iyice fazlalaşmış sakallarını okşadım. On beş gündür görmüyordum ve epey büyümüşlerdi. Saçları dağınıktı, dudakları ise kupkuru. Onu ne çok özlediğim, izlemeye doyamadığım çehresinden anladım. Aramıza uzun bir zaman girse de ona olan sevgim ve özlememim hiç azalmamıştı. Üstüne kat ve kat artıyordu. Yumuşak saçlarına dokunduğumda dayanamadım ve yaklaşarak kokusunu içime çektim. İşte o an kalbimin atışlarının düzene girdiği andı. Asıl atmaya başladığı an ise onun yaşadığını görmemdi. Saçlarını okşayarak geri çekildiğimde mırıltılı sesini işittim.
"Uzaklaşma." Kesik ve boğuk sesiyle gözlerimi kocaman açıldı.
"Çok şükür, çok şükür yaşıyorsun." Dediğimde bir anda kollarımı boynuna doladım. Sıkıca sarıldığımda derin bir nefes aldığını işittim. Aynı zamanda inlediğini. Coşkuyla hareket edip ona sarılmam canının yanmasına neden olduğunu gördüğümde hızla geri çekildim ama tekrardan inledi.
"Kızım uzaklaşmasana." Dediğinde geriye çoktan çekilmiştim. Canının acımasının nedeni ise yaralı kolunu kaldırmış olmasıydı. O kolla bir de bana sarılmaya çalışmıştı. Kaşlarım çatıldı.
"Yaralı bir adama göre çok hareketlisin." Dediğimde zorlukla gülümsedi. Dudağının bir yanı sinsice kıvrıldı.
"O zaman bu yaralı adamı üzme de yaklaş, özledim."
Sen uslanmazsın bakışları attım ama umursamadı. İnatlaşarak "Olmaz, sargıların falan açılır. Canın yansın istemiyorum." Dediğimde kaşları derince çatıldı. Uyanır uyanmaz bu tepkilerine bir anlam veremiyordum. Ben de özlemiştim fakat canı yansın da istemiyordum. Haklıydım canım ben, tabi ona göre değildim.
"Özledim diyorum, senin için bir şey ifade etmiyor mu?" Çocukça söylendiğinde gülmeden edemedim. Tepkileri gülmek dışında bir şey yapamam izin vermiyordu. Kaşları neredeyse ortada birleşecek sandım. Olur mu olurdu.
"Of Atalay, lafımı neden bu kadar ters anlıyorsun. Hem senin canın acımıyor mu?"
"La havle."
Aynısından Atalaycım aynısından.
Kahve gözlerini kısarak bana baktı. Aynı şekilde ben de baktığımda kısır döngüye girecekmişiz gibi hissettim ve geri çekilen ben oldum. Bu ısrarı karşısında onun tesr bir şey yapmaması için dudaklarımı araladım.
"Arkadaşların seni çok merak etti. Onlar da iyi olduğunu görsün, sonra özlem gideririz." Dediğimde bana hak vereceğini biliyordum. Fakat ben kadar arkadaşları da deli gibi merak içerisindeydi.
"Kimler var?"
"Tim arkadaşların sanırım, sekiz - dokuz kişi var. Ayrıca bir kız da var."
Kaşları çatık durmaya devam etti. "Filiz mi?"
Kanımın akıp gittiği damarlardan sıvıdan çok farklı bir şey hissettim. Kıskançlık. Sanki kızın adını bile onun ağzından duymak kandan daha çok öfkemin damarlarıma taşınmasına neden oldu. Ama seziyordum. Bu kızda bir tuhaflık seziyordum. İnsanın gözünden anlardım ve hiç de yanılacağımı düşünmüyordum. Ki aksi olsa kıza karşı bir ön yargım olmazdı ama bu kız farklı bakıyordu. Ayrıca kendisini sevgilimin yanında refakatçi kalacak kadar yakın hissediyordu.
"Nasıl da biliyorsun." Diye mırıldandığımda anlamamış olacak ki efendim? Diye sordu.
"Evet, kendisi kim oluyor?"
Yüzünü buruşturdu. "İş yerinden arkadaş." Dediğinde kızın da böyle söylediği aklıma geldi ve asıl doğrunun bu olduğu belli oldu. Tahmin ediyorum ki bu gerçek kız için böyle değildi. Yakında çıkar kokusu diye düşündüm. Umarım tahmin ettiğim bir şekilde çıkmaz ve ben yanılmış olurdum.
Ona bir cevap vermezken "Bir sorun mu oldu?" diye sordu.
"Bir sorun olması için bir neden mi var?"
"O ne demek şimdi yavrum? Niye gerildin sen?" dediğinde iyice saçmalamaya başladığımı anladım ve ifademi değiştirmeye çalıştım. Onun günlerdir görmüyordum ve kafamın başka bir yere daha çekmek istemiyordum. Sadece onunla ilgilenmek istiyordum. Yaralarının iyileşmesini beklemek, ona merhem olmak...
"Yok bir şey sevgilim." Dediğimde anında bakışları yumuşadı. Sırıtarak "Sevgilin seni özledi." Diye mırıldandı. Sanırım bu gün özlemek kelimesini bolca kullanacaktık.
"Azıcık daha sabret." Dedim utana sıkıla. Ofladı pufladı ama elimi elinden istemeyerek uzaklaştırdım ve yataktan kalktım. Kapıya doğru yaklaşarak açtığımda onları aynı şekilde oturarak beklerken gördüm. Onların da dinlenmeye ihtiyacı vardı ve daha fazla oyalamak istemedim.
"Atalay uyandı." Demekle yetinirken yanımdan geçerek içeriye girdiler. İlk başta da odaya giren Filizdi. Resmen koşuşturarak odaya girdiğinde yatağa doğru adımlayarak daha demin benim oturduğum gibi oturdu. Şaşkınca ona bakarken kulağıma birisi fısıldadı.
"Yenge öyle bakacağına gitsene abimin yanına, yoksa kapacak." Diyene dönüp baktığımda sırıtan birisini gördüm. Çok fazlalardı, sadece ikisinin adını bilirken bu adamın adını bilmiyordum. Sanırım hepsiyle tanışmam zaman alacaktı. Onlar çoktan varlığımı kabullenmiş bana yenge diye hitap etmişlerdi. Bu hitap şeklinden rahatsız olmuyordum. Aksine beni güldürüyordu.
"Senin adın neydi?"
"Yavuz ben." Dedi kısaca.
"Memnun oldum Yavuz da," sorgularcasına baktım. Sessizce fısıldadım. "Bu kız ne ayak?"
Kahkaha attığında telaşa kapılıp ellerimi nereye koyacağımı bilemedim. Hepsi bir anda bize dönüp baktı. Sonra gülümseyerek dişlerimin arsından mırıldandım. "Anırmasan iyi olacaktı Yavuz."
Yavuz dudaklarını araladığında merakla baktım fakat Atalay'ın sesi bizi böldü. Adımla seslendiğinde neden bu kadar sert baktığın anlayamadım ve ne var? Dercesine omuz silktim. Başını sola yatırarak yanını işaret ettiğinde minik adımlarla yanına gittim. Gözleriyle boşluğu işaret ettiğinde bakışlarım kıza kaydı. Gülerek Atalay'a bakıyordu.
Daha fazla dayanmayacağım için susmamaya karar verdim. Atalay'ın yanına otururken "Ee Filiz, nasılsın?" dediğimde dudağındaki kıvrım aşağı inmiş, bana bakmıştı.
"İyi." Dedi soğukça. Aslında nasıl olduğunu merak ettiğimden değildi bu sorum, bakışlarını çeksin ve bana yönlendirsin diye yapmıştım ama umurunda bile olmamıştı.
"Oğlum hadi gidin sizde dinlenin, bu halde saatlerce durmuşsunuz zaten." Diyen kişi Atalay'dı. Doğru söylüyordu. Arkadaşları uzun saatlerdir buradaydı. Yorgunlukları gözlerinden belli oluyordu. Sanırım ben o kadar saat beklesem kafayı yerdim. Benim son vakit haberim olmuştu. Neden geç haber vermişlerdi bilmiyorum ama elbet bir bildikleri vardır diye düşünüyordum. O an kimsenin aklına gelmemesi çok normaldi. Beni tanımlarını bile beklemiyordum, düşüncelerimin aksi gerçekleşmişti. Arkadaşları beni biliyordu.
"Emredersiniz komutanım." Dediğinde sevgilim burukça gülümsedi. Onun da dinlenmesi gerekiyordu. Yeni ameliyattan çıkmış birisi olarak çok bile konuşmuştu.
"Abiniz olarak söylüyorum oğlum, hadi evlere dönün."
İçlerinden birisi atıldı. "Tekrar geçmiş olsun komutanım." Dedi.
Oradan Hafız denen çocuk da atladı. "Geçmiş olsun komutanım. Allah ne muradınız varsa versin, Yüce Rabbim sizi bize bağışladı. En çok yengemize tabi. Bir ömür boyu mutluluklar dilerim."
"Hafız!" dedi Atalay uyarırcasına.
"Hayırlı geceler komutanım."
Güldüm. Tek tek geçmiş olsun dilekleri iletilmişti. Geriye o kadının kalmasıyla dudaklarından dökülenler donup kalmama neden oldu.
"Yarın yine gelirim ben, sevdiğin kekten de yaparım."
Yarın yine gelirim ben.
Sevdiğin
kekten de
yaparım.
Yok canım! Kesinlikle ben artık yanlış duyduğumu düşünüyordum. Sabırlı bir insandım ben fakat karşımdaki kadın seviyemi ölçmek ister gibi tavırlar sergiliyordu. Sevgilisi olduğu halde erkeklere yanaşanlara ne diyorduk? Ağzımı bozmak istemiyordum ama tam olarak böyleydi. Kaşlarımı çatarak söylediklerini sindirmeye çalıştım. Odada ben yokmuşum gibi sadece ona bakarken gülümsemeye devam ediyordu. Atalay'ın ise yüzü ciddiydi.
"Teşekkürler Filiz geldiğin için. Ama bana iyi gelecek olan tek şey yanımda, kekin beni iyi edeceğini düşünmüyorum."
İşte feraset, işte zarafet, işte adam gibi adamlık.
İyi olan tek şey yanımda. Beni kast ediyordu. Susmuştum ve en sonunda kıza haddini bildiren o olmuştu. Aslında ben bir şeyler söylesem de beni dikkate alacak birisi gibi durmuyordu. Atalay'ın söyledikleriyle bozguna uğrarken az önce gülen suratı soldu. Yutkundu, sanırım kelimeleri sindirmekte zorluk çekti. Kısıkça boğazını temizleyerek yataktan kalktığında "Geçmiş olsun." Diye mırıldanarak odadan çıktı.
Rahat bir nefes aldım. Onunla kaldığım için şükrederken tekrardan aklıma gelenlerle dudaklarımı aralamak durumunda kaldım. "Eve gidip birkaç parça bir şey almalıyım." Dediğimde ona doğru dönmemle zaten bana bakan bakışlarıyla karşılaştım. Başı yastığa yaslı olduğu için yanağının bir kısmı buruşmuştu. Yorgun bakan gözlerindeki parıltının sebebini bilmiyordum. O, yaralanmış ve bedenine iki kurşun girmişken bile güçlü ayrıca karizmatikti. Bu nasıl mümkün olabiliyordu? Ama bu haksızlıktı. Kalbime çok büyük haksızlıktı.
"Yavrum." Dedi dolu dolu. Eriyip gideceğim ve yok olacağım sandım. Hiçbir şey söylemese bile bu hitapları mırıldanması bana yetiyordu. Çok fazla ismimle hitap etmek yerine böyle güzel kelimeleri kullanıyordu. Ve ben bir kadın olarak bu kelimelerden çok hoşlanıyordum. Yumuş yumuş olmak anlamını bizzat yaşıyordum. Fakat söylenen sözün ne olduğu değil, kimin söylediği önemliydi. Onun dudakları arasında en saçma kelime bile anlam bulabilirdi.
Aşk buydu sanırım. Kelime olarak çok basit gibi görünse de his olarak kuvvetliydi. Bazen altında bile kalabilme ihtimali varken hafife almak saçmaydı.
"Efendim?" dedim kısık sesle.
Parmakları yüzüme ulaştığında yanağımı okşadı. Sağ kolu yaralı olduğu için diğer kolunu kaldırmıştı. Aslında pek yaralıymış gibi davranmak yerine başta sarılmaya bile girişen birisi olarak şuan çok masum duruyordu. Bakışlarındaki kısıklık uykusunun olduğunu belli ederken artık dinlenmesi gerektiğinin farkındaydım.
Soruma bir cevap vermeden gözlerime bakmaya devam ederken tekrardan konuşma gereği duydum. "Hemen gidip gelirim, ayrıca sen artık dinlenmelisin."
Kısıkça boğazını temizledi. "Birilerini gönderirim ben."
"Olmaz." Dedim hemen atılarak. "Çok sürmeyecek gerçekten." Birilerinin gelmesini istemiyordum çünkü regl olacakmışım gibi hissediyordum. O yüzden özel eşyalarımı kendim alsam daha rahat hissederdim. Hem kendim gidip ayarlasam daha iyi olurdu, bu yüzden ısrar etmekte kararlıydım.
Neyse ki çok uzatmadı. "Tamam, adamlardan birisine söyleyeceğim o seni bırakır." Dediğinde sesimi çıkarmadım. Akşam akşam içi rahat etmezdi. Bu yüzden daha fazla onu zorlamamak için onayladım.
"Telefonum nerede benim?"