Uzun yolumuz vardı, bir saat kadar. O yüzden her saniyesini yaşamak istiyordum. Uzun yolculuklar gözüme hep tatlı gelirdi. Pek yaşayamazdım, bazen iki yılda bir anneannemlere ziyarete giderdik onun haricinde başka bir uzun süren yolculuk yaptığımızı hatırlamıyordum. Müzik dinlemek, ayakkabılarını çıkarıp bir şeyler atıştırmak ve dahası gibi birçok heveslerim vardı. Yanımdaki adama baktığımda anlıyordum ki hepsini yaşayacaktım. Gözlerinden ve yüreğinden bu hissi kendi kalbime geçirebilmiştim.
"Dokunmak ne ki, bir bakışın beni alabora edebilir."
Bir bakışın beni darmaduman edebilir sevgilim.
Gülümseyerek başımı kendi tarafımdaki cama çevirdim. Bakışlarım aynadan arkamızdaki araca takılı kaldı. Defneler de arkamızdan geliyordu. Çeneme uzanan parmaklarının varlığını hissettiğimde başımı ondan tarafa çevirdi. "Uzat bebeğim ayaklarını." Seve seve.
Ayakkabılarımı çıkarıp dizlerinin üzerine doğru uzattığımda vakit kaybeden bir eli bacaklarıma sarıldı. Diğer eliyle direksiyonu tutmaya devam ederken bakışları ayaklarımda takılı kaldı. Kaşları çatıldığında tenime okşamaya başladı. Sorgularcasına bana döndü ve "Bu kızarık noktalar nasıl oldu?" diye sorduğunda gülmemek için kendimi zor tuttum.
"Ağda yapmam gerekiyordu, o yüzden oldu."
Ben anladım falan demesini beklerken "Bu hep böyle mi oluyor?" diye ciddi ciddi sordu. E adam nereden bilsin.
"Yani bende hep ağda sonrasında böyle kızarır. Bir problem yok ama." Dediğimde başını aşağı yukarı sallamıştı. Tenimi hafif baskıyla sıkarak dudaklarına doğru götürdüğünde o kızarıklığın üzerini öpmesini asla beklemiyordum. İçim bir tuhaf olurken titrek soluğumu içime çektim. Öpmesinin ardından o hiç olmamış gibi ön camdan yola bakmaya devam etmiş bense bir anda bedenime yüklenen bu garip hisle baş başa kalmıştım. Sessizliği yeni fark etmiş olacak ki Youtube'dan bildiğim eski sanatçılardan bir şarkıyı açtığında bakışlarım kısa bir sürenin ardından tekrardan ona dönmüştü.
Sana bu karanlık bu gürültü içinde
Ellerimi uzatıyorum
Sen bu karanlık bu gürültü içinde
Görmüyorsun
Gülümsedim. Dudaklarımı araladığımda aynı anda onunki de aralandı ve biz bilerek olmasa da aynı sözleri söyledik.
Bütün köşeleri tutmuşlar
Ortada meydanlar, gözler içinde
Sana anlatamıyorum bütün bu köşeler
Bu karanlık, bu ıslak, bu gürültü
Parmakları bileğime kaydı. Dudaklarında belli belirsiz değil de tam anlamıyla mutluluktan oluşan bir gülümseme hâkimdi. Kalın elleri avucumu içine aldığında onun dudaklarından dökülen kelimeleri dinledim.
"Tutsana ellerimi
Ellerimi görmüyor musun?"
Kendine doğru uzattığı ellerimin üzerine dudaklarını değdirdi. Ağzım ne kadar sızlamaya başlasa da gülümsemeye devam ettim. Atalay'ın kalbimi bu kadar hızlandırmasına artık şaşırmıyordum, ya da şaşırıyordum. Hep bir kat daha fazla şaşıracaktım. O sürprizlerle dolu bir adamdı. Tıpkı hayat gibi.
Bir kenara koyduğum telefonumu bulduğumda bu anımızı bir ömür izlemek için kayıt etmeye başladım. Atalay şarkıyı söylemeye devam ederken bir anda gözleri kamerayı buldu ve yüksek sesle "Ben bu kadına aşığım." Diye bağırdı. Kahkahamız birbirine karışırken bu mutluluğumuz daim olsun diye dua ettim. Seviyordum onu, çok seviyordum.
Tıpkı onun söylediği gibi.
Ben bu adama aşığım.
Güvensizlik olmadan, huzurlu bir ilişki istiyordum. Bir kere yalan girerse devamı gelir miydi? Ya da yapılan hatadan ders çıkartılıp bir daha bu çukura düşülmez miydi? Sanırım bu sorumun cevabını yaşadığım müddetçe alabilecektim.
"Yavrum poşette bir şeyler vardı, torpidoda olması gerekiyor." Dediğinde uzanarak torpidoyu açtım ve dediği gibi orada olan poşeti alarak içine göz gezdirdim. Sandviçler vardı bu yüzden ilk olarak karnımız aç olduğu için onları ambalajından sıyırdım. Bir kısmını sıyırarak Atalay'a uzattım. "Al aşkım." Meyve suyunun pipetini de geçirerek uzatacaktım ki, ağzında koca lokmasıyla öylece kalakaldığını gördüm. Bu hali komiğime gittiği için kıkırdadığımda sonradan bir sorun mu var acaba diyerek ciddileştim.
"Ne oldu?" diyerek telaşla sordum.
Lokmasını yutarak dudaklarını araladı. "Sen az önce aşkım mı dedin?"
Dedim mi?
Evet, dedim.
"Sanırım demiş olabilirim." Dediğimde göğsü hızla inip kalktı. Öyle baktı ki bir bakışında eriyip gideceğim sandım. Kısıkça boğazını temizledi. "Farklı hissettirdi fakat hep duymak isteyeceğim bir kelime."
"Sevdin yani?"
Dudağının bir kısmı yukarı kıvrıldığında beni etkileyen o gülüşünü sergiledi. "Tekrar deneyelim istersen."
Bir daha nasıl söylerdim ki? Diyen bir tarafıma nazaran diğer tarafım söyle gitsin diyordu. Artık ikisini de karıştıracaktım.
"Aşkım." Diye hızlıca söyleyerek önüme döndüğümde elimdekilerle oynamaya başladım. Yanaklarıma anında bastıran sıcaklığın bu kadar hızlı olması sinirim bozmuştu. Dudaklarım belli belirsiz aralanıyor ve nefesimi bırakıyordum. Ayaklarım onun kucağındayken bakışlarımı kaçırmamın bir önemi yoktu. Fakat ağzımda durmasına alışkın olmadığım bir kelimeydi. İlk defa ona böyle seslenmiş ve garip hissetmiştim. İsmimiz dışında –ki o bile beni etkiliyor- bir kelimeyle birbirimize seslenmek kalbimin kasılmasına neden oluyordu. "Dön bana." Dediğinde sesi emreder gibi çıkmamıştı ama onun böyle söylemesiyle bakışlarımı gözlerine çevirdim.
"Zor duruyorum." Dediğinde ne için dediğini bir süre devam etmediği için anlayamadım. Bakışları ciddiydi. Gözlerim kısa bir an direksiyonda sıkmaktan beyazlaşmış parmaklarına kaydı. "Dudaklarını dudaklarıma hapsetmemek için zor duruyordum."
Bileklerimin biraz üzerindeki elleri sözleriyle aynı anda sıkılaştı. Konuya uygun olarak dudaklarının üzerinde gezinen dili, yerimde kımıldamama sebep oldu. Dokunuşu bir ateş gibi canımı yakıyordu. Bu acı tatlı bir sızıdan ibaretti. Kımıldamamla birlikte ayaklarım da hareket ettiğinde bakışları anında beni buldu. Gözlerinin kahveliği büyüdüğünde bu ani değişim beni telaşa sürükleyecek sandım. Sanırım çok yanlış bir harekette bulunmuştum.
"Gözlerin bana böyle bakmaya devam ederse, hiçbir şeyi siklemeden arabayı kenara çekeceğim."
Atalay'ın vücudundaki kasılmayı buradan hissedebiliyordum. Ayaklarımı kendimi kasmaktan karıncalanmaya başlamıştı. Onu da zor durumda bıraktığımı düşünerekten ayaklarımı kendime doğru çekmek isterken izin vermedi. "Çekme, kalsın." Dediğinde dizlerinin üzerine koymuş olduğu sandviçin ambalajını buruşturup bir kenara attı. Adam ne güzel yemeğini yiyecekti, boğazına dizmiştim. Meyve suyu da kalmıştı.
"İç istersen." Diye mırın kırın bir sesle mırıldanarak içeceği uzattım. Ses etmeden eline aldığında birkaç yudumda nefessiz bitirdi. Kocaman açılmış gözlerimle baktım, içi yanmış gibi bitirivermişti. Yerdeki çöpü ve elindekileri alarak bir kenara koydum. Poşetin içinde üç tane sandviç vardı. Acaba kişi başına iki tane diye düşünerek mi almıştı? Şuanda iki tane yemek istemiyordum o yüzden iki tanesinin ambalajın sıyırmış birisini ona uzatırken diğerini kendime almıştım. İkimiz de aynı anda ısırık aldığımızda aklımdaki soruları sormak için dudaklarımı araladım. Hem de konuyu değiştirmiş olacaktım.
"Ben ne zamana kadar senin evinde kalmaya devam edeceğim?" Bu soruyu şimdi sormamı beklemiyormuş gibi kaşları çatılmıştı.
"İstemiyor musun?" diye sorduğunda saçmaladığının farkında değil miydi acaba diye düşündüm.
"Yanında mutluyum ama hep orada kalamam."
Hemen itiraz etti. "Bir süre daha demiştim." Dediğinde bu konuyu konuşmak hiç hoşuna gitmemiş olacak ki yüzü buruştu.
"Ne kadar bir süre zarfından bahsediyorsun?"
"Nereden çıktı bu konu şimdi?" dediğinde soruma soruyla karşılık vermesi derin bir nefes alamama sebep oldu.
"Bir gün elbet bu konuya değinecektik, niye böyle yapıyorsun?" Sandviçi elimde tutmaya devam ediyordum. Sadece bir ısırık almıştım, sanırım bu gidişle yiyemeyecektim.
"Yanımda güvendesin." Daha deminki halimizden eser kalmamıştı. Kaşlarımız çatılmış, çıkacak olan sessizliğin haberini veriyorduk.
"Biliyorum ama" diyerek cümlemi tamamlamak istemiştim ki onun sert çıkan sesi kelimelerimin arasına fırlatılmış bir taş gibi engel olmuştu. "Aması ne Firuze, böyle diyorsam böyle olacak." Dediğinde karşımda farklı bir adam varmış gibi hissettim. Kalbimdeki kasılma çıkan sert sesinden dolayı kasılmaya başlamış, gözlerime doluluk çoktan yerleşmeye başlamıştı. Epey sıcak havaya rağmen kendimi bir anda soğuk suyun içerisinde bulmuş gibiydim.
"Devamını dinlemeye tenezzül bile etmedin." Dedim kırgınca. Çünkü tam olarak kırılmış hissediyordum. Çatlağın sesi kulaklarına ulaşmış mıydı bilmiyorum ama acısı bana ulaşmıştı. Ağlamamak için kendimi zor tutarken dizlerinin üzerindeki ayaklarımı kendime doğru çekmek istedim. Yine izin vermedi. Ama bu sefer içimde ilkine nazaran direnme isteği vardı. Çekmek istedim ve öyle de yaptım. Kaşları olabildiğince çatıldığında benim de ondan bir farkım yoktu. Gözlerine bakmadım. Ayaklarımı kendime çektiğin an sert soluklarını işitiyordum. Elimdeki sandviçi bir kenara koydum, bütün iştahım kesilmişti. Aç olan karnım sanki sözleriyle dolmuştu. Ellerimi birbirine çarparak bacaklarımı karnıma doğru çektim. Bakışlarımı da kendimden taraftaki cama çevirdiğimde, başım koltuğa yaslanmıştı.
Araçta çalan hüzünlü bir şarkıyla tam da zamanı diye içimden geçirdiğimde, bu şarkıyla ağlama isteğim daha da artıyordu. Şimdi bütün günümüz böyle mi geçecekti?
Bir süre sessizliğimiz sürdü. Tek duyduğum şey müzik ve onun sesli nefes alış verişleriydi. Gözlerimi yoldan hızla kayıp giden ağaçlardan çekmezken sesini duydum. "Yavrum? Konuşmayacak mısın benimle?" dediğinde hiçbir tepki vermedim. Ama içimden onunla kısa bir tartışma yaşıyordum.
"Yapma böyle, özür dilerim dinlemediğim için ama sinirlendim. Bana güvenmediğini düşündüm. Ya da yanımda kendini güvende hissetmiyorsun sandım."
Ne alaka? Diye bağırasım geldi. Sözümü dinlememesi yetmiyormuş gibi bir de bana güvenmemesi kırılan kalbîme yeni bir kırık daha eklemişti. Güvenmiyorsun derken bile aslında o bana güvenmiyordu.
"Güvenmediğim birisinin yanında olmuyorum Atalay." Dediğimde uzun zamandır cevap vermediği için şaşırmıştı. Ama sesimi duymak onu rahatlatmışa benziyordu. Bütün bu hareketlerini nereden mi görüyordum? Camdan yansıyan görüntüsünden. Ama ona bakmaya cesaret edemeyecek kadar üzülmüştüm. Belki konu çok ağır değildi ama sevdiğin birisinden aldığın yaranın pek de yükünün anlamı yoktu. O yaradan kan her türlü akıyor, canın yanıyordu.
"Biliyorum. Bana güvenmesen yanımda olmazdın. Özür dilerim yavrum sözünü kestiğim için dinlemediğim için."
"Konuşmasak." Dedim sessizce. Biliyordum, konuşulmayınca halledilmiyordu. Zaten gördüğüm tabelalardan epey yaklaştığımız anlamıştım. Konuşsak da bu küçük zamana sığdıramazdık.
"Konuşacağız." Dedi ilk işi bunu konuyu halledeceğiz der gibi.
İstediğimiz yere geldiğimizde araba yavaşlamış ve uygun park yeri bulduğunda iki aracın arasına yerleşmişti. Kemerlerimizi çıkardığımızda araçtan inmiştik. Denize gireceğimiz için Defneyle bikinilerimizi kıyafetlerimizin içine giymiştik. Burada bununla uğraşmak istemediğimiz için bunu tercih ederken erkekler ne yapacaktı bilmiyordum. Birkaç eşyamızı da alıp on-on beş dakikalık patika yolu takip etmiş ve sahile ulaşmıştık. Atalay ile yan yana gitsek de el ele tutuşmuyorduk. Arkadaşım daha aramızdaki soğukluğu anlayamamıştı çünkü kendisi sevgilisiyle ilgilenmekle meşguldü. Mutlu olduğunu görmek beni de mutlu ederken gülümsedim.
"Bana da gülmen için ne yapmam gerek?" diye soran ses sadece ikimizin duyabileceği şekilde çıkmıştı. Omuzlarımı silktim. Derince yutkunduğunu işittiğimde bakışlarımı boğazındaki o yumruğa götürmemek için zor tuttum. Pas vermiyordum ama içimden cevaplarımı vermeyi de unutmuyordum. Tabi nereye kadar konuşmayacaktım!
"Yavrum gözlerime de mi bakmayacaksın?" dediğinde ses tonunun içindeki o yumuşaklık bir an beni ağlatacak sandım. Böyle konuşmaya devam ederse hemen yelkenleri suya indirirdim. Ki indirdim de, baktım gözlerine. Sevdiğim kahve hareleri tam anlamıyla beni içine çeken kuyudan ibaretti. Ona baktığımda üzerime buz gibi soğuk su değil de yangının külleri düşüyordu. Kavruluyordum.
Söylediklerinin aksine bir cevap söylemek için dudaklarımı araladım. "Denize girmek istiyorum."
İstediği cevabı alamamış olacak ki yüzü düştü. "Girelim yavrum."
Ben kendimden bahsetmiştim.
Tamam Firuze uzatma, o kadar da değil.
Derin bir nefes aldığımda bakışlarım etrafa kaydı. Defneleri ilk başta bulamadım. Daha sonra kumsala örtü serip oturduklarını gördüm. O kadar dalacak ne yapmıştık anlayamamıştım. O tarafa doğru yürümeye başladığımda Defne kıyafetini çıkarmakla meşguldü. Ben de aynı şekilde üzerime çıkardıktan sonra kremi vücuduma yedirmek için çantadan aldığımda, başka bir parmak kapağı açmama engel oldu. Parmakların sahibi Atalay'dı. Göz göze geldiğimizde kremi onun sürmek istediğini anladım. Bakışlarından itiraz etsem de bir işe yaramayacağını anladığımda sessiz kaldım ve kremi vücuduma sürmesine izin verdim. Sırtımda gezinen büyük parmakları tenimi huylandırıyordu. Sanki bilerek yapıyormuş gibi parmaklarının hızı yavaştı. En son yüzüme sürmek için önüme geldiğinde birbirimize bir nefes kadar uzaktık. Sıcak nefesi tenime çarpıyor güneş gibi tenimi yakıyordu.
İşi bittiğinde yanağıma dudaklarını değdirdi. "Bana da sürer misin?" diye mırıldandığında başka şansım yokmuş gibi onu onaylamıştım. Aşağı yukarı hareket eden başımı gördüğünde aynı anda dudaklarına gülümseme yerleşmişti. Kıpır kıpır bir şekilde arkasını döndüğünde bir çırpıda tişörtünü ensesinden tutarak çıkardı. Bu görüntüyle içimdeki karıncalar hızlanmaya başladı. Sırtındaki benlere bakarak kremi tenine yedirmeye başladım. Vücudu çok sertti. Parmaklarım birçok yerinde keşfe çıkmış gibi gezinmeye başladığında Atalay'ın bakışları bir an olsun gözlerimden ayırılmamıştı. Bu dikkatli bakışlar yüzünden rahatça hareket etme alanım kısıtlanıyordu. Kremin kapağını kapattığımda o kadar eğlenmiş olmalıyız ki Defne ve Behlül denize girmişti. Daha fazla oylanmamak için kremi çantaya sıkıştırdım ve ayağa kalktım. Ayakkabılarımı çıkarıp çıplak ayaklarla kuma bastığımda ayaklarım yandı. Bu yanma hissini sevsem de hep kaçardım.
İnsan bazen sevdiği şeylerden de uzaklaşabiliyordu.
Sıcak kumdan koşarak ayaklarımı suya değdirdiğimde öylece gözlerimi kapatarak bekledim. Dalganı sesi huzur vericiydi. Bana ailemle olan güzel ve sonsuz anılarımı hatırlatıyordu. Küçük Firuze'nin deli dolu hayatı...
Ne kadar zaman geçti bilmiyorum ama bir anda bedenimin havaya kalkmasıyla dudaklarımın arasından çığlık kaçtı. Birkaç kişinin göz hizasına girdiğimizde yanaklarım kızardı. Atalay beni kucağına almış soğuk suya doğru adımlıyordu. İlerledi, ilerledi ve en sonunda benim de belime su erişmeye başladığında duraksadı. İnsanlardan uzak bir yerde durduğunda kollarımı sıkılaştırdım. Kolları küçük bir çocuğu taşırcasına rahattı.
"Tenim tenine, gözlerin gözlerime değmeyince delirecek gibi oluyorum."
Sözleri duraksamama neden oldu. Aslında aynı hisler bende de oluşuyordu. Ondan uzaklaşmayı ve kavga etmeyi sevmiyordum.
"Ben sessiz sakin, kavga gürültünün olmadığı bir ailede büyüdüm. Annem ve babam hayatları boyunca bana hiç kızmadı. Ne hak edecek bir şey yaptım ne de onlar böyle birisiydi. Sözlerime değer verirler, küçük deyip bir kenara itmezlerdi. Bu yüzden en ufak ses yükselmesi bile gözlerimi doldurmaya yetebilir. Lafımın devamının dinlenmesi beni kırar ve önemsiz birisi olduğumu hissettirir." Dediğimde gözlerinden geçen pişmanlığı okuyabiliyordum. Dudaklarını aralamak istedi fakat izin vermedim. "Lütfen isteklerin düşüncelerimi yok saymasın." Dediğimde başını hızla iki yana salladı.
"Hayır hayır. Asla böyle bir şey yapmam. Sadece yanımdan uzaklaşma fikri beni bir anlığına agresifleştirdi. Bir daha asla sana sesimi yükseltmem diyemem ama deneyeceğim. Zor. Mesleğim gereği yüksek sese, gürültüye alışkın olduğum için bazen ayak uyduramıyorum. Özür dilerim. Özür dilerim bebeğim." Derin bir nefes aldı. "Beni affeder misin?"
Onu anlıyordum. Özür de dilemişti. Fakat beni bu kadar benimsemesini ya da benimsemem çok tuhaftı. Çabuk alışmıştık. Sorup sorgulamadan birbirimizi sevmiştik. İçimde büyümeye devam eden bu aşkı sönüp gitmesinden korkuyordum. O yanımda yokken o boşluk hissi kalbimi sızlatıyordu. Hayat dört dörtlük gitmezdi biliyorum. Ama üçün altına da düşmek istemiyordum.
Bedenlerimiz birbirine değiyordu. Su vücudumuzdaki kirleri arındırmak ister gibi dalgasını tenimize çarpıyordu. Yüz yüze olmadığımız için karşısına geçmek isterken bunu anlamış olduğu için bedenimi hareket ettirerek istediğim konuma yerleştim. Bacaklarımı beline doladığımda kollarım da boynuna yerleşmişti. Dudaklarımı araladığımda bakışları tam o noktaya kaydı. Elleri bacaklarımın üzerindeydi. Beni sıkıca tutuyor ve o güveni veriyordu. Beni göğsüne saklamak ister gibi çekiyordu.
"Seni seviyorum." Diye mırıldandığımda tam da ihtiyacı olmuş olan kelimeyi söylemiş olmalıyım ki gözleri huzurla kapandı. Açtığında ise resmen gözlerinin içi gülüyordu. Dudakları yukarı kıvırılırken "Bu kelimeyi hep duymak istiyorum." Dedi.
"Sen beni sevdiğini söylemeyecek misin?" diye sorduğumda sesim naif bir şekilde çıkmıştı.
Gülümsedi. "Bana nasip olmuş bir kadına seni seviyorum demenin bin farklı yolu vardır. Eğer ki bakmadan anlamak sevdaya dâhilse, aşkımızı kör olsam bile ruhumla görürüm. Senden gelen her şeye, en çok da sana açılan bu kapıyı bir sen gel diye açıyorum. Bu basit bir aşktan ibaret değil biliyorum, zamanı geldiğinde bunun böyle olduğunu kalbimiz bir sızladığında anlayacağız." Derin bir nefes aldı. "Ayrıca aşığım. Seviyorum. Ben güzel bebeğimi çok seviyorum."
Altımızdaki maviliğe bir damla da ben katmak istiyormuş gibiydim. Gözlerimdeki doluluk daha fazla yer kalmadığı için akmaya başladığında gözleri kısıldı. "Ağlama." Dediğinde sözlerinin ne kadar ruhuma dokunduğundan haberi yoktu. "Ağlama, silemiyorum gözyaşlarını."
"Bırak aksınlar." Dedim sessizce.
"Kıyamam ki." Dediğinde daha fazla ağlayasım geldi. Lütfen kullanma o ses tonunu demek istedim ama yaptığım tek şey susmak oldu. İkimiz de sustuk. Bir süre göğsüne sinmiş ve gözlerimi kapatmıştım. O ilk başta hareketsiz kalmış daha sonra adımlamaya başlamıştık. Tamamen suyun içerisine girmemiştik. Bu yüzden susmaya son vererek dudaklarımı araladım.
"Denizin tadını çıkaralım artık." dediğimde gülümsüyordum.
"Çıkaralım."
Bu sözlerimizin ardından suyun içerisine girdik. Doyasıya eğlenmek buysa eğer eğlenmiştik. Başta beraber takılmış daha sonra Defnelerle eğlenmiştik. Yaşadıklarımın ardından böyle bir aktivite iyi gelmişti. Sevdiklerimle mutluydum. Denizin içerisinde Atalay'dan uzaklaştığım her an onu yanımda buluyordum. Defneyle aramızda konuşmak isterken bakışlarını takılıyor ve bir yılan gibi yanıma süzülmesini izliyordum.
Deniz beni yormuyordu. Biraz yoruyordu ama tatlı bir yorgunluktu. Fakat çok acıkmıştım. Sabah kahvaltı da yapmadığım için açlık kendini aşırı derecede belli etmeye başlamıştı.
"Çıkalım artık. Acıkmışsındır sen." Diyen ses Atalay'a aitti. Kavgamızdan daha doğrusu benim kırgınlığımdan dolayı tam olarak sandviç yiyememiş aç kalmıştım. Bunu bildiği için böyle söylediğini anlayabiliyordum.
Başımı onaylar anlamda salladım. "Çıkalım." dediğimde parmakları suyun içerisinden ellerimi tutmuştu. Çıktığımızı diğerlerine seslenmiş ve onun önderliğinde denizden çıkmıştık.
"Gel buraya." Dediğinde bakışlarımı ona çevirdim. "Ayakların Yanmasın."
İşte bu kadardı ayakta kalmam. Sözleri eriyip bitmem için yeterli bir sebepti. Ama alışmam gerekiyordu çünkü bunu çok fazla yapıyordu. Dediği gibi beni kucağına almış şezlonga doğru ilerlemişti. Bana yanmasın diyordu ama kendisi çıplak ayakla sıcaklığa basıyordu. Nasıl bu kadar iyi kalpli bir adam olabiliyordu?
Defne ve Behlül de yanımıza geldiğinde üzerimin kuruması için şezlongda uzanmıştım. Hava epey sıcak olduğu için kuruması zaman almayacaktı. Defne'nin yorgun sesiyle başımı ondan tarafa çevirdim. "Çok yoruldum, ayaklarım acıyor." Dediğinde ona hak vermiştim. Çünkü ben de öyleydim, suyun içerisinde ayaklarım hareket etmekten kasılmış ve sızlamaya başlamıştı.
"Aynısından." Dediğimde alnıma kondurulan öpücükle gözlerim kısa süreli kapanmıştı. Defne göz kırptı. Ona karşılık gözlerimi devirdim.
"Biz Behlül'le arabadan yemekleri alıp gelelim." Dediğinde Behlül'ün bakışları Atalay'a kaydı.
"Tamamdır." Dediğinde ikisi de yanımızdan uzaklaşarak arabaya doğru ilerlemişlerdi. İkimiz yalnız kaldığımıza göre kısa bir konuşma vakti bulmuştuk. Saçlarımı toka yardımıyla bağlayacağım vakitte yanımızdan gelen sesle bakışlarımız o yöne kaymıştı. Gördüğüm kişiyle kaşlarım çatıldı.
Emirhan.
Amcamın oğlu karşımdaydı.