Kaçış/ 6. Bölüm
*
Bana değen her bakışı sırtıma sapladığı hançere çarpıp yere düşüyordu. O hançer o kadar büyüktü ki sırtımda başka bir şeye yer bırakmamıştı.
Kalbimdeki ise…
Onu anlatacak hiçbir kelime bulamıyordum…
Sözcüklerin bir hapishaneye dönüşebildiğine hiç tanık olmamıştım daha önce… Ağızdan çıkan her harfin vurgu yaptığı yerlerde, etrafıma bir tane daha parmaklık eklendiğine hiç denk gelmemiştim. Onun dudaklarının arasından sıyrılanlar öyle bir etki bırakıyordu o an üzerimde. Ve oturup dinlemeye devam edebilme cesareti gösterebilmek o kadar zordu ki, bile bile o parmaklıkların üzerime üzerime gelmesine göz yummak gibiydi.
Göğüs kafesine doladığı kollarının üzerinden yukarı doğru çıkan damarları o kadar belirgindi ki yüzüne en ufak bir yansıması olmasa bile gergin olduğunu, benim kadar olmasa bile kaskatı kesildiğini görebiliyordum.
Hala üzerinde duran o kırışık beyaz gömleğinin katlanmış kollarını arasından yayılan gerilim onu değil, en çok beni esir alıyordu.
Sadece susmak düştü payıma.
Bir süre ona doğru yol alabilecek hiçbir kelime kaçmadı dudaklarımdan. Kuruduklarını hissediyordum. Kalabilme ihtimalimi ölçerken bile o kadar ulaşılmaz duruyordu ki oturduğu yerden, resmen suratıma suratıma bağırıyordu kalma ihtimalimin olmadığını. Kim olduğunu öğrenebilmemin en sağlam yolu onunla sonuna kadar yaşamayı kabul etmeme bağlıydı ama gözlerinden geçen her ifadede bunu tamamen beni sınamak için yaptığı ortadaydı.
Ne onun kim olduğunu öğrenmemi istiyordu.
Ne de onunla bu cehennemde kalmamı.
Ben ise anlamış değilim…
Bakmanın bir sonuca götürmeyeceğini anladığım zaman onun gibi yavaşça sırtımı tekli koltuğa yasladım. Gözlerim yanmayan şöminedeyken, o hala aralıksız olarak beni gözleri ile sınamaya devam ediyordu.
Sigarasından daha ağır olan kendine has kokusu ise, gözlerinden çok daha başka bir sorgulayıcıydı.
Kuruyan dudaklarımı dişlerimin arasında kararsız bir şekilde ısırdıktan sonra usulca şöminedeki bakışlarımın yönünü hiç değiştirmeden konuşmaya başladım.
“Seni öldürebilecek kadar kuvvetli olmadığımı çok iyi biliyorum.”
Bakışlarım ağır ağır ona doğru kaydığında, ruhumun üzerine aynı ağırlıkta yüklenen filikaları hissedebiliyordum. “Senin beni öldürebilecek olman eğer benim sana karşı yapacağım bir hataya bağlı ise, o ihtimalin de çok mümkün olduğunu zannetmiyorum. Seni öldürebilme kuvvetine sahip olmadığım gibi sana hain olabilecek kadar da güçlü değilim.”
Sesim ağır bir cenaze seremonisinden çıkılmış kadar takatsizdi. Avuçlarımın arasında tuttuğum kahvenin ısısı avuçlarımın içerisini yakıyordu ve bu yanış, kalbimde hissettiğim alevlerin çok gölgesinde kalıyordu.
Gözlerinin içindeki o sınayan kırıntıların yerini bambaşka bir şeyler almaya başladığı zaman koyuluğun git gide arttığını rahatlıkla görebiliyordum.
“Benim gidecek bir yerimin kalmadığını en iyi sen biliyorsun. Ben senin gözlerinin önünde gidebilecek bütün ihtimallerimi alınlarının tam ortasından vurdum. Yere nasıl yığıldıklarını izlerken hemen arkamdaydın…”
Göz bebeklerimin güvertesine yavaş yavaş yağmaya başlayan yağmur damlaları, kırık tahta parçalar arasından sızmaya başlayan deniz suyu ile karışıyordu. Kapaklarımın üzerindeki filikalar giderek yaklaşmaya devam ettiler.
O ise her zamanki Ammar’dı. Yüzündeki tek bir kas bile hareketlenmeden izlemeye devam etti.
“Eğer kalabilmek için hala güvenini tatmin edecek sınavlara ihtiyacım varsa bilmeni isterim ki, benim o sınavlar için de en ufak bir güç kırıntım yok… Bıraksan yüz yıl aralıksız uyuyabilecek kadar yorgun hissediyorum. Ama bir seçenek daha var biliyor musun?”
Ben yeni bir seçenek sunmaya hazırlanırken onun yüzünde ilk kez bir kasılma yaşandı. Kaşları gözlerine doğru çatılırken seçeneğin ne olduğunu merak ettiğini görebiliyordum.
“Senin sütün körü geçtiğin o ihtimal ikimizin de gerçeği olabilecek bir seçenek aslında…” Bunu söylerken sırtım tekli koltuktan kopmuş öne doğru eğilmiştim. Onun benimle ciddiyetle konuştuğu halindeki gibi bardak elimdeyken iki avucumu dizlerimin üzerinde birleştirdim. Bardağın sıcaklığı iki elimi sarmalamıştı bu kez.
“Bir başkası tarafımdan öldürülme ihtimalim…”
Kemikli çenesinin kasıldığını görebiliyordum.
“Bu ihtimal hem senin matematiğinde hem de benim matematiğimde o kadar yüksek ki, bunun ikimiz de farkındayız bence. Doğal seçilimimiz senin hayatta kalacağını, benim de kaçamazsam öleceğimi gayet net bir şekilde ortaya koyuyor. Eee benim de gidecek yerlerimin hepsi alnından vurulmuş iken, neden kaçayım ki? Ölüm, beni bir başkasının ellerinde bulduğu zaman ben ölmeden hemen önce kim olduğunu haykırırsın suratıma. Ne bana maruz kalmak zorunda kalırsın o zaman, ne de ben senin yanında kalmak için zorlu sınavlar vermek zorunda kalırım. Ve sana şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki bizi bekleyen tek son bu. Sen, gün saydığın prangandan kurtulmaya çalışan Ammar’sın, ben ise birileri tarafından kapılmayı bekleyen kuzu...”
Güvertenin içerisindeki su dizlerimi geçecek kadar yükselmişti ve ben hala bir filikanın güvenli sıralarında değildim.
Sırtımı yeniden koltuğa dayadığımda, gerçekler gözlerime çoktan doluşmuştu bile.
“O nedenle haklısın. Ölümün gelmesini bekleyeceğim senin kim olduğunu öğrenebilmek için. Aaa ama pardon, ne yazık ki o zaman da öğrenmiş olmamın hiçbir anlamı kalmayacak…”
Gözlerim, ellerimdeki kahvenin sıcaklığı ile yeniden şömineye çevrildiği zaman yanağıma süzülen damlalar artık benim kontrolümde değildi ne yazık ki. Ona söylediğim her şeyin ağırlığı yanaklarımdan çeneme doğru usul bir yol izliyordu. Ve yanağımda açılan ıslak yola değen her hava kütlesi o kadar canımı yakıyordu ki, avuçlarımın arasındaki kahvenin sıcaklığı yok hükmündeydi.
“Ben hayatta olduğum sürece…” diye söze girdiği zaman sesinin koyuluğu, minik bir parça aydınlıkla aralanmıştı. Bana bakan bakışlarının sınama duygusu geriye çekildiği için avuçlarına indiğini fark edebiliyordum. Ama o aydınlık zerre umurumda değildi artık.
“sana dokunulması mümkün değil. Ancak ölme sırası ilk bendeyse ölüm için bir ihtimal olabilirsin sen. O yüzden söylediklerinin hiçbiri geçerli değil.”
Avuçlarımın arasında sıkmaya başladığım bardağın titrediğini fark ettim. Onun sözlerinin bu kadar net bir şekilde dudaklarından dökülmesi ve benim konuştuğum her kelimenin bir anda rafa kaldırılması inanılmaz derecede beynime doğru öfke pompalanmasına sebep olmuştu. Hızla onun yüzüne döndüğüm zaman beyaz tenli suratımın kırmızı kanların hücumuna uğradığını hissedebiliyordum.
Onun en doğru benim havaları, bulunduğumuz yer için hiçte iç açıcı oluyordu.
“Nedir sendeki bu her şeyi bir anda hiçe sayan tavrın sebebi? Sonsuza kadar yanında kalmam için sınanmam gerektiğini söylüyorsun ilk önce, sonra da kalamayacağımı belirtince de kimse dokunamaz, kimse edemez falan demeler… Ben senin gözlerine her baktığımda benden en kısa sürede nasıl kurtulmanın hesabını yaptığını görmüyor muyum sanıyorsun?”
Yükselen tepkim çenesini daha fazla sıkmasına neden olmuştu.
“Bu bir kurtu…” diye konuşmaya başladığı an, daha yüksek bir sesle hızla lafını kestim. Pompalanan öfkem dipdiriydi…
“Bana arkanı dönüp gittiğinde de geçerli olacak mı zannediyorsun bu ihtimal. Bu kadar olaydan sonra tek başıma kaldığım an peşime binlerce leş kargasının doluşacağını bilmiyormuş gibi konuşman canımı sıkıyor. Beni bırakıp gittiğinde ölümüme nasıl engel olabilirsin ki?” Sözlerim hızlı hızlı ve tek bir es bile vermeden dudaklarımdan düşmeye devam ediyorlardı.
“Ama haklısın. Küçük bir çocuğu avutmak için yalanlar söylemek sadece senin yaptığın. Ben de olsam ben de istemezdim benim gibi bir ayak bağını. Ama keşke o bahçeden beni sürüye sürüye çıkarmadan önce bir gün arkanı döneceğini düşünmüş olsaydın. O zaman ne ben burada olurdum ne de senin ayaklarında bir pranga…”
Ses tellerim suyun yüzeyine atılan bir taş parçasının yayılması gibi dalgalıydı. Ve kelimelerin titreye tireye yükselmesine engel olamıyordum. Günlerin o patlamayı bekleyen anı buydu tam olarak.
Hıçkıran nefesim arasında “O zaman yerini yörüngesini karıştırmış bir kadın olarak ortada kalakalmazdım. Cezamı çekiyor olurdum.”
Bir anda ayağa kalktığı zaman göz yaşları arasında ona bakmaya engel olamamıştım.
“Ağlama Aişe…” dediği an, istemsiz olarak yeni bir hıçkırık daha kaçtı ağzımdan.
“Sana ağlama dedim, duymuyor musun?” Ağladığım her saniyenin sinir bozucu ve onun için dayanılmaz olduğunu görebiliyordum. Sözleri ile susturamayacağını anladığında kendine hakim olamıyor gibi elini saçlarının arasından geçirdi ve sinirle konuşmaya başladı.
“Allah kahretsin ya sen değilsin aranan. Şu an bir suçlu gibi aranan tek kişi varsa o da benim. Bütün İsrail hatta bütün dünya seni kaçırdığımı zannediyor. Artık kes ağlamayı.”
Sonda kurduğu cümle çaresizlikle çalkalanmıştı. Ne dediğinin farkında mıydı bilmiyorum ama söyledikleri ile hıçkırıklarım bir anda kesilmişti. Onun sağa sola yürüyen tavırları arasından yüzüne baka baka yavaşça ayağa kalktım. Kahve dolu kupa elimde gayrı ihtiyarı sallanan bir eşyadan başka bir şey değildi.
“Ne? Ne diyorsun sen?”
Onun yakınına doğru birkaç adım attığım zaman verdiğim tepki kibarlıktan çok uzaktı. Adımları ona yaklaşmam ile yavaşlamıştı gözlerimin içine bakıp konuşmaya başladığında sesi az öncekine göre çok sakindi.
“Annen…” dedi bir eli ile yüzünü ovuştururken. “Annen bütün teşkilatlara ve basına Josef Levy’i benim öldürdüğümü söylemiş. Ardından da seni esir alarak kaçtığım ihbarında bulunmuş. Yani şu an suçlu değil, kayıpsın. Ben ise işlediğim o kadar cinayet ve yasadışı işlerin üzerine bir de adam kaçırmadan aranıyorum…”
Söyledikleri ile tepkilerim durmuş ve duyduklarımı anlamlandırmaya çalışırken bir anda onun yapmaya çalıştığı şeyi fark ettim. Şaşkınlığımın üzerine bir de öfkeme koyu bir nefret bulandı. Fark ettiğim şeyle dudaklarım yavaşça aralandığı zaman ilk kez ona kontrol edemediğim bir nefretle bakmaya başladım.
“Sen bu yüzden…” dediğim an, yüzümdeki ifadeden neler olduğunu anlamıştı aslında. “Öğrendiğin için, benim gidebilecek bir yerim olduğunu bildiğin için hep bensiz devam etmen gerektiğini vurgulayıp duruyordun…”
Hissettiğim şey o kadar başkaydı ki yüzüne bakakaldım bir anda.
Bana doğru bir adım atıp kendini ifade etmek için konuşmaya başladığında başımdan aşağı kaynar sular dökülüyordu.
“Lütfen anlatmama izin ver…” dediğinde, elimdeki kahve kupasını hızla kenara fırlattım. Kupa zeminle birleştiği an paramparça olmuştu. Refleks olarak bana attığı bir adım gibi hızla geriye bir adım atmıştı, ben bağırmaya başlarken…
“Orada babasını öldürmüş bir kız olarak ne ile karşılaşacağımı az çok tahmin ederek beni onların eline mi verecektin? Ben senin hayatını kurtarmıştım. Allah kahretsin ben senin hayatını kurtarırken babamı alnının çatından vurdum…”
Ona karşı o kadar derin bir hayal kırıklığı hissediyordum ki, bağıra bağıra çıkan her kelimem karşısında yüzüme bakmak dışında hiçbir şey yapmıyordu. Ben ise canını dişine takmış bir çaresiz olarak hunharca suratına bağırmaya devam ediyordum.
“Beni buradan çıkmak için bir bilet olarak kullanacaktın ve beni bir çöp gibi onların önüne atacaktın? Sen bu kadar rahat insan harcarken, bir de Aksa için çalıştığını mı söylüyorsun. O adamı vururken hainliği için vurduğunu söylemiştin ya, asıl hain sensin. Beni sırtımdan vurdun.”
“Kendine gel artık.” Dediği zaman onu hain olmakla suçlamama tepki gösteriyordu. Kaskatıydı yüzü…
Bağırması kısa bir şekilde susmama sebep olmuştu ama güvertem su altında kaldığı için en sesimin tonunu sakinliğe bulayarak onun tam dibine girdim. Gözlerinin içine baktığım zaman yemin ederim ondan nefret ediyordum.
“Bu ülkeden çıktığım an seni öyle bir yüz üstü bırakacağım ki, ayağına pranga olmam için bu defa sen yalvaracaksın.”
Yaşlar çenemde birikiyordu.
“Bu güne kadar hiç söyleme şansım olmadı ama senden nefret ediyorum. Ammar’ın yanındaki Aişe olmaktansa Josef Levy’nin, o Siyonist adamın kızı olarak yaşamayı yeğlerdim.”
Sağ elimi kaldırdım ve göğsüne işaret parmağımla ittirerek darbeler indirdiğimde, nereden tanıdığımı bilmediğim bir ifade vardı gözlerinde. Ben ise öfke ile kavrulmakla meşguldüm.
“Sen…” dedim parmağım göğsünün tam ortasına üst üste inerken. “Sen buradan çıkana kadar bana muhtaçsın. O yüzden bana zarar vereceğinden korkarak söyleyeceğim her şeyi tam gözlerinin içine baka baka söylüyorum. Sen bir hainsin. Beni sırtımın tam ortasından vurdun. Gözlerimin önünde vurduğun o adama söylediğin her şey kadarsın şu an. Senden her şeyim ile nefret ediyorum…”
Öfkenin en diri hali vardı gözlerinde. Bir an gerçekten korksam da geri adım atmamaya kararlıydım. Onun göğsüne aralıklarla inen elimi tutup beni geriye ittirdiğinde, neredeyse gücünün yüzde birini bile sergilememişti ama ben tek hamlesiyle geriye birkaç adım atmak zorunda kalmıştım. Elimi hızla onun elinden çektiğimde dişlerinin arasından soluyarak konuşuyordu ve sıktığı her dişin izini yanaklarındaki kaslarında görebiliyordum.
“Haddini aşıyorsun yeter. Kendine gel artık. Canını yakmak istemiyorum senin.”
Yüzümü öyle mi der gibi yana yatırdığımda, yaşlarım dinmişti ama geçtiği yollar hala ıpıslaktı.
“İnan bundan daha fazla yanması mümkün değil. Babam benim kurşununla yere yığıldığında bile bu kadar yanmamıştı canım. Büyük bir hayal kırıklığısın benim için.”
Yapacak bir şeyim kalmadığında, bir anda arkamı dönüp merdivenlere doğru yürümeye başladım. Basamağın tam başında durduğumda ona dönüp bakmaya başladım. Tek bir uzvu bile kımıldamıyordu. Gözlerinin pınarları kıpkırmızıydı. Öfkesi dokunduğum an beni de kendisini de yakacak kadar bir güçle hazırda bekliyordu.
Onu, ona olan nefretimle baş başa bırakmak için ona doğru son cümlemi kurdum. Kan revan içine kalmasını deli gibi istiyordum o an.
“Benimle geçireceğin son bir gün… Dişini sıkmaya çalış. Ve burada beklediğin her an senden ne kadar nefret ettiğimi sakın aklından çıkarma. Prangandan tamamen kurtulduğun zaman kutlamanı yaparsın. İnan bağımız koptuğu an ben zevkten dört köşe olacağım…”
Onun yüzü öylece havada asılı kalırken ben yukarı doğru yürümeye başladım.
Bana değen her bakışı sırtıma sapladığı hançere çarpıp yere düşüyordu. O hançer o kadar büyüktü ki sırtımda başka bir şeye yer bırakmamıştı.
Kalbimdeki ise…
Onu anlatacak hiçbir kelime bulamıyordum…
*
Selamun Aleykum.
Selam ve Dua ile...