KAÇIŞ "Şahımı Ona İsteyerek Teslim Etmek"

2199 Kelimeler
Kaçış/ 7. Bölüm * Kurtarılmayı beklerken, bedenimin değil ruhumun tutsak olduğunu anladım. O an, düşündüğüm tek şey ne kadar güzel olduğuydu. Bu ise, benim tarafımdaki bütün taşları onun kazandığını gösteriyordu. Yenilmiştim ve devrilmek üzere olan bir şahtım. Onun tarafından kurtarılmayı bekleyen bir şah… Aptal. Aptal bir şahtım… Kaçmam gereken yerde onun matına esir olmayı bekleyen bir şah. Çünkü o güzeldi. Eller ağzımı tıkarken bile çok güzel olduğunu düşünebileceğim kadar güzeldi. Ve o an, en çok da kendi kendime yenildiğim andı… Güneşin batışının üzerinden neredeyse saatler geçmişti. Ben ise hala oturduğum yataktan perdenin aralıklarından görünen karanlığa bakıyordum. Tek bir yıldız bile görünmüyordu benim baktığım aralıktan. Dışarıdan içeriye dolan hava, benim içimle aynı renkti. Koyu bir karanlık… İki bacağımı karnıma doğru çekmiş, kollarımı bacaklarıma dolamıştım. Çenem dizlerime yaslanmış tam karşımda duran pencereye bakarken sırtım yatağın başlığına yaslı duruyordu. Karnımda veya vücudumda darbelere dair hiçbir acı hissetmiyordum. Bütün ağrılarım kafalarını tenime gömmüş oldukları yerde saklanmaya çalışıyorlardı. Ağırlığını hissettiğim gözlerim ise yavaş yavaş kapanıp açılıyordu. Her şey bir filmin yavaş çekim sahnesindeymiş gibi ağır ağır ilerliyordu. Kırılacak bir kanadım kalmamıştı o bahçeden çıkarken ama içimdeki bir yerlerin kırıldığını ve o kırığın kalbime doğru battığını hissedebiliyordum. Nefes aldığım her an daha derine batan bir kırıktı. Canım değil belki ama ruhumun acıdığını hissedebiliyordum. Ve kendimi mahkum ettiğim bu oda acıyan yerlerimin ayaklanıp beni izlemeye başladığı bir sahneydi. Hiçbir ses duyulmuyordu. Işığım sönüktü. Dışarıdan vuran grilik düşüyordu içeri. Ve ben dahil bütün eşyalar gümüş renkte bir örtü ile örtülmüştük. Ayın dışarıdan içeriye düşen her parçasında, yanan ruhumun dans ettiğini görebilmek zor değildi. Pencerenin tam önünde, o karanlık şerit gölgelerin tam üzerindelerdi. Merdivenlerden gelen adım atma seslerini işittiğim zaman dizlerimin üzerine yaslanmış olan çenem hemen havaya kalktı. Kulaklarını dikmiş avcının yaklaşmasını bekleyen bir ceylan gibiydim. Sabahtandır tek bir sesin düşmediği evin içerisinde adım sesleri geziniyordu. Bunca saattir farklı olan tek şey bu minik gürültüydü. Ben odaya çıktığım andan beri her şey aşağıda bıraktığım gibiydi. Adım sesleri ölüm suskunluğunu bölmüş gibiydi. Sesler iyice yakınlaştığında, kapının kilitli olduğunu kendime hatırlatmaya başladım. Ona olan güvenimin bir anda tuzla buz olmuş olması aynı zamanda korkuyu beraberinde getirmişti. Capcanlı bir korkuyu… Seslerin yakınlığı bir kapının aralanma sesi ile sekteye uğramıştı. Odasına girdiğini anlamıştım. Kapısının usulca kapanma sesi duyulduğunda, bir an onu ruh halinin ne durumda olduğunu merak etmeden edemedim. Ben birden bire ortada kalakalmışken, hissettiğim duygunun tam adı ihanete uğramaktı… Onun göz bebeklerinde uçuşan öfke neyin habercisiydi peki? Planının anlaşılmış olmasının mı? Yoksa sonuca varmadan yeni bir plan değişikliğine gitmesi mi sinirini bozmuştu? Griliğin düştüğü perde aralığından yeniden gök yüzüne baktım. Bize rağmen sesliydi dışarısı. Esen rüzgardan sallanan ağaç uğultusu vardı karanlığın arasında ve pencere camlarına çarptığında gıcırdatan bir sesti bu. Onun odasına geçmesinin sebebini vaktin gece yarısını geçiyor oluşuna bağladım. Onun birkaç saniye sonra uykuya dalacak olacağını bilmek içeriye biraz daha korku doldurdu. Şimdi hem ondan korkuyordum hem de onsuzluktan… Boynumun iyiden iyiye ağrımaya başladığını hissetsem de kafamı çenemden ayırmadan oturmaya devam ettim. Koyu şeritler arasında dans edenleri izlemeye devam ettim. Odanın penceresine birkaç yağmur damlası çarptığı zaman aynı şeritlerin üzerinde dans eden siluet anneme aitti. Benim kaçırıldığımı söylemişti herkese. Ogün o bahçede onun da Josef Levy’i öldürdüğüme şahit olduğunu biliyordum. Hatta öyle ki oradan kaçarken bana bakan gözlerinin içerisinde inanılmaz bir acı vardı. Dizlerinin üzerine çökmüş, ölüm ona uğrasa asla kaçırmayacakmış gibi bir tavırla gidişimi izlemişti. Babasını öldüren kız olarak gündeme oturmamı istemiyordu belki de. Belki de her şeye rağmen beni kurtarmak için mücadele veriyordu. Ama her ne olursa olsun oraya dönersen beni bir cehennemin karşılayacağına adım kadar emindim. Josef Levy’nin küçüklük aşkıydı benim annem. Aralarında babamın o sert mizacına rağmen inanılmaz bir aşk vardı. Kızı olsam bile cezamı kendi elleriyle vereceğine adım kadar emindim. Kendimi bir uçurumun başında otururken hayal ettim bir an. Siyah beyazdı her şey. Ne deniz maviydi, ne de gökyüzü… Saçlarım açık ve rüzgarın esişi ile uçuşuyordu. Hiç kimse yoktu etrafımda. Beni er ya da geç hüzün ile tanıştırabilecek bütün insanlık çok uzağımdaydı. Ve ayaklarımı aşağı doğru sarkıttığım o uçurumda, tek bir korku bile bulmuyordu beni. Yüksekten kokan ben, ayaklarımı özgürce sallıyordu o yükseklikten aşağı doğru. İçimin huzurlu olduğunu hayal etmeye başladım. Pencerenin şerit gölgelerinin düştüğü yerde canlanan görüntü buydu şimdi. Tenime çarpan rüzgar, o an odanın penceresine çarpan yağmurla yarışıyordu. Korkunun benden alınış olduğu nadir bir andaydım. Hayalini bile kuramayacağım o yükseklikte yavaşça ayağa kalktım. Denize doğru bakmaya başladığımda, gözlerimin önünde canlanan sahnede dalgalar sivri kayalıklarla çarpıyordu. Korkmuyordum. O kayalara çarpan kızgın dalgalar bile ürkütemiyordu beni. İçimden korkunun silindiği bir hayaldi bu. İki kolumu açıp kendimi aşağı bırakmaya hazırlanırken, bunun büyük bir son olabileceği umurumda dahi değildi. Kendimi hızlıca öne doğru bıraktığımda, yüksekten düşme hissini oturduğum yataktan rahatlıkla hissedebiliyorum. Tenimin içinden geçen rüzgar dipdiriydi. Alnımın tam ortasında hissediyordum geçişini. Bedenim soğuk suya çarptığında aklımdan geçenler o suyla karışıyordu. Suyun beni çepeçevre sarmalaması gibiydi etrafıma kuşananlar. Çırılçıplak ve tamamen savunmasız hissediyordum. İyi sonla biten kitapları okumayı hiç sevmezdim. Samimi gelmezdi bitişleri. Belki de o yüzden iyi bir hayatı tadamamak yazılmıştı kaderime. Her neyse işte bu yaşayış denen şeyin laneti. İlk kez kurtulduğumu zannettiğimde yeniden dolanmıştı ayaklarıma. Ammar, güven timsalinden büyük bir kırıklığa, korkuya döndüğünde yeniden bana yazılan kaderim vuku bulmuştu. Oysa gerçekten ilk kez doğru yerde olduğuma inanmak istemiştim. O ise beni yarı yolda bırakmak için gün saymakla meşguldü. Saniyeler geçip yeniden uzun uzadıya zaman dilimlerine dönüşüyordu. Kocaman bir labirentin içinde kaybolmuştum. Ve duyduğum tek ses, camdan yapılmış çatıma çarpan yağmur tanelerinin sesiydi. Çenemi dizimden kaldırdığımda boynum neredeyse tutulmak üzereydi. O kadar yoğun bir çene uyuşması hissediyordum ki yüzümü buruşturmadan edemedim. Yataktan aşağı kayarak indiğimde ortama hala gri bir aydınlık hakimdi. O, odasına kapanalı epey uzun bir zaman oluyordu. Ve benim gibi düşüncelerin esiri olmadığına neredeyse adım kadar emindim. Muhtemelen çoktan rüya görmeye başlamış olmalıydı. Olduğum yerden sıkılmıştım ve ruhumun iyiden iyiye daraldığını hissedebiliyordum. Onun uyumuş olmasını fırsat bilerek mutfağa inmeye karar verdim. Soğuk bir su içip rahatlamaya ihtiyacım vardı. Odaya çıktığım anda yatağıma oturmak dışında başka hiçbir şey yapmamıştım. Haliyle hala çarşafım üzerimdeydi. Ayakkabılarımı parmak uçlarıma geçirip yavaşça kapıya doğru yürümeye başladım. Onun kulaklarının çok keskin olduğunu tecrübe ederek öğrenmiştim. O nedenle kapı kolunu kavradığım zaman olabilecek en az gürültüyle açılabilmesi için yavaş yavaş aşağı doğru indirdim. En ufak bir ses bile çıkmamalıydı. Uyanabileceğinden adım kadar emindim. Kapının dilinden küçük bir tık sesi geldiği zaman kapıyı yine aynı yavaşlıkta kendime doğru çektim. Şans benden yanaydı. Derin bir oh çektikten sonra kapının dışına ilk adımımı attım. Her yer kapkaranlıktı. Önümü seçmekte zorluk çekiyordum. Önümde bir tırabzan olduğunu hesap ederek ellerim minik bir arayıştayken öne doğru yürümeye başladım. Tırabzanı bulduktan sonra merdivenlere doğru yürüdüm. Gözlerim karanlığa alışmıştı. Ayakkabım ile basamağa ilk basışım biraz gürültülü olduğunda hemen olduğum yerde durdum. Onun odasından herhangi bir ses yükselmediğinde daha dikkatli bir şekilde yürümeye devam ettim. Bu kez üzerimde gerçekten bir avcı korkusu vardı. Minik bir ceylan kadar titrektim. Bir adım, bir adım ve bir adım derken birkaç saniye içinde onu uyandırmadan aşağı inmeyi başardım. Salonun tam ortasında durduğumda, bilmem kaç saat önce gerçekleşmiş olan tartışmamız yabancı bir piyes gibi hayalen canlanmaya başladı. Onun suratına suratına haykırdığım yer tam karşımdaydı ve bu gece, bu evde onunla geçirdiğim son geceydi. Kafama koymuştum. Ne yapıp edip gideceğimiz yere vardığım an ondan kurtulacaktım. Neresi olduğu, nasıl yapacağım umurumda değildi ama yapacaktım. Bu salon bu gece ikimiz arasındaki sessiz anlaşmanın bitmesine tanık olmuştu. Ve bu bitiş hiçte sessiz olmamıştı. Bizim hayali hallerimiz kavga etmeye devam ederken ben dolan gözlerim ile hızla içlerinden geçtim. Ona olan güvenimin bir anda darmaduman olması gibi hayalet siluetlerde etrafa bir duman gibi dağılmıştı, ben geçince. Mutfağa girdiğim zaman yavaşça buzdolabının kapağını açtım. Cam sürahideki suyu aldıktan sonra buzdolabından yükselen mavi ışığın kesilmemesi için kapağı açık bırakarak üst dolaptan bir bardak aldım. Suyu yavaşça boşalttıktan sonra buzdolabının dikkat alarmının çalmasına karşın kapağı kapattım. Suyu elime alarak odama çıkmak için mutfaktan çıktım. Aşağı inmek iyi bir fikir değildi. Buradaki her şey bana alevlenen kavgamızı ivedilikle hatırlatıyordu. Ve bu kendimi daha kötü hissetmeme neden oluyordu. Salona yeniden girdiğimde oynanan piyes devam etmiyordu ama dikkatimi çeken bir şey vardı. Şömine… Elektrikli olduğunu söylemişti. Çalıştırmayı başarırsam çok ses çıkarmayacağını düşünüyordum. Adımlarım tekli koltuklara doğru ilerlediği zaman bu isteğimi yerine getirmemek için hiçbir sebep yoktu. Kendimi kötü hissediyordum ve yanan odunların sesini duyabileceğim bir şömine beni rahatlatabilirdi belki. Gerçek olmasa bile… Hem madem bu evde son gecemdi. O yukarından aşağı inse bile bunu yapmak istiyordum. O içeride rahat rahat uyurken aynı rahatlığa benim de ihtiyacım vardı ve hakkımdı… Elimdeki suyu sehpanın üzerine koydum ve şöminenin yanına iyice yaklaştım. Sağında veya solunda bir şekilde bir düğme vs. olmalıydı. İki yanını da elimle kontrol etmiştim ama herhangi bir düğme bulamamıştım. Son çare olarak üst kısıda parmaklarımı gezdirmeye başladım. Herhangi bir ışığın olmaması işimi zorlaştırıyordu. Parmaklarım nihayet bir düğme ile karşılaşınca aradığımı bulmuştum. Düğme üç aşamalı bir yapıya sahipti. İlk basışımda minik bir çıtırdama sesi ile çalışmaya başladığını anladım. Kırmızı alevler yavaşça belirmeye başladığında, düğmeyi ikinci kademeye getirdim. Bu kez hem alevler daha da büyümüştü hem de tatlı bir sıcaklığım animasyon görüntünün arasından yükseldiğini hissetmiştim. Kırmızı ışık hem ortama sakin bir aydınlık katmıştı hem de yüzüme yansıması gerçek bir ateş hissi oluşturuyordu. Düğmeyi ikinci kademeden üçüncü aşamaya aldığım zaman salona o kadar tatlı bir odun yanma sesi yayıldı ki, o ses gerçekten kıvılcım çıtırdamasını andırıyordu. O görüntünün keyfini daha oturmadan hissetmeye başlamıştım. Gerçekten rahatladığımı hissedebiliyordum. Birkaç adım gerileyip tekli koltuğa oturdum. Sehpanın üzerindeki soğuk suyu alıp yudumladığım zaman suni ateşin o kırmızı alevlerinin yansıması eşyaların üzerlerine çökmüştü. Saatlerdir birbirine dokuna dokuna büyüyen düşüncelerim, hiç var olmamışlar gibi bir anda yok olmuşlardı. Kafamı koltuğun arkasına yasladığım zaman ne ben vardım, ne de bütün bu olanlar. Yarın yokmuş gibi rahatlamıştım. Ve ateşin o tatlı sıcaklığı bütün acılarımı söndürmeye yetiyordu. Hiçbir şeyi düşünmemenin doruklarında geziniyordum adeta… *** Orada yaklaşık bir saati devirmek üzere iken iyice gevşemiş, iyice çözülmüştüm. Ne tutulan boynum vardı ne de acısını hissettiğim ağrılarım. Ne de kalbim… Her şey silik bir hatıra gibiydi ve burası sonsuza kadar yaşanılabilir geliyordu. Göz kapaklarım ağırlaşıyordu. Uyku yüzüme vuran kırmızı alevlerin sıcaklığı ile iyice genişliyordu. Yavaş yavaş göz bebeklerim geriye doğru kaymak üzereydi ki bir kapı tıkırtısı ile uyku bir anda kenara çekildi. Uyanmıştı. Onun biraz sonra buraya geleceğini biliyordum. Oradan kalkıp gitmek istiyordum ama her türlü karşılaşacağım açıktı. Ve üzerime sinen bu rahatlıktan sıyrılmayı asla istemiyordum. En iyi ihtimal oturmaya devam etmekti. Muhtemelen benim burada olduğumu fark ettikten sonra her ne için kalktıysa halledip, yeniden yatağına dönecekti. Onun varlığını unutmaya çalıştım. Alevlerin çatırdamasına bıraktım kendimi. Adım sesleri giderek yaklaşıyordu. O normalde bu kadar yavaş yürümezdi. Zamanın bana inat eder gibi yavaş akmaya başladığını düşünmeye başlamıştım. Her zamanki gibi onun varlığı etraftaki her şeyin ilerlemesini bir bıçak gibi kesmişti. Kalbim bu kadar nefrete rağmen hala böyle hissettiği için kendimi suçlu hissediyordum. Uykum yanıma gelmeyi bekleyen tatlı bir kedi gibi beklemedeydi ama yaklaşan adım seslerinden dolayı ona odaklanamıyordum. Tam çatırdamalar yükselmiş ve adım sesleri azalmıştı ki bir anda ağzıma kapanan bir elle neye uğradığımı şaşırdım. Refleks olarak bağırmıştım ama ağzımı kapatan el bütün sesimi içime hapsetmişti. Minik bir inlemeden başka bir şey yayılmamıştı ağzımdan salona… El dudaklarımı o kadar çok sıkıyordu ki, ne alevler kalmıştı ne de verdikleri rahatlık hissi. Tamamıyla yeniden korku başroldü. Arkamdaki elin sahibini göremiyordum ama çırpınmam o kadar kuvvetliydi ki can hali ile kaçmak için debeleniyordum. Ağzımı tutan ellerin sahibi, diğer eliyle kolumu tutup beni ayağa kaldırmaya çalıştığında koluma bir kerpeten gibi geçen elleri daha çok debelenmeme neden oldu. O çırpınma hali ile ayağım sehpaya çarptığında istemeden de olsa ses çıkarmayı başarmıştım. Sallanarak düşen su bardağı, zeminle buluşunca parçalara ayrılmıştı. Bardağın kırılmasını fırsat bilerek bütün sesim ile beni tutan ellere rağmen bağırmaya çalışıyordum. Ağzımı biraz olsun aralama fırsatı bulduğum zaman ellerin boğumlu etini dişlerim arasına geçirmeyi başarmıştım. Olabilecek en sert şekilde ısırdım. Arkamdaki adamdan anlamadığım bir dilde birkaç kelime çıkarken, elini dudaklarımdan çekmek zorunda kalmıştım. Ağzımın açılmasını fırsat bilerek olanca kuvvetimle ismini haykırdım. “Ammar!” Yardım çığlığımı devam ettiremeden, diğer el canımı yakan bir hızla yeniden dudaklarıma kapandı. Adam az önce ısırdığım eli ile kolumu daha sıkı tutup beni ayağa kaldırmayı becerdi. O bütün kuvveti ile beni tutmaya çalışırken ben bütün kuvvetim ile kaçmaya çalışıyordum. Uyanamamış mıydı yoksa? Bir kapı sesinin açılmasını duyduğum zaman bu kez uyandığını anladım. Yeni kapının açılma sesini duyduğum zaman benim odamı kontrol ettiğini anlamıştım. “Aişe…” diye haykırdığı zaman endişeli sesi capcanlıydı. Ve sesi duvarlara çarpa çarpa aramıza yayılmıştı. Merdivenlerden inme sesi geldiğinde ise bakışlarım hızla onun olduğu tarafa döndü. Siyah atletinin üzerinde salınan bir kolyesi ve ellerinde sarsılmadan duran silahı ile ikişer ikişer iniyordu merdivenden aşağı. Uykunun en ağır yerinde uyandığı yüzünün şişliklerinden anlaşılıyordu. Onu görünce daha fazla çırpınmama engel olamamıştım. Silahı beni tutan ellere döndüğünde, hiç tanık olmadığım bir yeni bir bağırmayla sarsıldı etrafımız. Zeminin titremesi korkumdan mıydı yoksa onun öfkesinden mi seçemedim… “Bırak lan kızı…” Cümlesinin sonuna yerleştirdiği ağır bir küfür hangi dili konuştuğunu bilmediğim adama savrulurken, benim aklım onun yüzüne vuran kırmızı ateşin yansımasındaydı. Kurtarılmayı beklerken, bedenimin değil ruhumun tutsak olduğunu anladım. O an, düşündüğüm tek şey ne kadar güzel olduğuydu. Bu ise, benim tarafımdaki bütün taşları onun kazandığını gösteriyordu. Yenilmiştim ve devrilmek üzere olan bir şahtım. Onun tarafından kurtarılmayı bekleyen bir şah… Aptal. Aptal bir şahtım… Kaçmam gereken yerde onun matına esir olmayı bekleyen bir şah. Çünkü o güzeldi. Eller ağzımı tıkarken bile çok güzel olduğunu düşünebileceğim kadar güzeldi. Ve o an, en çok da kendi kendime yenildiğim andı… * Selamun Aleykum. Selam ve dua ile...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE