Kaçış/ 8. Bölüm
*
Duyduklarım gerçekle rüyayı birbirine Karman çorman geçirirken onun kapıdan uzaklaşan adım sesleri tam kalbimin üzerine oturuyordu ve düşünmek eylemi ilk kez beynim tarafından değil, kalbimin çarpışı ile gerçekleşiyordu.
Onun o hüzün kokan sesinde, zihnimin içerisinde yaşamaya mahkum olan Naomi sırtüstü yere yığılmıştı çoktan..
Bir kuyunun derinliği yükseldikçe, yukarıdan aşağı duyurmanız gereken ses iyice güçsüzleşmeye başlar. Aşağı inen ses dalgası, her inişte biraz daha ve biraz daha güç kaybeder.
Eğer kuyu çok derinse bazen çığlıkların hiçbiri en aşağıda haykırmak istediğinize ulaşmaz bile. Boş bir odada kimseye sesini yettiremeden bağırıp durmak, gibidir o an...
Böyle düşünmemin sebebi ağzımı kapatan eller değildi veya kurtulamayacağını düşünmem... Hiçbiri olduğum sahnede gerçekleşen olaylarla bağlantılı değildi.
Ben kendi elimle kendimi mahkum ettiğim durum için sesimin çıkmadığını düşünmeye başlamıştım.
Kuyunun başında değil, en dibindeydim ve değil bağırmak sesim bir fısıltıdan öteye gitmiyordu. Kimseye ama hiç kimseye en ufak bir ses dalgası ulaştıramıyordum.
Ona dair nefretim bu kadar yüksekken bile ve belki de birkaç dakika sonra ölüm ensemden kanını emmeye başlayacakken bile düşündüğüm tek şey onun güzelliğiydi.
Ve ben İflah olmaz bir çaresiz olduğumu ölüm ile onu kıyaslayamayınca anlıyordum.
Baş aşağı düştüğüm kuyunun adıydı Ammar...
O an gerçeklerin yüzüme soğuk bir su gibi çarptığı ilk andı. Benim halim, onu görünce heyecanlanmaktan öteye geçeli çok uzun zaman olmuştu.
Kabul etmek istemesem bile kendime yenik düştüğümü o adamın elleri arasında sonuna kadar hissediyordum. Bu savaş nerede biterdi bilmiyorum ama benim tükenmek üzere olduğum kalbimin yanlış adama çarpmasından belliydi. Giderek daha fazla, daha fazla tükeneceğim su götürmez bir gerçekti.
Ammar'ın namlusu, ağzımı tutan ellerin sahibine dönüştü. Uykudan yeni uyanmasına rağmen o kadar çevik duruyordu ki, bir savaş meydanının ortasına çıksa binlerce adamı alınlarının tam ortasından vurabileceği gözlerinden belli oluyordu.
Bütün bu süreç, bütün bu düşünce sürüsü sadece birkaç saniyelik bir vaktin ürünüydü. Her şey o kadar hızlı ilerliyordu ki beynimde, bu adeta hızla koşup koşup yetişememek isteğiyle aynıydı.
Ona olan bakışlarımın korkudan sıyrılıp bir hayranlığa doğru evrildiğini fark ettiğim zaman çırpınmayı kestim ve bakışlarım birkaç saat önce fırlatıp kırdığım kupanın şöminenin kenarına kaçmış parçalarındaydı.
Zaten ağzımı tutan ellerin sahibi yeni bir şey fark etmiş gibi ellerini gevşetmişti. Kaçmak yeterince kolaylaşmıştı ama ben adım atacak kadar bile güçlü değildim.
O kırık parçalar o kadar bana benziyordu ki içimi resimlemem gerekseydi eğer olsa olsa böyle bir şey olurdu. Parçalanmış darmadağın ve etrafa savrulmuş...
Bu, beni tasvir eden en güzel görüntü olabilirdi...
Gözlerimi hiç ayırmadım o görüntüden. Kırmızı alevlerin yansıması her şeyin üzerine o kadar yakışan bir eda ile oturuyordu ki, eğer olaylar gerçek bir yaşamın ürünü olmasaydı çok profesyonel bir film setinde olduğumu düşünürdüm ya da benim dudaklarımı bir avuç tutmasa ve ona doğru bir silah ucu dönmüş olmasaydı çok daha dostane bir görüntüye sahip olurdu ortam.
Tıpkı kırmızı alevin ortama sunduğu o tuhaf ve bir o kadar güzel ambiyans gibi...
"Kimsin sen?"
Ammar'ın sesi, tanıdık birini tarıyor gibi çıktığında yeniden ona doğru baktım. Gözlerinin beni tutan adamı tanıdığına dair birkaç kırıntı taşıdığına adım kadar emindim. Beni tutan eller ise iyice gevşemiş ve düşmek üzere duruyorlardı.
Beklediğim gibi oldu. Adamın parmakları yavaşça dudaklarımı
serbest bıraktığında kollarıma bir kerpeten gibi geçmiş elini de usulca aşağı indirdi. Bu kadar rahat bir şekilde serbest kalmış olmak şaşırmama sebep olmuştu. Ama o an umurumda bile değildi.
Adamın beni serbest bıraktığını anladığım an, hızlıca kendime engel olamayarak Ammar'a doğru yürüdüm. Aslında bu pek bir yürüme değil, olabilecek uzun adımlarla arkasına saklanmaktı.
Ne kadar çaresizce bir manevra. Benden kurtulmak için can atan bir adama, can havli ile koşuyordum.
Onun biraz arkasına geçip durduğum zaman ilk kez ağzıma yapışan ellerin sahibini görebilmiştim. Otuzlu yaşlarda ve esmer bir adamdı. Onu görür görmez bir Filistinli olduğunu anlamıştım. Çünkü sima olarak şehir içinde ona çok benzer adamlar görmeye alışkındım.
Ammar'ın dikkatini çekmemiş gibiydi arkasına saklanmam. Hiçbir şey olmamış gibi istifini hiç bozmamıştı...
Adam Biben ondan uzaklaşır uzaklaşmaz iki elin havaya dikip sakin bir tonda konuşmaya başladı. Söylediklerinden hiçbir şey anlamıyordum. Konuştuğu dilin Arapça olduğunu düşünmeye başlamıştım.
Bir Filistinli ise ve bu kadar gırtlaktan konuşuyorsa muhtemelen Arapça olmalıydı...
Ammar namlusunu yavaşça aşağı indirdi. Bunu yaptığı zaman karşıdaki adamın ona verdiği cevaptan tatmin olduğunu görebiliyordum. Muhtemelen tanıdık birisiydi.
Ammar'ın dudakları da onunki gibi aynı dilden konuşmaya başladı.
İngilizce ve İbranice konuşurken duymuştum onu ama ilk kez Arapça konuştuğuna şahit oluyordum. Garip bir şekilde konuştuğu bütün diller diline tam oturuyordu. Bu kadar eğitimi, bu kadar dil bilgisini, bu kadar usta bir silah kullanıcısı olmayı nasıl becerdiğini merak etmemek işten bile değildi. Çünkü insan bütün bunları yapmak için bir ömür harcamış olmalıydı.
Bir an onun bütün bunlar için çocukluğunu feda ettiği etmiş olabileceği geldi aklıma. Çünkü yaptığı hiçbir şey üzerinde fazlalıkmış gibi durmuyorsa çok küçük yaşlarda başlamış olmalıydı her şeyi öğrenmeye. Bu iş için bir ömür feda ettiğini söylediğinde ben her zaman gelecek günleri kastettiğini düşünmüştüm oysa. Ama onun kastı hem geçmiş hem de puslu bir gelecekti sanırım.
İçimden ona doğru yükselmeye başlayan merhamet kırıntıları bütün olanlara rağmen, bu salonda paramparça olan her uzvuma rağmen ona karşı yumuşadığımın göstergesiydi ve bu yumuşamak iradem dışında gerçekleşiyordu. Onlar kendi aralarında bir dil tutturmuş konuşmaya başlamışken, ben kendime kızmakla meşguldüm. Yelkenlerimin bu kadar kolay yere inmesi iradesizliğimin en büyük göstergesiydi.
Bunu kabul etmenin gururumla büyük bir savaş vermek olacağını biliyordum. O yüzden gün yüzüne çıkmaya başlayan merhametimin üzerine hızlıca bastırıp aşağı ittirdim.
Yapamazdım bunu.
Beni bu kadar hızlı bir şekilde def etmeyi düşünen bir adama karşı merhamet duyamazdım. Bu, bile bile ölüme gitmek gibi bir şey olurdu. O, bana ihanet etmişken ben onun halatına sıkı sıkı bağlanmayacaktım.
Bunu yaparsam gururum beni asla affetmeyecekti.
Üstelik hayatını bana borçlu iken, onu o kadar hengameden kurtaran bana karşı ihanet edebiliyorsa ve arkasını dönmeyi göze alabiliyorsa yarın bambaşka şeyler için bir anda beni uluorta bırakacağından adım kadar emindim.
Kalbim aptal gibi ona koşmaya devam ederken ben ona karşı mesafe koymayı seçen beynimi dinlemeye kararlıydım. Ne olursa olsun tek bir adım bile geri atmayacaktım. Bu iş Akdeniz'i geçtiğiniz an gitmek zorundaydı.
Ben beynimle kalbimin beni bir terazi tahtasına oturduğu o yerde sağa sola doğru dengede durmaya çalışırken, o bir anda adam ile olan konuşmasını kesip bana döndü. Bedeni konuştuğu adama, başı ise bana dönüktü.
Aramızdaki mesafeyi yeni fark etmiş gibiydi. Ona yakın durduğumu zannediyordu muhtemelen. Bakışları benden önce aramızdaki mesafeyi tartı. O an, ona karşı duyduğum nefretin hala dipdiri olduğuna ve fikrimin zerre değişmediğine şahit olduğunu görebiliyordum.
Değil bir silah namlusu, kafama bütün bedenimi bir ordu dolusu adam hedef alsa bile ben ona karşı olan iradesizliğimi yenmeye kararlıydım. Benim hassas noktam olmasına izin vermeyecektim.
"Bize destek olan arkadaşlarım tarafından buraya gönderilmiş. Korkulacak bir şey yok..."
Etrafı süzerek konuşmuş, gözlerinin bana değmemesine dikkat etmişti. Onun bu tavrı benim işimi kolaylaştırıyordu. Ne kadar mesafede durursa, benim içimde birkaç kelebek ölmek zorunda kalıyordu. Ve şartlar ne kadar ağır olursa olsun, onun bana benim ona haram olduğum gerçeği su götürmez bir netlikteydi...
"Madem senin tarafında, neden bir anda bana saldırdı?"
Öfke kokan sesim uzun zaman sonra yeniden salonda yükseldiğinde, olan biteni anlamaya çalışıyordum. Adam bir anda eve gizlice girmiş beni gördüğü gibi ağzımı kapatmıştı.
Neye uğradığımı şaşırmıştım.
Ama şimdi Ammar, bu adamın tanıdığı adamlardan birisi olduğunu söylüyordu.
"Bu adamı daha önce hiç görmedim. Yakın ihvanlardan birisi onu birkaç belgeyi bize getirmek için yollamış. Benim tek başıma olacağımu düşünmüş ama her ihtimale karşı içeriye gizlice girmiş. İki kişi olduğumuzun bilgisi kendisine verilmemiş. Salonun ortasında bir kadın görünce haliyle ne tepki vereceğini bilemeden beni korumak isterken sana saldırmak zorunda kalmış. Bunun için senden özür dilemem istedi ama merak etme yanlış anlaşılma olsa bile ben gereken uyarıyı yaptım kendisine... "
İnanılmaz üst perdeden konuşan ses tonu rahatsız ediciydi.
"Şimdi sen yukarı çık istersen. Ben kendisi ile birkaç şey konuşacağım. Tekrar kusura bakma, böyle bir durumun içerisinde kalmanı istemezdim... "
Başımı pek de tatlı olmayan bir edayla yana doğru indirdiğim zaman alaylı bir sesle konuşmaya başladım.
"Bu kadar tuhaf olayın içerisindeyken pek de gözüme batmıyor artık açıkçası yeni şeyler. "
Yerleri süpürmekte usta olan gözleri bir anda yüzüme doğru kalktığında, sinirlenmeye başladığını ve bunun için derin bir nefes aldığını görebiliyordum. Bir şey demesine fırsat bırakmadan hızla arkamı döndüm ve merdivenleri çıkmaya başladım.
B1en birkaç basamak çıkmışken yine bilmediğim bir dilde birbirleri ile konuşmaya başlamışlardı.
İçimdeki öfkenin nefretle harmanlanması iyi bir şeydi. Çünkü böyle olduğu zaman ona karşı fire vermediğimi hissediyorum. Buna ihtiyacım vardı, bunu görebilmeye ihtiyacım vardı...
İnsanın kendine yenik düştüğü zamanlarda bile gururunun onu toparladığını bilmek bazen göründüğünden daha etkili bir güç olabiliyordu.
Merdivenleri bir sahil kenarının kumları arasında yürür gibi aştığımda, onların konuşmaları kendimi hiç bilmediğim bir evrende gibi hissetmeme neden oluyordu. Aslında etrafımda birçok kere Arapça konuşulmasına şahit olmuştum. Ama bütün bunların üzerinden o kadar üstünkörü geçmiştim ki, zaman hepsini bilinmez bir şarkının sözleri gibi sunuyordu kulağıma. Çıkan her kelime anlamsız ve garip bir tını oluşturuyordu yükseldiklerinde.
Merdivenler tamamen bittiği zaman yeniden odamın kapısının önündeydim ve ben odanın kapısını açıp içeri girmeden önce salonun ışıkları açılmıştı.
Şöminenin o kırmızı alevlerinin yansıması arasındaki konuşmaları, onlara yeterince ciddi gelmemiş olmalıydı.
Çarşafımı odaya girer girmez başımın üstünden sıyırarak yatağın kenarına bıraktım. Karnımdaki yara sızlıyordu... Odanın ışığını açmadan direkt banyoya doğru yürüdüm. Banyonun o beyaz ışığının açılması için lambaya dokunduğumda, istemsizce gözlerimin kısılmasına engel olmamıştım. Işık çok rahatsız ediyordu.
Lavabonun hemen kenarına konulmuş sargı bezleri ve batikon aynadan baktığım kızın hemen alt tarafında duruyordu. Yaramın sızlaması aklıma o cerahat yüklü karın görüntüsünü getirmişti. Çok yoğun bir iltihap ile karşı karşıyaydım en son ama buna rağmen gereken önemi hiçbir şekilde gösteresim gelmiyordu. Sanki yara iyileşip benden uzaklaştığında şimdiye ait bütün her şeyi kaybedecekmişim gibi hissediyordum.
Fakat yarın yola çıkacağını bildiğim için bir şekilde müdahale etmek zorundaydım. Daha önce hiç başka bir ülkeye deniz ile seyahat etmemiştim. Bu yüzden ne kadar süreceğine dair fikir yürütemiyorum. Hele Ammar'ın bahsettiği o ülkenin tam olarak nerede kaldığına dair küçük bir fikrim bile yoktu.
Sadece birkaç kere nereden duyduğumu hatırlamasam da ismine bir aşinalık besliyorum. Orayı daha önce muhakkak duymuş olmalıydım bir yerden.
Batikon ve sargı bezlerinden gözlerimi alıp yavaşça üstümdeki tişörtü alttan yukarı doğru sıyırmaya başladım. Havanın, açık karnıma saldırmasıyla bir anda ürpermeme engel olamamıştım. Tüylerimin diken diken olduğunu hissetsem de yarama bakmak zorundaydım.
Eşofmanın üst kısmını yavaşça aşağı doğru indirdim. Tamamen çıkarmak zorunda kalmamıştım. Yaranın açık kalması benim için yeterliydi. Sıyrılan eşofmanın kumaşıyla beraber yaram tamamen ortadaydı. O kadar iğrenç duruyordu ki bir an gözlerimi başka yöne çevirmek zorunda kaldım.
Minik bir sargı ve temizlemenin yeterli olmayacağı her halinden belliydi ama elimde başka hiçbir şey yoktu ya da yapabileceğim başka bir seçeneğe sahip değildim. Bir şekilde oraya gidene kadar idare etmek zorundaydım...
Ortaya çıkan yara izi psikolojikmen olsa gerek bir anda olduğundan daha fazla sızlamaya başlamıştı. Acısı bir yanık acısıyla yarışabilecek türdendi. Dikişlerin tam üzeri sapsarı hatta belki biraz yeşile dönük bir iltihap ile kapalıyken kenarları kıpkırmızıydı. Dikiş iplerinin bazısı havalanmış olsa da birçoğu görünmüyor gibiydi. Bu iplerden bir şekilde kurtulmam gerektiğini düşünmeye başladım. Çünkü çok uzun zamandır orada olmaları doğru değildimiş gibi geliyordu. Düşüncenin hemen ardından bunun için herhangi bir çarem olmadığını bildiğimden, ipleri koparmak hakkındaki düşünceleri hızla kenara ittirdim.
Ne olursa olsun sargıyı kapatıp yarınki yolculuğu atlatana kadar idare edecektim.
Yarayı görene kadar uyumuş olan bütün hislerim bir anda ayağa kalkmış gibiydi. Sanki kıpırdadığım an müthiş bir acı ile karşılaşacakmışım gibi batikon ve sargı bezine uzanmaya çekiniyordum.
Sanırım insanoğlunun yaratılış şekli tam olarak böyleydi. Gözümüzün görmediği her şeyle rahatlıkla savaşabilirmişiz gibi zannediyorduk. Ama gerçek hissettiğimizin çok daha üzerindeydi...
Gözümüz, savaşacağımızı öğrendiğimiz şeylerle karşılaştığı zaman kaçmak içten içe gösterdiğimiz en büyük eğilimdi.
Aynı duygunun bende de şu an baş göstermesi gibi...
Bütün o geriye gitme, gözümü kapatma hislerine rağmen baskın çıkabilmeyi başardım ve lavabonun üzerinde duran batikona doğru uzandım. Elimle katlayıp iç içe geçirdiğim üstümün yaranın üzerine düşmeyeceğine emin olduğum zaman tişörtü tutan elimi bıraktım. Ardından batikon şişesinin kapağını çevirdim.
Batikonun o garip kokusu burnuma dolduğunda, iltihabın üzerine döküp dökmemek konusunda biraz kararsız kalıyordum. Çünkü daha önce hiç böyle bir durumla karşılaşmamıştım ve cerahat yüklü bu yaranın üzerine direk batikon dökmenin nasıl bir etki oluşturacağına dair en ufak bir fikrim dahi yoktu.
Beklemenin kimseye bir faydasının olmadığını, zamanın iyi öğrettiği bir kızdım. Bu yüzden bütün cesaretimi toplayarak hafif geriye doğru attım gövdemi. Elimdeki batikon şişesini yaranın üzerine doğru eğdim. Şişenin içerisindeki kahverengi şu, iltihaplı bölge ile buluştuğu zaman yanma hissi bir anda on misline çıktı. O anki refleksle ne yapacağımı şaşırdım ve şişeyi lavabonun üzerine geri bıraktım.
Elimle kendimce yapay bir havalandırma sistemi oluşturdum hemen. Sağa sola doğru sallanan elimin arasından kopan hava yara ile buluştuğunda en ufak bir etki yapmıyordu. Canım gerçekten çok acıyordu. Birkaç saniye sonra his biraz daha alışılabilir olmuştu. Bundan faydalanarak lavabonun üzerindeki sargı bezlerinden birisini elime aldım bir kütle halinde dökülmüş olan batikonu dişlerimi sıka sıka yaranın etrafına doğru yaydım.
Nihayet batikon bütün yaranın etrafını kuşattığında, ter içinde kalmak üzereydim. Bu durumun iyi gideceğine dair en ufak bir umudum bile kalmamıştı. Bu yarayı en fazla bir veya iki bugün muhafaza edebilirdim ardından ne yapacağıma dair de en ufak bir aydınlanmıyordu kafamda.
Yayma işlemi bittiğinde yeni bir sargı bezine uzandım. Onu da yaranın üzerine koyduktan sonra minik bir baskı uyguladığım gibi yaraya yapışmıştı.
Bu iyi bir haber miydi bilmiyorum ama şu an için yanımda flaster olmadığından, yapışmasını bir avantaj olarak görüyordum. Başka bir sargı bezine daha uzandım ve dişlerimin arasına aldım.
Sargı bezini uzunlamasına ikiye böldüm. Tamamen birinden ayırmadığımda belimi kavrayacak kadar bir uzunluğa erişmişti. Kestiğim sargı bezini dikkatli bir şekilde yaranın üzerine yerleştirdim ve arkadan belime dolayıp bağladım. Yapıştırabileceğim herhangi bir şey yoktu. Bu yüzden şimdilik yapabileceğim en iyi şey buydu.
Batikon ve sargı bezi ile işim bittiğinde, üstümü henüz indirmeden aynadaki kıza baktım. Resmen yaralarımın her yerinden çaresizlik akıyordu. Gözlerim dolmaya başladığı zaman üzüldüğüm nokta yaralı olmak değil, bu kadar şeye rağmen yapayalnız olmaktı. Güvendiğim tek bir kişi vardı ve onun da bana sırtını döndüğünü bugün öğrenmiştim.
Atmak için sınırda bekleyen gözyaşlarımı kafamı geriye iterek evlerine yolcu etmeye çalıştım. Ağlamak rahatlatıcı olsada bana kendimi daha güçsüz hissettiriyordu. Şu an bu kadar güçsüzlüğün üzerine kendimi öyle görmek hazır olduğum bir şey değildi. Bütün ağıtlarımı ve bütün güçsüzlüklerimi ondan ayrılacağım, arkanı döneceğim yarınlara saklıyordum.
Zorla tutsa bile onu değil ölümü seçecektim...
Banyodaki işim bittiği zaman aynadaki o kızla hasbihal etmeyip gerisin geri yatak odasına döndüm. Bilerek banyonun ışığını kapatmamıştım. Çünkü rüyalar en çok karanlık anları bekliyormuş gibi geliyordu.
Işığın açık olması belki de rüyasız bir gecenin bana eşlik etmesine yardımcı olabilirdi. Bu yüzden kapının arasından sızacak ışık süzmesine ihtiyacım vardı. onun adını haykırarak uyanmak, ona duyduğum ihtiyacı alenen ortaya koyardı. Ve bu ise, benim asla istediğim bir şey değildi.
Odaya gelir gelmez hiçbir şeye takılmadan yatağa girdim. İlk girişimde buz gibi olan yorgan, tüylerimin diken diken olmasına sebep olmuştu ama birkaç saniye sonra yorgan ve çarşaf bedenimin soğu emmesi ile ısınmaya başlamıştı.
Çok geç bir vakitteydik belki de güneşin doğmasına sadece iki veya üç saat vardı. Bunu kendime hatırlatarak aşağıda konuşmaya devam eden iki kişiyi kulak ardı etmeye çalışıyordum. Gözlerimi kapattığımda yaramdan yükselen yanık hissinin azalmasına ihtiyacım vardı. Uykunun beni bulması için dua ettiğim zaman bedenimin hafiflemeye başladığını hissedebiliyorum.
O his büyüdü, büyüdü ve büyüdü...
Karanlık tamamen beni sarmaya başladığında, uyku beklediğimden de hızlı bulmuştu beni.
*
Uykunun o berrak sayfasında gezinirken uzun zamandan sonra rahattım. Daha birkaç saat önce bile beni bulmuş olan rüyalar, bu gece misafirim değildi. O kadar özlemiştim ki üst üste rüyaların ve karanlığın beni basmadığı uykuları...
Ama o an bütün o berraklığa rağmen bir şey arkadan ruhumu dürter gibiydi. Kaşlarımın istemsizce çatıldığını hissedebiliyordum. Uyku yorganı yavaşça üzerimden kalktığında gözlerim aydınlanmış odaya aralandı. Neden uyandığımı bilmiyordum. Beni rahatsız eden hiçbir şey göremiyordum etrafta. Zihnim uzun zamandan beri ilk kez bu kadar tazeydi.
Kapı beklemediğim bir anda tıklatıldığında, beni rahatsız eden şeyin ne olduğunu bulmuştum. Ammar kapıdaydı ve tıklatıp duruyordu. Bir an farkında olmadan yine rüya mı gördüm acaba diye düşünmeden edemedim. Yoksa bu saatte neden gelmiş olabilirdi ki? Kapı yeniden tıkladığında ona ait ses, vuruşun hemen ardından ismimi seslendirmişti.
"Aişe..."
aramızda Esen o kadar rüzgara rağmen bu saatte kapımda olmasının önemli bir sebebi olmalıydı ben gel demeden veya kapıyı açmadan içeri girmeyeceğim den emindim Bu yüzden çıtlatmasının bir an önce bitmesini ister gibi olduğum yerden ona doğru seslendim
" Efendim."
Sesim hala biraz önce tattığım uykunun esamesi içindeydi ve uyanmış olmanın hayal kırıklığını yaşıyordum. Hiç güzel bir his değildi kesinlikle.
Yanıt verdiğim an kapının arkasındaki ses hızlıca konuştu. Söyleyeceği her neyse söyleyip, hemen oradan uzaklaşmak istiyor gibiydi.
"Uyuyamıyorum." dediği an, bir an duyduğum şeyin kulaklarımın bir oyunu olduğunu düşündüm. Ve kendimi tutamayarak hızla karşılık verdim.
"Anlamadım?"
Kelimem herhangi bir soru eki içermiyordu ama ses tonum soru sorar gibi çıkmıştı. Gecenin bir yarısı bunun için kapıma dikilmiş olamazdı.
Oldukça mantıksızdı...
Neye uğradığımı şaşırmıştım.
"Bugün olan şeyler uyumama izin vermiyor..." diye cümleye başladığında, kafasını kapıya yastığını duymuştum ve ses tonunda yabancısı olduğum bir tını vardı. "Bütün bunların hepsi daha fazla zarar görmemen içindi, hiçbir zaman seni ailenin yanına göndermek gibi bir fikrim olmadı. Bu kadar olandan sonra gidemeyeceğini düşünemeyecek kadar aptal mıyım ben ya da düşüncesiz?"
Söylediği şeyler inanmak istediğim ama aslında inanmak için hiçbir uzvumun harekete geçmediği şeylerdi. Benden sakladığı bir gerçeği hemen kabul etmesini beklemiyordum zaten.
Sakladıklarının arkasında benden kurtulmak istediğini kendi gözlerimle görmüştüm ve bunlar uyku bulanıklığı arasında zihnime düştüğünde hiç çekinmeden kapının arkasından ona doğru yükseldim.
"Belki aileme gönderecek kadar insafsız olmayabilirsin ama ben senin benden kurtulmak için gün saydığını kendi gözlerimle gördüm. Bana karşı duyduğun o iğrenç öfkeni ve her bakışındaki bıkkın halini... Her şeyi gördüm.
O yüzden bu konuşma için daha fazla dilini yorma. Rol yapmak zorunda değilsin. Ben bütün ihtimalleri ortadan kaldırdım işte.
Ne senin ölmene, ne benim ölmeme, ne de gerçekleri öğrenmeme gerek var bu saatten sonra. Ben yepyeni bir ihtimalle uzaklaşacağım senden. Kendi rızam ile giderek..."
Bütün söylediklerim kulaklarının arkasından koşarak uzaklaşmış gibi yeniden konuşmaya başladığında, olduğum yatakta neye uğradığımı şaşırdım.
"Ah Ayşe..." dediği zaman ses tonu kederle aralanıyordu. "Sana sunduğum seçenekler arasında yanımda kalman için büyük bir güvene ihtiyacım var dediğimde, aklına sadece senden kurtulmak istediğim geldi değil mi? Sen de benim bu cehennemime ortak olamayacağını anladın hemen..."
Anlattıkları birbiri içinde bağımsız kelimeler gibiydi. Hiçbir şey anlayamıyorum. Beni büyük sınavlara tabii tutup yanında kalmamı istemesinin başka nasıl bir açıklaması olabilirdi ki. Gitmem için yol araladığı her halinden belliydi oysa o salonda iken.
Şimdi ise bu kelimelerin hepsi kederle aralanıyordu... Dudakları büyük bir ağıt tonu ile öpüşür gibiydi...
" Cehennemi göze alıp kalmak isteseydin eğer, senden eşim olmanı isteyecektim. Ancak gerçekten benim yarım olduğum zaman sana hiç kimseye açamadığım yanımı, en kıymetli addettiğim geçmişimi sana dökebilirdim. Fakat gördüğüm kadarıyla sen cehennemi göze almaya razısın, ne de benim eşim olmak aklımdan bir ihtimal dahi olarak geçmiyor."
Nefesim göğüs kafesime bir ok gibi oturmuştu. Olan bitenin gerçekliğinden şüphe duymamak elde değildi.
Sesi kırgın ve soluksuz çıktığında, ben yerime çivelenmiş gibiydim yeniden.
"Bugün o salonda yaşattığım her şey için özür dilerim. Seni bir inci tanesi gibi dağıtmak istemezdim. Madem aklının ucundan tek bir ihtimalim dahi geçmiyor, senin seçtiğin yol en doğru yol sanırım Hayfa limanından çıktığımız an, güvenliğinden emin olur olmaz istediğin yere gidebilecek kadar serbestsin. Yemin ederim sana kal demeyeceğim... "
Duyduklarım gerçekle rüyayı birbirine Karman çorman geçirirken onun kapıdan uzaklaşan adım sesleri tam kalbimin üzerine oturuyordu ve düşünmek eylemi ilk kez beynim tarafından değil, kalbimin çarpışı ile gerçekleşiyordu.
Onun o hüzün kokan sesinde, zihnimin içerisinde yaşamaya mahkum olan Naomi sırtüstü yere yığılmıştı çoktan...
Aişe ise elindeki kalbi ile firar edeli çok uzun zaman olmamıştı..
**
Selamun aleykum
Selam Ve Dua İle...