KAÇIŞ/ "Güneşin Kesik Düşen Işıkları"

3110 Kelimeler
Kaçış/ 4. Bölüm Onu tanıdığım ilk günden beri ilk kez bir şeyden emin olabilmiştim, sözlerinin ardından. Harama düşmekten o kadar çok korkuyordu ki, benim ona en ufak bir bakışımda bile buna engel olmak için çabalıyordu. Ben ise onun düşmemek için kulaç ata ata kaçtığı o yerden ona bakıp, onu çağırıyordum. * Durduğum yer, onun arkasından gidişini izlerken zamanın ben ile beraber aktığı değil, üzerime üzerime geldiği andı. Ruhumuzun bedenimizle paralel olarak bize sunduğu uyguların en ağırı hangisi diye sorsalar, hiç şüphesiz hayal kırıklığı derdim. Bu bütün duyguların o kadar üzerinde bir duyguydu ki, baktığım yerde gözlerimin değdiği her yerin paramparça görünmesine sebep oluyordu. Tıpkı içim gibi. Ona dair içimde filizlenen hiçbir beklenti yoktu esasen. Bir miktar heyecan dışında onu rahatsız edebileceğini zannettiğim hiçbir tavrım olduğunu da sanmıyordum. Ama onun bana sınır çektiği yer o kadar zor bir yerdi ki, bir bakış ile onu enkaza sürüklediğimi iddia ediyordu. Oysa ben zaten ulaşılmaz olduğundan adım kadar emin olduğum bu adamın hiçbir şeyi olamayacağımı daha ilk günden kendime hatırlatıp duruyordum… O kapı girişinde kaç dakika bekledim bilmiyorum ama benim üzerimden sayısız zaman taneciğinin aktığına adım kadar emindim. Ayaklarımı dakikalar sonra yeniden hareketlendirdiğim zaman yere bir zamk gibi yapışmış olmalarından anlayabiliyordum bunu. Durmanın, beklemenin yeniden karşılaşma anlamı doğurduğunu fark etmem ile ortadan hemen kaybolmak için yürümeye başladım. Etrafımdaki hiçbir şeyi incelemeye takatim yoktu. Yanından geçtiğim her şey bulanık, puslu bir görüntüden ibaretti sadece. Ve ben tam olarak nerede kalacağımı bilmeden yürümeye devam ediyordum. Bastığım zemindeki yumuşak halıfleksler ayakkabımın tabanına hafifçe sürtüyordu. Salona girdiğimde etrafta hiçbir şey yoktu. Hiç kimse de yoktu… Onun orada olmamasını fırsat bilerek yavaşça göz gezdirdim etrafta. Şık mobilyaların özenle düzenlendiği bir yerdi ve etrafta hafif bir kauçuk kokusu vardı. Salonun hemen solunda mutfak olduğunu tahmin ettiğim yerden sesler yükselmeye başladığında, Ammar’ ın orada olduğunu anladım. Aşağıda görünen başka hiçbir kapı olmadığı için vücudumun izin verdiği ölçüde merdivenlere yöneldim. Kim bilir belki de oradaki varlığının ses çıkartarak anlaşılmasını umuyordu. Benim mutfağa girişimi engellemek için iyi bir yöntem olabilirdi… Burası büyük bir ev değildi. Ama dört kişinin rahatlıkla yaşayabileceği bir yer olduğu kesindi. Özenli düzeni ile bizden önce birilerinin düzenli olarak kullandığı anlaşılıyordu. Basamakların başına geldiğim zaman hemen ahşap tırabzana tutundum. Dizimi karnıma büküp bir adım ileri çıktığım zaman sızlayan darbe yerlerini göz ardı ederek yürümeye devam ettim. Her basış canımı acıtsa da içimi kemiren o güvenin üzerine hiçbir şey ağır basmıyordu. Güve dişlerini zihnime geçirmiş, onun söylediği kelimeleri ivedilikle bana hatırlatmaya devam ediyordu. Ve her hatırlayış, darbe izlerinden çok daha fazla canımı yakıyordu. Neyse ki uzun olmayan merdivenlerin sonuna geldiğimde, onunla karşılaşmadan yukarı çıkabilmiştim. Biten merdivenlerin başında durup derin bir nefes aldım. Bu esnada gözlerim askı katı süsleyen üç kapıdaydı. Yeteri kadar dinlendiğime emin olduktan sonra hangi kapıdan gireceğimin bir önemi olmayacağına kanaat getirerek bana yakın olan ilk kapıdan içeri girdim. Kapı ardımdan sessiz bir manevra ile kapandığı zaman, güneş ışıklarının vurduğu bir odada günler sonra yalnızdım… Pencerenin hemen karşısında duran geniş bir yatak vardı. Tek kişilik olsa bile olabildiğince büyük boyutlara sahipti. Hemen karşısında duran beyaz stor bir perdenin aralıkları arasından içeri rahatlıkla girebilen gün ışığı vardı. Ve bu benim uzun günler sonunda ilk kez şükretmeme neden olan bir görüntüydü. Pencerenin solunda beyaz bir dolap vardı. Yatağın iki baş ucunda duran komodinlerle aynı renkti. Yatağın üzerine serili olan lacivert örtü ile güzel bir uyum içindeydi. Dolabın hemen birkaç adım ötesinde ise başka bir kapı vardı. Bu kapının banyo olduğuna dair fikir yürütsem de, yavaş yavaş kapıya doğru yanaşıp emin olmak istedim. Kapıyı açtığımda bir küvet ve klozetin olduğu mini bir banyo görmek benim için şükür sebebi olan ikinci manzara olmuştu. Günlerden sonra duş almak, yıkanmak o kadar özlediğim bir şeydi ki beklemeden banyoya girmek istediğimi hissettim. Burası aralıklı olarak kullanılan bir eve benziyordu. Eğer şansım biraz daha yaver giderse, dolabın içinde birkaç temiz çamaşır bulabilirdim. Banyonun kapısını kapatma zahmetinde bulunmadan hemen yan tarafında duran dolaba yanaştım ve kapağını açtım. Evet şanslıydım… Katlanmış birkaç pantolon, bir iki tane kazak, tişört ve pijama vardı. Manzaradan memnun bir şekilde bana yakın duran komodine doğru yürüdüm bu sefer. Çekmeceyi çektiğimde bir iki parça temiz iç çamaşırı da bulduktan sonra baya uzun bir zaman bu odada yaşayabileceğime kanaat getirmiş oldum. Karnımı ve kaburgalarımı iyiden iyiye saran ağrı ile kapıya doğru gidip, üzerindeki anahtarı çevirdim. Kolunu aşağı indirip kapının tamamen kapalı olduğun emin olduktan sonra hızlıca çarşafın etek kısmını parmaklarımın arasına sıkıştırdım. Etekleri yavaş yavaş yukarı doğru kaldırırken, kollarımı her yukarı kaldırdığımda vücudumda daha önce ağrısını hissetmediğim her yer sızlamaya başladı. Çarşaf başımın üzerinden sıyrıldığı gibi yatağın üzerine alelade savurdum. Siyah renkte tişörtüm ve eşofmanımla baş başa kaldığımda kendimi bu halde görmeyeli uzun zaman olmuştu. Hele saçlarım… Onlar neredeyse terden başıma yapışmışlardı. Banyoya doğru yürümeye başladığımda, günlerdir üzerimde olan çarşafın eksikliğini hissedebiliyordum. İçerisi soğuk olmamasına rağmen ürpermek gibi bir histi bu. Belki de onu o kadar çok kalkanım gibi görmeye başlamıştım ki, eksikliği kendimi savunmasız hissetmeme neden olmuştu. Banyoya girdiğim zaman soğuk fayans zemine basmam ile yeni bir ürperti daha bütün bedenime yayıldı. Ellerimi yavaşça kollarıma sürttüğüm zaman tüylerimin diken diken yükselişini hissedebiliyordum. Küvetin armatürüne yavaşça eğildiğimde karnım yeni bir bükülmenin tesiri ile hızla sızlamaya başladı yeniden. Alt dudağımı dişlerimin arasında sıkmaya başladığım da, en büyük arzum suyun akması ve yeteri kadar sıcak olmasıydı. Su küvete doğru usulca indiğinde parmaklarımla ilk buluşması epey soğuk olmuştu ama birkaç saniye içerisinde ısınmaya başladığını hissetmiştim. Ellerimi armatürden akan sudan çektikten sonra canımın acısını biraz daha artmasına neden olacak bir eğilme hareketi ile küvetin tıpasını gidere yerleştirdim. Su küveti yavaş yavaş doldurmaya başlamıştı. Suyun birkaç dakika sürecek dolmasını beklerken lavaboya doğru döndüm. Açık kahve hatta kumrala eper dönük saçlarımın tokasını yavaşça açmaya başladığımda kafamın derisine yapışmış gibi durmalarında rahatsız olmuştum. Kollarım her yukarı havalandığında koltuk altlarımın aşağısında inanılmaz bir sızlanma hissedebiliyordum. Saçlarım tokadan tamamen kurtulduğunda ise ellerim ile yavaşça tişörtü sıyırmaya başladım. Üst bedenim aynanın karşısından çıplak kaldığında karşılaştığım manzara ile dudaklarım hayretle aralandı. Bu vücut benim miydi gerçekten? Kaburgalarımda, göğüslerimin hemen altından başlayıp göbeğime kadar devam eden morarmalar vardı. En dış katmanları sarıya dönmüş olsa bile ezilmiş olan yerler kırmızı ve mor halkalar şeklinde neredeyse her yere yayılmışlardı. O kadar korkunç görünüyordu ki bu izlere rağmen çektiğim acının az bile olduğunu düşünmeye başladım. Sargı bezi ile kapalı duran bıçak darbesi morlukların hemen altındaydı. Bu kapatmanın Ammar tarafından yapıldığını bilmek moralimi bozan başka bir görüntü haline dönüşmesine neden oluyordu. Elimle yavaşça sargıyı yapıştığı vücudumdan çektim. Ve göbek deliğimin hemen biraz sağında kalan o bıçak izi açıktaydı… Beş altı santimlik yara izinin üzeri tamamen sarı ve çirkin akışkan bir iltihap ile kaplanmıştı. Dikiş iplerinin bazısının yerinden kalktığını görebiliyordum. Bu görüntü bütün bedenime yayılan morluklardan çok daha kötü duruyordu. Ve Ammar’ın sormasına neden olacak kadar kötü durumda olduğunu şimdi anlayabiliyordum. Ben en son baktığımda iltihap bu kadar yoğun değildi. Karşımdaki manzara da gördüğüm kız sadece birkaç günün ürünüydü. Bütün hayatımı geride bırakarak adım attığım bu yolda sadece birkaç gün içerisinde kocaman bir enkaz halinde dönüşmüştüm. Ben olmayacak kadar bitkin, ben olmayacak kadar yaralıydım. Üstelik bu görüntü sadece işin görünen tarafıydı… İnsanın her olaya uyum sağlayabilecek bir kapasitede yaratıldığını yazmıştı yıllar önce okuduğum bir Musevi kitabı. Ben o inanca olan bağlarımı keskin bir makas ile kesmiştim ama ilk kez hatırımda kalmış bir sözün gerçek olmasına inanmak istiyordum. Çünkü eğer uyum sağlayamaz da yara almaya devam edersem devrilmem sadece birkaç günü bulabilecek bir şeydi. Çaresizce omuzlarıma yüklenmiş görünmez yüke son bir bakış atıp, yarısından fazlası dolmuş olan küvete doğru yürüdüm. Dizimi havaya kaldırarak büküşüm, iltihapları bir anda etrafa dağıtacak kadar bir baskı uygulamıştı karnımdaki ize ama neyse ki beklediğim şey olmadı… İlk önce parmaklarım, ardından ayağım ve en son oturmam ile beraber bütün vücudumun yarısı sıcak su ile buluştuğunda, banyonun içerisine sinsi bir şekilde ilerleyen buhar etrafa yayılmakla meşguldü. Küvetin içerisinde tamamen uzandığım zaman dökülen suyun küvetteki su ile çarpışması inanılmaz bir ritim oluşturuyordu. Küvetin içindeki su ensemi geçip yavaş yavaş saç diplerime uzandığında, suyun neredeyse taşacak olması umurumda değildi. Düşen her su parçasının banyonun duvarlarına çarpıp yankılanarak oluşturduğu o ses, kendimi unutmamı sağlayabilecek kadar kuvvetli ve güzeldi. Ben küçük yaşlardan itibaren anne babasının sıkıcı eğitimleri ile olağanüstü gözde bir Musevi kızı olmak üzere yetiştirilmiştim. Kendimi tanımlayabildiğim ilk yaşlardan itibaren aynı duvarların arasında, aynı bilgiler aklıma vurulan balyoz darbeleri gibi üst üste devamlı zihnime geçirilmeye çalışılmıştı. Her şeye sahip olmanın zevkini, hiçbir şeyden tat alamayıncaya kadar yaşamıştım. Ve günün birinde tat alabilecek hiçbir şeyim kalmadığında, çırılçıplak ve savunmasız bir şekilde ortada kala kalmıştım. O çıplaklığımı hiç kimse görmedi. Dokunduğum her şeyin anlamını kaybettiğini hiç kimseye anlatamadım. En yakınımdakiler bile geceleri yatağıma girdiğim zaman üzerime çöken karanlıktan haberdar değildi. Beni öldürmek için köşeye sıkıştıran o karabasanı ne zaman dillendirmeye çalışsam, şımarıklık yapmakla suçlandım. Oysa öyle değildi. Hiçbir zaman öyle olmamıştı. Benim üzerime çullanan o karabasanın ağırlığından kurtulmak için ölümü düşündüğüm anlarda karar vermiştim şımarık bir kız çocuğu olmadığıma. Bilmiyorum belki de haklılardı. Ölüm de bir şımarıklık kapısıydı onlar için belki… Ne zamanki inandığım yerin beni düpedüz yalnız bıraktığını, hayır hayır yalnızlığa baş aşağı ittiğini fark ettim, o zaman ölümün bir çare olmadığını anlamıştım. Doğru olmayan bir yaşam ölüm kapımı çaldığı zaman doğru olmayan yeni bir yaşama aralanıyordu. Bunu uzun uzun düşünerek anlamıştım. Ammar’ı ilk görüşümün inancımın tabularını bir anda yıkması bundandı işte… Benim yalnızlığım vardı onun yüzünde. Hiç kimsenin gözleri onda değilken en az benim kadar nefretle bakıyordu etrafına. Ve insanlarla o kadar zoraki konuşuyordu ki, bu hali benim yaşadıklarımın neredeyse aynısıydı… Ve etrafında onlara bakması için can atan binlerce kız varken hiç birine göz ucu ile bile olsa değmemesi, inanılmaz dikkatimi çekiyordu. Benim yalnızlığım arasında bana bir şekilde ulaşan Allah’ın ona da ulaşması için, kendisini bulması için bir yol araması için çok uzun zaman dua etmiştim. Onun bu din için her şeyi yaşamaktan vazgeçmiş bir adam olduğundan hiç haberim yokken… Şimdi ise ferahlaması için dua ettiğim adamın gözlerinde, yoluna taş koyan ve işini zorlaştıran bir kadından başka bir şey değildim. Hala bu dine dair bir şeyleri düzgün yapamadığımın farkındaydım ama beni onu kendime aşık etmeye çalışmak ile suçlaması, bütün bu yaşadığım her şeyden çok daha kötü bir durumdu. Çünkü ona aşık olmadığımı çok iyi biliyordum. Onu, mücadele ettiği bu yerde en ufak bir aksaklığa sürüklediğimi hissetmem bile onun karşısına bir daha çıkmamam için bir sebepti. Ve o bunu yaptığımı gayet açık bir dille söyleyip, ondan uzak durmamı istiyorsa elimden gelen en büyük çabayı harcayarak karşısına çıkmamaya çaba harcayacaktım. Çünkü benim için ne onun yanında heyecanlanıyor olmak bir aşk alametiydi ne de kendisi uğruna savaştığı davasından daha çok değerliydi. Uğruna mücadele ettiği şey, ondan çok daha kıymetliydi… Küvetteki su, kenarlardan taşmaya başladığında olduğum yerden doğrulmadan armatürü aşağı indirdim. Sıcak suyun içerisinde vücudum tamamen gevşediğinde, etrafı tamamen sise bulayan buhar kendimi daha iyi hissetmeme neden oluyordu. Bu kadar şeye rağmen yeniden iyi hissedebilmek inanılmaz bir şükür sebebiydi. Gözlerimi yumduğumda içinde bulunduğum su hafif hafif çene çarpıp geri çekiliyordu. Bu iş bitene kadar -ki benim için muhakkak biteceğini söylemişti onun karşısına olabilecek en asgari şekilde çıkacaktım. Gerekirse aynı evin içerisinde, günlerce nefes almadan bu odada yaşamaya hazırdım. Onun istediği kadar uzak durmak en doğru çözüm yoluydu. Hem davası için, hem de benim yeni inancım için… Sıcak suyun altında gevşeyen vücudum o kadar rahattı ki, sızlayan hiçbir uzvumu hissetmiyordum sanki. İçimdeki Naomi bile kötü düşünceleri ile bir kenara sinmiş, sessizce oturuyordu. Kapalı gözlerimin arkasına uyku yavaş yavaş yüklendiğinde neredeyse günlerdir tatmadığım kadar tatlı bir uyku beni yanına davet ediyordu. Direndim. Direndim. Ve sonunda kendimi o suyun huzurunda, uykunun kucağına sakince teslim ettim… * Annem küvetin hemen başında oturmuş, kırmızı ojeler ile bezenmiş tırnakları ile ıslak saçlarımı okşamaya başlamıştı. Küvetin içinde uyuyan kendimi ve annemi izleyen, o banyodaki başka birisi gibiydim. Ve kimse varlığımdan haberdar değildi. Rüya olduğunun farkındaydım. Daha birkaç saniye önce kapanan beynimin bana oyun oynadığını biliyordum. Annem dudaklarını yavaşça başıma doğru yaklaştırdığında bir an bu manzaranın ne kadar da gerçek olmasını dilediğimi fark ettim. Öpücüğü ıslak saçlarımı yakaladığında, o küvette uyumuş kadın yerine ben hissetmiştim dudaklarının ıslaklığını. Öpücüğün ardından yavaş yavaş diz çöktüğü yerden doğrulmaya başladığında, gideceğini anlamıştım. Rüyanın kısa sürmemesi için dua etmeye başlayacaktım ki annemin havaya kalkan eli, küvette uykuya dalmış olan Aişe’nin kafası ile buluştu. Ben okşayacağını düşündüğüm an, annem ağlayarak bir anda kafasını eli ile bastırarak suyun içine gömmeye başladı. Aişe bir anda çırpınmaya başladığında annemin sesi kulaklarımı doldurmaya başladı. “Sen babanın katilisin. Yeni dinin bile kabul etmeyecek seni Naomi.” Gözlerim bir anda açıldığında, korku ile gövdemin yarısı bir anda havaya kalktı ve iki elim küvetin kenarlarını kavradı. Küvetin suyu hareketlenme ile hızla yukarı aşağı ilerlemeye başlamıştı. Med cezirler bedenimin hızından dolayı sertti. Hızını alamayan bir miktar su küvetin dışına taştığı zaman omuzlarım ve saçlarımdan damlayanlar küvetin içine doğru düşüyordu. Rüya olduğunu bilmeme rağmen nefes alış hızıma ve hızla çarpan kalbime engel olamıyordum. Banyo hala yoğun bir buhar altındaydı. Su hala sımsıcaktı. Muhtemelen gözlerimi kapatalı ve uykuya dalalı çok uzun bir zaman dilimi olmamıştı. Rüyaların etkisinden tam olarak ne zaman kurtulacağıma dair en ufak fikrim yoktu ve ivedilikle aynı korkunç kâbusların devamı gibiydi her biri. Bir süre omuzumdan ve saçlarımdan süzülen damlaların akışını öylece izledim. Sudan çıkmak istemiyordum ama daha fazla kalırsam sabaha kadar buradan çıkamamaktan korkuyordum. Su damlalarının burun ve çenemden tüylerimi ürperterek inişi canımı sıkmış gibi küvetin yanlarını tutan ellerim ile yüzümü ovuşturmaya başladım. Yüzüme değen parmak uçlarım kırış kırıştı. Oturduğum yerden gider tıpasına uzandım. Giderin ağzındaki engeli kaldırdığım an küvetteki su seviyesi hızla aşağı doğru inmeye başladı. Ellerim yeniden küvetin kenarlarını kavradığında, ağrımamasına rağmen yaralı vücuduma dikkat ederek ayağa kalktım. Fıskiyeden son bir duş aldıktan sonra nihayet küvetin dışına adımımı atabilmiştim. Etrafta kurulanabileceğim hiçbir şey yoktu. Lavabonun alındaki açık raflardaki havlular dikkatimi son anda çekmişti. Birini bedenime diğerini de saçlarıma sardıktan sonra nihayet banyodan tamamen çıkmayı başarmıştım. Güneş cama inen ışıklarını iyice belirginleştirmişti. İçeriye daha aydınlık bir renk düşüyordu. Stor perdenin aralıklarından sızmayı başaran renk, yatağın üzerinde kesik kesik gölgeler oluşmasına neden oluyordu. Daha fazla oyalanmak istemiyordum. Gayet temiz ve rahat gözüken yatakla birleşmek için can atıyordum. Banyoda her ne kadar ufak bir kâbus kestirmesi yaşamış olsam bile sıcak suyun o uyku getiren havasını üzerimden asla atamamıştım. *** Gölgeliklerin yastık yerine yüzüme düştüğünü hissetmeye başladığımda başım artık yastıktaydı. O kadar gevşemiş hissediyordum ki kendimi… Tam bir banyo yapmak sayılmasa bile sıcak su neredeyse bütün kemiklerimi yumuşatmıştı. Bedenen kısmi bir rahatlığa ulaşmıştım sonunda evet ama ruhum aynı durumda olmadığının sinyallerini her gözlerimi kapatışımda veriyordu. Şahit olduğum hiçbir şey gerimde kalmamış, hepsi zihnimin duvarlarına kanlı bir mürekkep ile kazınmışlardı. Ve kendimden geçmemi bekleyen dişliler gibi ne zaman gözlerimi kapatsam kanata kanata yerlerini belli ediyorlardı. Yaşadığımız her şey ruhumuzun yularlarından tutarak, bize eşlik ediyorlardı. Ammar’ ın dediği gibi kusan her an rahatlamamı ve alışmamı sağlayacak mıydı bilmiyorum ama artık yanı başımda ben uyurken beklemesini isteyebileceğim biri yoktu ve akşam çöktüğünde de bu yastığa korkmadan başımı koyabilmeyi öğrenmem şarttı. Uzandığım yerden derin bir nefes çektim içime. İyi olmak biraz da olduğun yerde istenmekle bağlantılı bir şeydi sanırım ve ben bunu kesinlikle başaramıyordum. Sadece birkaç gün önce ailem özellikle babam için istenmeyen evlat olduğum gibi şimdi de burada istenmeyen bir misafir olduğumu hissediyordum. Ve herkesin bir şekilde arkasını çevirmesine neden oluyorsam, sorun muhakkak bende olmalıydı. Onun benim ona aşık olduğumu zannetmesi kadar aptalca bir düşünce olamazdı. Aa pardon, bu kadar olan bitenin arasında onu kendime aşık etmeye çalıştığımı zannediyordu ki bu az önceki durumdan çok daha aptalcaydı. Yemin ederim düşüncelerimin üzerinden saniyeler geçtikçe hayal kırıklığı duygusunun yerini inanılmaz bir öfke alıyordu. O an verdiği tepki ile ağzının ortasına gelişine bir tokat sallamadığım için kendimden nefret ediyordum. Gözlerimi kapatıp bir süre hem uyumayı bekledim hem de sinirimin geçmesini. Duygularım o kadar karışmış o kadar hızlı yer değiştiriyorlardı ki neyi nasıl hissetmem gerektiğini seçemiyordum. Bir süre sıkıca yumduğum gözlerimin ardından burnuma doğru yaşlar süzülmeye başladığı an, gerçekten yerinde bir tepki vermeyi becermiştim. Onun belki de farkında bile olmadan paramparça ettiği benden geriye ilk kez alelade yaşlar dökülüyordu. Yastığıma düşen her yaş dakikalardır kendimi tutuyor olmamadan kaynaklı ardı arkaya düşerken, aynı yaşların arasında uyku kapımı yavaşça çalmak üzere çıka geldi. Kendimi o kuyuya tam bırakmak üzereydim ki kapım yavaşça tıklandı. Bir an yanlış duyduğumu zannetmiştim ki yeniden bir tıklatma duyduğum an gözlerim hızla aralandı. “Aişe uyuyor musun?” Ses ona aitti ve hiçbir şey olmamış bir tonda konuşmuştu. Sesimi çıkarmamaya karar verdim. Onunla mesafeli olmamı yineleyip dururken kapımı çalması ne tür bir tezatlıktı böyle? Madem istediği buydu ne konuşacak, ne de zorunda kalmadığım müddetçe görecektim. Kapı yeniden tıklatılırken gözlerim kapıdaydı ve tek bir ses dahi çıkarmamaya kararlıydım. İçimden bir yanım önemli bir durum olmuş olabileceğini fısıldarken o yanın üzerine hızla basıp aşağı doğru indirdim. O önemli şeyleri bana söylemiyordu. Hatta bu iş bittikten sonra hiçbir şeyden sorumlu olmamam için hiçbir şey anlatmayacağını kendi ağzı ile itiraf etmişti. O nedenle bu kapının ardından yükselen sese hiçbir cevap vermeyecektim. Kararlıydım. Yollarımız ne zaman ayrılırdı bilemiyorum ama o güne kadar böyle olmak zorundaydı. “Uyumadığını hissediyorum.” Dediğinde bir an beni görüyormuş gibi tedirgin oldum. Ama kapının ardında olduğunu bildiğim için hiçbir tepki vermeden dinlemeye devam ettim. “Yemek hazırladım. Tepsiyi kapının hemen önüne bırakıyorum. Aşağıda birkaç sargı bezi ve batikon buldum. Tepsiyi içeri aldıktan sonra yarana bakmayı unutma. Enfeksiyon daha fazla ilerlemesin.” Yine aynı şeyi yapıyordu. Mesafe felsefeleri patlattıktan sonra beni düşünüyordu. İşte bunu yapması aklımı tam toparladım derken bir anda karman çorman ediyordu. “Bir de…” deyip duraksadığı zaman kendi kendimle olan konuşmam jet hızı ile bölünmüştü. Uzun bir bekleyişten sonra artık konuşmayacağını düşünmüştüm ki, sesi kapının ardından yeniden yankılandı. “Sert tepkim için özür dilerim. Ama…” yeniden duraksadığında ben yatağımdan yavaşça doğrulmuştum. “şu an için her şey böyle olmak zorunda. Allah için bir mücadele verirken, senin bana benim de sana haram olduğumu unutmamamız lazım. Yoksa ne yürüdüğümüz yol hayırlara çıkar, ne de bizim sonumuz. Lütfen yemeğini yemeyi ihmal etme.” Onun cümleleri de kendisi gibiydi. Söylediği her şeyin bir yanında cennet diğer yanında cehennem vardı. Onu tanıdığım ilk günden beri ilk kez bir şeyden emin olabilmiştim, sözlerinin ardından. Harama düşmekten o kadar çok korkuyordu ki, benim ona en ufak bir bakışımda bile buna engel olmak için çabalıyordu. Ben ise onun düşmemek için kulaç ata ata kaçtığı o yerden, ona bakıp çağırıyordum. Ammar, haram konusunda benden çok daha dikkatliydi. Ben ise yolun başındaki acemi bir kul. Onun adım seslerinin uzaklaştığını hissederken farkına vardıklarım için kalbim gümbür gümbür çarpıyordu… * Mümin erkeklere şöyle: Gözlerini (harama bakmaktan) sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar. Bu kendileri için çok temiz (bir harekettir). Şüphesiz ki Allah, (kullarının ne) yapacaklarından hakkıyla haberdardır." (Nur suresi 30) Mümin kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar. Dışarıda kalanlardan başka ziynetlerini göstermesinler. Başörtülerini yakalarının üzerinden bağlasınlar. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, başka kadınlar, hizmetlerinde bulunan köleleri ve câriyeleri, cinsel arzusu bulunmayan erkek hizmetçiler, kadınların cinselliklerinin farkında olmayan çocuklar dışında kimseye süslerini göstermesinler. Yürürken, gizledikleri süsleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Ey müminler! Hepiniz Allah’a tövbe edin, umulur ki kurtuluşa erersiniz! (Nur suresi 31) ** Selamun Aleykum. Selam Ve Dua İle...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE