Kaçış / 3. Bölüm
Onun kelimelerini söyleyerek kızgınlıkla yanımdan ayrıldığı o an, benim bütün bir ruhumla yeniden yara bere içinde kaldığım andı…
*
Bir anın gerçek ya da sahte olduğunu nasıl anlarız? Vücudumuzu çimdiklemek, olduğumuz anın gerçekliğini acı ile ölçmenin bir yolu mudur? Bunu neden yapıyoruz? Acı çekmenin bizi sadece gerçek hayatta bizi vurabilecek bir durum olduğuna mı inanıyoruz yoksa?
Yanlış bir yöntemdi bu. Bu sabah da gözlerim güne açıldığında, rüyada çektiğim acı en az gerçek hayattaki kadar gerçekti. Gerçek ile sanrıyı birbirinden ayırabilmenin hiçbir yolu yoktu.
Son günlerde benim kaldığım arafta birbirinden bir türlü ayıramadığım gibi…
Uyandığım zaman Ammar baş ucumda değildi. İçeriden gelen seslerden dolayı bir şeyle meşgul olduğunu anlayabiliyordum. Günün ışıklarının evin içine düşmemesi, pencereden içeriye geçmeyi başaran tek bir gün ışığının olmaması işimi en çok zorlaştıran şeydi. Anlarım birbirine karışıyordu ve gündüzün geceye galip geldiğini bir türlü göremiyordum. Bu ümidimi giderek azaltan en belirgin şeydi.
Gözlerimi bağırarak açmamıştım bugün. Sadece terliydim. Alnımı ve çenemi tamamen kuşatan soğuk bir terdi bu. Bir an Ammar’ı göremeyince istemsizce kapının dışına doğru seslenmek zorunda kalmıştım. Verdiği yanıt “Buradayım korkma.” Demek olmuştu.
Derin bir nefes aldığımda ağrılarım yerindeydi ama çok daha az hissediliyordu varlıkları. Neredeyse bu yatağa yapışmış gibiydim. Çarşafım ise çoktan ikinci bir uzvum halini almıştı zaten.
Ammar yarım olan kapıyı yavaşça tıklattığında, bakışlarım duvarlardan kapıya doğru kaydı. “Gelebilirsin.” Dediğimde içeri girdi.
Dün gece gördüğümden daha dinç gibiydi. Geniş omuzlarını yıkabilecek hiçbir şey yokmuş gibi hissettiriyordu duruşu. Nasıl böyle olmayı başarıyordu? En sert şekilde çarpan dalgaların arasında mücadele etmek zorunda olmasına rağmen nasıl bir kez bile eğilmemeyi beceriyordu.
Ölüm ile burun buruna yaşamak zorunda olan o değil miydi yoksa?
Kapının yamacında bana bakmadan konuşmaya başladı.
“Nasıl hissediyorsun kendini?”
Durduk yere hal hatır sormak için gelmediğini tahmin edebiliyordum. Bunu yapacak birisi değildi. Sorusuna verdiğim cevabın hemen akabinde neye istinaden soru sorduğunu anlayacaktım.
“Düne oranla daha iyiyim.”
Gerçekten öyleydim.
“Bugün…” dediğinde, dudaklarının arasından çıkacakların ne olacağını çok merak ediyordum. “buradan çıkmamız lazım. Konum değiştirmemiz gerekiyor. Burada daha fazla kalamayız.”
Gitmek mi? Elbette burada devamlı kalamayacağımızı ve bir vakitten sonra ayrılmamız gerekeceğini biliyordum ama bugün olmak zorunda mıydı? Yeni bir yolculuğa hazır olmadığını haykırmak için kaburgamın aşağısındaki kemikler sızlamaya başlamıştı bile.
“Bugün olması şart mı?”
Dudaklarımın arasından çıkan soru ona giderken, kal demek için yalvarmak üzereydi.
Elini sakince saçlarının arasından geçirdiği vakit bunun zorunlu olduğunu sabit yüzündeki her kastan anlayabiliyordum.
“O adamın yokluğunu muhakkak fark edecekler ve izini sürmeye başlayacaklar. Şimdiye kadar gelmemeleri bile büyük bir şans. Bugün hatta hemen biraz sonra çıkmamız gerekiyor. Riskleri dün gece burada kalarak yeterince zorladım zaten. Daha fazlasını yapamam. Yapamayız…”
Beraber hareket etmemiz gerektiğini hatırlatmak ister gibi sondaki kelimesini çoğul ifade ile bitirmek zorunda kalmıştı. Ve o sözlerini bitirdiğinde söyleyebileceğim hiçbir şey kalmadığını biliyordum. Haklıydı. Yapılabilecek başka hiçbir şey yoktu ama yolculuk içi ne kadar hazırdım işte orası büyük bir muammaydı.
Kafamı kurcalayan şeyi anlamış gibi yeniden konuşmaya başladı. “Gideceğimiz yer buradan çok uzak değil. Sadece yarım saat kadar yürümemiz gerekiyor. Biraz daha yukarı çıkacağız.”
Başka bir seçenek yoktu. Ve benim de karşılık vermemi gerektiren bir diyalog değildi bu. Buradan gerekirse sürünerek çıkmamız gerekiyorsa çıkardım. Onun ardında bıraktığı keşmekeşlerle mücadele edebilecek kadar güçlü değildim.
“Tamam. Ben hazırlanırım hemen. Senin de işin bitince çıkarız.”
Beni duymuş olsa da bir süre bekledi. Kafasının içindeki tereddütleri bastırmak için çabaladığını görebiliyordum. Başka bir yolun olmadığını en iyi o biliyordu. Yapılabilecek bir şey kalmadığını yeniden anladığı zaman kafasını sallamakla yetindi.
“Tamam o zaman…”
Odadan çıktığında yine kendi başımaydım. Onun bu tarz mücadelelere ve koşuşturmacalara alışkın olduğunu biliyordum. Her halinden belliydi zaten. Peki ben? Levy Malikânesinin o nazlı kızı onun kadar güçlü müydü? Bir ateşten diğerine koşarken ona eşlik edebilecek kadar hızlı olabilecek miydim? Ve daha önemlisi bedenim bundan daha büyük yaralar ile sarmalandığı zaman da ayağa kalkıp koşmaya devam edebilecek miydim?
Sorular bir an birleşip tükenmişlik olarak ayaklarıma dolanmaya başladı. Morluk içinde kaldığına emin olduğum bedenim yapamayacağımızı haykırmasına rağmen ruhumdan minik bir aydınlık yapabileceğime inanıyordu. Ne olursa olsun devam edeceğime kanaat getiren bir yanım vardı.
Ruhumdan süzülen o küçük aydınlığa tutulduğum zaman yavaşça ensemi yastıktan ayırdım. Ense kökümdeki acı hafif bir hisle yankılanıyordu sadece. Ağrının etkisi bana cesaret vermiş gibi omuzlarımı da kaldırdım. Gövdemin yarısı ayaklandığı zaman ensemdeki ağrının yükseldiğini ve karnımdaki sızılarla birleştiğini hissediyordum.
Acı vardı hala.
Oradaydı.
Ve hissedilmek istiyordu.
Bu handikabın arasında ne kadar süre yaşayacağımı bilmediğim için kendimce ruhuma suni bir cesaret pompalamaya gayret ettim. Onun uğraş verdiği bu kutlu mücadelesinde ayağına bağ olmak yerine, yanında işlerini kolaylaştıran biri olmayı yeğlerdim. Ve öyle olmak zorundaydım.
Bacaklarımı yataktan aşağı sarkıttığımda, bedenine kanlı felç yayılmış bir hastadan farksızdım. Olduğum yer ağrıların kabuklarının bir bir soyulduğu yerdi.
Ve nihayetinde ayaklarım soğuk zeminle birleşti…
Ayağa kalktığım an başıma saplanan ağrı ile bir anda etraf tamamen dönmeye başladı. Sabit kalan hiçbir şey yok gibiydi. İstemsizce ellerimle başımı iki elim ile tuttum. Gözlerim yavaş yavaş karardığında, uzun süre yatar vaziyette kaldığım için baş dönmesi yaşadığımı biliyordum. Ve birkaç saniye öyle beklemek zorunda kaldım.
Baş dönmesi yavaş yavaş azaldığında, etrafım da ona paralel olarak aydınlanmaya başlamıştı. Her şey yerli yerine oturduğunda adım atmamın zamanı gelmişti. Ensemin zonklamasını duymazdan gelerek başımı tutan ellerimi aşağı indirdim ve yavaşça adım atmaya başladım.
Acı vardı. Soğuk zeminin ayaklarımın altından ısıra ısıra yukarı tırmanması gibi somut bir acı vardı. Özellikle karın boşluğumdaki o dikiş yerleri her an patlayabilir gibi zonkluyordu. Aldırmadan yürümeye devam ettim. Odanın içerisinde bir ileri bir geri hareket ettikten sonra ayakkabılarımı giymeye karar verdim.
Yatak başlığının hemen kenarında duran ayakkabıları çıplak olan ayaklarıma geçirdim. Çorap için eğilebilecek kadar güç yoktu bedenimde. Ayaklarım ayakkabının içerisine tam oturduğunda, bağcıkları kapatabilmek için eğilemeyeceğimi biliyordum. O yüzden uğraşmadım.
Yanıma ne alabileceğim bir elbisem vardı ne de değerli gördüğüm herhangi bir eşyam… Sayılı zenginler arasında adı geçmeyen bir babanın kızıydım ben oysa. Onun sıkı sıkı yapışmamı söylediği ilkelerini ilk reddedişimde ilk bağım kopmuştu o zenginlikten. İkinci bağım ise o bahçeden bu adamla kaçarken kopmuştu. Şimdi o hayat ile aramda asırlarca sürecek uzaklıklar vardı.
Kendi ellerimle hazırladığım sonun içerisindeydim.
Pişman mıydım?
Hayır!
Bir daha olsa, yeniden gözlerimi kırpmadan reddederdim o işgal ile beslenmiş mal varlığını…
Odanın kapısına doğru yürümeye başladım. Oradan çıkarken, bana yaşattığı her saniyeyi de orada bırakabilmeyi dilerdim. Aklımın en ücra köşelerine bile kazınan o kanlı senaryonun arkamda bıraktığım kapı gibi gerimde kalmasını…
Oysa hiçbir zaman öyle olmazdı. Peşimizi bırakması için kaçtığımız her şey, zihnimizin derinliklerinde bizimle yaşamaya can atıyordu. Ve kurtulmak istediğimiz her saniye daha çok bulanıyorduk o anların koyuluğuna.
Koyu tonların genel bir hâkimiyet kurduğu ahşap salona girdiğimde Ammar sırtında siyah bir çanta ile beni bekliyordu. Yüzünde asla geri dönmeyeceğimizi gösteren bir ifadeyle bana bakmaya başladı. Önünde durduğu konsola dayadığı kolundan bile anlaşılıyordu ne kadar hızlı hareket etmek istediği.
“Hazır mısın?” Ses tonu çıkacağımız yolculuk için derin bir eminlik barındırıyordu. Her an için özenle hazırlanmış ayrı ayrı ses renkleri saklıyordu sanki gırtlağında…
Gözleri konuştuktan sonra istemsizce korumak ister gibi elimi koyduğum karnıma kaydı.
Başımı salladım. “Evet, ama önce elimi yüzümü yıkasam iyi olacak.”
Hiçbir şey demesine fırsat vermeden banyoya doğru ilerledim. Ardımdan bakan bakışlarının ağırlığını sırtımda hissedebiliyordum ve onun baktığını bildiğim için olanca kuvvetim ile yürümeye gayret ediyordum. Onun şahit olmasını istediğim tek bir tökezleme bile yaşamak istemiyordum. Elimden geldiğince omuzlarındaki yükü hafifletmek zorundaydım.
Salondan banyoya açılan minik hole girdikten sonra tamamen gözden kaybolmuştum. Bana bakan bakışları olmadığı için acı ile derin bir soluk aldım. Birkaç saniye boyunca beklemek zorunda kaldım. Fazla vaktim olmadığını bildiğim için yeni bir soluk alarak banyonun kapısına doğru yürüdüm.
Kapıyı açar açmaz rahatsız edici bir rutubet kokusu genzimi yaktı. Neredeyse saatlerdir boğazımdan birkaç kaşık çorba dışında hiçbir şey geçmediği için klozete yandan bir bakış atım lavaboya doğru eğildim.
Armatürü çevirdiğim zaman akmaya başlayan su sesi ile bir anda günlerdir hiç olmadığım kadar rahatlamış hissettim. Avuçlarım soğuk su ile buluştuğunda ise rahatlama ellerimden bütün bedenime doğru yayıldı. Bakışlarım akan suyun ferahlığından aynada görünen rehavete çevrildiği zaman suyun rahatlaması hızla geriye çekildi. Bu yüz bana ait olamayacak kadar yabancıydı.
Sapsarıydım. Bir ampulün yanan sarı ışığının surata düşmesi gibi bir sarı değildi bu. Hummalı bir hastalığa yakalanmış gibi sapsarıydı benzim. Gözlerimin altında beyaz tenime ihanet eder gibi belirginleşmiş koyu torbalar vardı. Ve kirpiklerimin altında ışıltısı kesilmiş gibi bakan haleler bile sapsarıydı.
Acımdan ziyade aynada gördüğüm pejmürdelik gözlerimin dolmasına neden oldu. Hiç tanımadığım bir yerde, kestirmekte zorluk çektiğim zaman dilimlerinde ve tamamen bana yabancı bu gözlerin altında yaşamaya çalışıyordum. İşte bu hal toparlanamadan baş aşağı düşmemi sağlamıştı yeniden.
Rutubet kokusu ile yükseliyordu küflenmiş duygularım. Burnumun tam ucunda hissettiğim şeyin adı düpedüz kaybedilmişlikti.
Ben o bahçeden kaçtığım andan beri ama en çok yerlerde tekmelendiğim saniyelerden sonra kaybolmuştum. Ve içeride güven kokan adama rağmen başımı dizine yaslamak istediğim annemin eksikliğini çekiyordum. Kafamı dizine yaslayıp saatlerce ağlamaya ihtiyacım vardı. Annemin dizine düşen her gözyaşı ile beraber yeniden ayağa kalkabilirdim çünkü. Bu evde, yabancısı olduğum bu kadar şeyin arasında beni ayağa kaldıracak tek bir şey bile yoktu.
Derin bir sarhoşluktan uyanmak ister gibi avuçlarıma dolan suyu hızla yüzüme çarptım. Hiç ara vermeden ikinci, üçüncü ve dördüncü avuçlar da yüzümdeki çarpışını gerçekleştirdi. Soğuk su yüzümü uyuşturuyordu. Ve ben beynimi de uyuşturmasını umarak çarpmaya devam ediyordum.
Hatırı sayılır bir vakti banyoda, o lavabonun başında geçirdiğime ikna olduktan sonra gerisin geriye banyodan çıktım. Gerimde bıraktığım o yerde biraz rutubet ve biraz ben vardım.
Küçük holü de minik adımlarla geçtikten sonra beni bıraktığım yerde bekleyen adam görüş alanıma girdi. En ufak bir değişiklik yoktu duruşunda. Sanki arkamda ona çok benzeyen bir bal mumu heykelini bırakmışım gibi yerinden bir santim dahi oynamamıştı.
Elim karnımda değildi ve ona gerçek bir güç gösterisi sunuyormuşum gibi emin adımlarla yanına yürüdüm. Vardığımda ise o kadar iyi oynadığıma emindim ki sapa sağlam olduğumu düşündüğüne en ufak bir şüphem yoktu.
“Hazırım. Çıkabiliriz.”
Sözlerim ile iki kaşını havaya kaldırdı. Benden çok daha uzun boylu olduğu için yukarı doğru bakmak zorunda kalıyordum.
“Sanmıyorum…” dediğinde, neyi kast ettiğini anlamadan sırtındaki sırt çantası ile bir anda önümde diz çöktü. Elleri bağcıklarıma gidecekken bir adım geri çekildim.
“Ben hallederim. Unutmuşum.”
Yere eğildiği yerden kafasını kaldırıp sıkılmış gibi bana bakmaya başladı. Dışarı doğru derin bir nefes verdikten sonra olduğu yerden bağcıklarıma uzanıp bağlamaya başladı.
“Çok yanlış yerlerde güçlü olduğunu kanıtlamaya çalışıyorsun Aişe. Şu an burada amuda kalksan bile ikimiz de senin zor bir olaydan sonra ayakta kalmaya çalıştığını biliyoruz. Ve ayrıca…”
İki bağcığı da bağladıktan sonra çömeldiği yerden ayağa kalktı. Sözlerini boyu benim boyumu aştığı için aşağı bakarak tamamladı. “…yardım istemek güçsüzlük değil bir erdemdir. Ne zamanki yardım istediğin kişinin, isteğini suiistimal edeceğinden emin olursan, o zaman bütün acılarına rağmen dik dur. Ben senin acılarından faydalanmam. Sen de onları gizleme ki bu yolculuk kolay olsun. Seninle daha aşmamız gereken çok uzun yollar var. Birbirimize açık olmamız şart.”
Konsolun üzerinde alelade duran cekete uzandığı zaman o ceketin orada olduğunu yeni fark ediyordum. Gerçek bir hastayı dışarı çıkarıyormuş gibi bir tavırla aldığı ceketi omuzlarıma attı. Bunu yaparken olabilecek en mesafeli hali ile yapmaya gayret ediyordu. Baktığı yerde gözünü alabilecek herhangi bir detay kalmadığına kanaat getirmiş olacak ki dirseklerine kadar katlanmış gömleğinin üzerine hiçbir şey giymeden, kapıya doğru yürüdü.
Onun hemen arkasında ben de onu takip ettim. Dış kapıyı açtığı an henüz doğmamış güneş, onun bende bıraktığı merhamet kırıntıları ile karıştı.
Ben havanın aydınlık olmasını beklerken güneş henüz doğmamıştı ve soğuk bir hava çok geçmeden gökyüzünün aydınlanacağını haber veriyordu.
“Daha güneş doğmadı mı?”
Dışarı tamamen çıktığımızda mırıldanmama cevap verdi. “Gün ışığında hareket etmemiz tehlikeli olurdu. Bir saate kalmadan güneş doğar.”
Kapıyı kilitleyip anahtarı ilk geldiğimiz günkü yerine yerleştirdi. Ardından sırtında duran çantasını önüne aldı. Ön cebinden minik bir fener çıkardığında bu kez başka zamanlara göre daha teçhizatlı olduğunu görebiliyordum.
Işığı açtıktan sonra yürümeye başladı. Attığı adımları bana uyarlamaya çalışarak ağaçlıklarına arasında yol aldı…
Ben ise onun peşinden ayrılamayan küçük kızı gibi omuzlarımdan her an düşecek gibi duran ceket ile hemen arkasındaydım.
Uzun zamandan sonra dışarı çıkabilmenin huzurunu hissedebiliyordum. Derin aldığım her nefeste içime uzun uzun soluklar çekiyordum. O kadar özlemiştim ki açık havayı arkamızda bir enkaz bırakırken içimde günler sonra değebilecek bir huzur hissediyordum.
Seyrek hareketler ile esen rüzgar tenime dokunup yavaş yavaş okşuyordu. Birkaç adım önümde yürüyen adam ise rüzgarı pek önemsemeden yol almaya devam ediyordu. Ağaç kümeleri arasında kaybolmadan önce arkamızda kalan eve dönüp baktım. Ammar durduğumu anlayınca benim baktığım tarafa bakmaya başlamıştı.
Garip bir griliğin çöktüğü ev, birkaç adım sonramızda kaybolacaktı. Ve ben kaldığım odanın zeminlerine sert bir şekilde yığılmış adamın sonunun ne olduğunu hala bilmiyordum. Ve sormak için şu andan başka uygun bir zaman bulamayacağımı düşündüm. Bakışlarım evden ayrılıp patika ağaçlığa döndüğünde yavaş yavaş yürümeye devam ettim. Aramızdaki bir iki adımlık mesafe kapandığında o da benim yanımda yürümeye devam etti. Uğuldayan ve çıtırdayan birçok ses ormanın içerisinden sıyrılıp kulaklarımı eşeliyordu ama ilk kez buraya adım bastığım zamanın yarısı kadar bile endişeli hissetmiyordum.
Ev ağaç kümelerinin arasında kaybolduğu vakit adımlarıma aralık vermeden konuşmaya başladım. Sesim sabahın o fısıltısı ile birleşip çıkmıştı. Her harfin üzeri uykulu gibiydi…
“O adamı ne yaptın?”
Gayet sıradan bir nasılsın sorusunu sormak gibiydi. Ne yürümem yavaşlamıştı ne de ses tonumda bir değişiklik olmuştu. Oysa bir insanı öldürdükten sonraki akıbetini soruyordum failine. Bu kadar normal çıkmamalıydı sesim.
Bakışlarım bile değmemişti yüzüne sorarken. İzlediğim ve onun elindeki küçük fenerle maviye dönen yol dışında hiçbir şey dikkatimi çekmiyor gibi davranıyordum.
“Boş ver ne yaptığımı. Yürümeye devam et.”
İçinde, direkt bir parçası olduğum bir konudan beni mahrum bırakması bir anda canımı sıkmıştı. Buna rağmen ses tonumdaki sakinliği muhafaza ederek yeniden konuştum. Ayaklarımın altındaki otların gittikçe gürleşmeye başladığını hissedebiliyordum.
“Seninle beraber yürüyorsam bilmeye hakkım vardır.”
Bakışlarının yürüdüğü yoldan çevrilip başı ile bana döndüğünü hissedebiliyordum. Ama onun o bakan gözlerine rağmen hiç istifimi bozmadım. İki elimle tuttuğum ceketin yakalarını düzelterek yürümeye devam ettim.
“Benim ile beraber yol alıyor olman, her şeyi bileceğin anlamına gelmiyor.”
Sinir bozucu cevabından sonra ona dönüp baktığımda gözleri hala bendeydi. Bir süre baktıktan sonra önüne döndü. Elindeki fenerin ışığı sabitken konuşmaya devam etti.
“Çok merak ediyorsan söyleyeyim. Onu gömdüm.”
Bakışlarım söyledikleri ile hızla yürüdüğümüz yola döndü. O gün burnumun dibinde hissettiğim paslı kan kokusunu yine genzimin en derininde hissetmeye başladım. Onu gözlerimin önünde vurmuştu ama gömdüğünü söylemesi yaşadığımız bu kadar olaya rağmen hala tüylerimi ürpertmeye yetiyordu.
“Ne kadar az şey bilirsen o kadar az sorumlu olursun. O nedenle yaptıklarımı sorgulama. İnan bana ben aklında canlandırdığın kadar masum değilim. Bildiklerin ile yetinmen senin hayrına olur. Bu iş bir gün biter mi bilmiyorum ama en azından aramızdan birinin normal bir hayatı olmasını istiyorum, geri döndüğünde. Bu ben olamayacağıma göre kendi ellerinle bu şansını mahvetme.”
Düşüncesi dalga dalga olup bütün ormanlık alana yayılıyordu. Elimdeki kanı görmezden gelerek geriye, normal bir hayata dönme şansım olduğunu düşünmesi fazla ütopikti. Onunla kaçtığımı, onunla hareket ettiğimi gören onlarca adam vardı biz o bahçeden çıkarken. Hepsi kaçışıma da elimdeki kana da şahit olmuşlardı. Bu saatten sonra onun olmadığı kadar benim de normal bir hayatımın olma olasılığı yoktu.
O dakikadan sonra ikimizden de herhangi bir ses çıkmadı. İyice gürleşen otlardan ayaklarımı kurtarmam için verdiğim çaba ve duraksız yürümemiz, her ne kadar yavaş olsa bile ağrıları hissetmeme neden oluyordu. Kaburgalarımın altına yediğim darbe konuşmalar tükenir tükenmez baş gösteren bir çıban gibiydi. Normalin çok altında bir yürüyüş hızı olsa bile etkisi vücudumda yayılıyordu.
Bir zehrin yavaş yavaş başını kaldırması gibiydi.
*
Yaklaşık on veya on beş dakikalık bir süre hiç durmadan yürümeye devam ettik. İkimizden de en ufak bir ses çıkmamıştı bir daha. Bana uyum sağlamaya çalışıyordu ama acının etkisinin artması ile benim adımlarım iyice yavaşlamış ve neredeyse durmak üzere bir hal almıştı. Daha ne kadar yolumuz kaldığını bilmiyordum ama özellikle karın boşluğumda iyice belirginleşen ağrı, bacaklarımın bile kasılmasına neden oluyordu.
Ve gökyüzü…
Ağaçların arasına düşmeye hazırlanan aydınlık bir turuncu, siyahlığın arasından başını kaldırmıştı bile. Ammar’ın adımları hep önümdeydi. Arada bir durup benim ona yetişmemi bekliyordu. Yine aynı şekilde önümden yürümeye devam ettiği bir an, ona yetiştiğim an aramızdaki sessizlik orucunu bozdu.
“Güneşin doğmasına ramak var. Daha hızlı olmak zorundayız.”
Onun yanında durduğumda ağrının etkisi ile nefesim yorgun argın yükseliyordu dudaklarımdan. Çaresizce ceketin yakalarını tutmayı bıraktım. Güçlü gibi davranmaktan inanılmaz yorulmuştum ve bir adım daha atamayacağımı bilmesi lazımdı.
“Ne yapabilirim?” Sesim çaresizce çıkarken ceket hızla omuzlarımdan düştü. “Elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorum ama olmuyor.”
Tahmin ettiğimden daha uzun süredir yolda olduğumuzu, güneşin yükselmesiyle fark edebiliyordum ama onun için daha fazla ne yapabilirdim ki?
İtirazımın onda bir etki uyandırmayacağını biliyordum ama o ceketimi almak için eğildiği zaman konuşmaya devam ettim. “Çok yoruldum. Devam edemiyorum artık.”
Ceketi yeniden omuzuma attıktan sonra yorgunluk akan halime göz gezdirdi.
“Bak…” dedi, başka bir yolu kalmamış gibi söylenirken. “Bu ormanlarda bir sürü koruma olur. Şu ana kadar denk gelmememiz muhtemelen uyuya kalmalarından kaynaklanıyor. Çok değil birkaç dakika sonra denk gelmek istemiyorum. Sadece biraz daha sıkmaya çalış dişini.”
Tam konuşmasının ardından yeniden devam edemediğimi söylediğim itirazlar sunacaktım ki, uzaklardan yükselen bir düdük sesiyle bir anda etrafına bakmaya başladı. Gözlerinin büyüdüğünü görebiliyordum. Etraftan yükselen yeni bir sesi dinleyecek gibi hızla eliyle kıpırdama işareti yaptı.
Nefes alışım hızlanmıştı. Yorgunluk ve itirazdan değil. Endişe bir anda bütün bedenime yayıldı. O etrafı dinlemeye başlarken onun kadar sakin durmaya çalışıyordum.
Yeni bir düdük sesi daha yükseldiğinde, bu seferki ses çok daha yakından gelmişti. Havanın aydınlanmasını bölecek kadar uzun çalmıştı. Ammar bir anda hareketlendiğinde öne doğru koşmaya başlayacağımızı zannetmiştin ki bir anda bana doğru eğildiğinde, refleks olarak geri kaçma gereği hissettim.
Bunu fark ettiğinde gözleri bir alev topuna dönmüş gibi dişlerinin arasından hırladı.
“Ne yapıyorsun hemen uzaklaşmamız lazım.”
Bunu der demez bir anda bacaklarımın arkasına geçirdi kolunu. Diğer kolu ile de omuzlarımın arkasını kavradığında yerden yükseldiğim an dudaklarımdan beklemediğim bir çığlık yükseldi.
Düşmemek için boynundan tutunduğumda, koşmadan önce söylediği son şey “Daha sıkı tutun!” diye yeniden hırlamak olmuştu.
Yürüyüşü kucağında taşıdığı pelüş bir oyuncakmışım gibi hızlıydı. Bütün gücü ile koştuğunu, yüzüme sertçe çarpan rüzgardan hissedebiliyordum. Onun boynuna dolanmış kolumun altında atan damarları ise o kadar sert çarpıyordu ki, ayakları yanlışlıkla bir yere takıldığı an baş aşağı düşeceğimizi biliyordum.
Bir an bambaşka bir evrene aralanmış gibi hissetmeye başladım. Onun kucağında çarpmaya başlayan kalbimin korkudan mı yoksa heyecandan mı hızlandığını seçemiyordum. Sırtındaki sırt çantası ve kollarındaki bana rağmen o kadar hızlı sıyrılıyordu ki ağaç dallarının arasından yanımızdan geçen her şeyi bulanık görüyordum.
Midemin kasıldığını hissettiğim zaman karşıya bakmak yerine onun omzunun hemen üzerinden arkaya bakmak için kafamı yüzüne doğru çevirdim.
Bir an bakacağım yeri karıştırmışım gibi gözlerim onun yüzünde oyalandı. Geriye doğru yatmış saçları rüzgar ile kavga ediyor gibiydi. Kaşları çatık ve aydınlanan hava ile iyice belirginleşen damarları kızarmış yüzünde oldukça kabarmıştı. Şakaklarına doğru yükselen her damar saçlarının arasına karışıyor gibiydi. Onun dişlerini sıkarak burnundan soluduğu her nefes, benim biraz daha burada olmadığımı hissetmeme neden oluyordu.
Ona baktığımı anladığında o kadar hızlı koşuşa rağmen nefes nefese konuşmaya başladı. “Başka tarafa bak. Dikkatimi dağıtıyorsun.” Kızgın çıkan kelimeleri, tenimize çarpan rüzgar ile karışıyordu. Gökyüzü ile buluştukları an, bakışlarımı kızarmış bir yüz ile hızla ondan çevirdim. Baktığım yer yeniden bata çıka ilerlediğimiz yoldu.
Utanmam, heyecanım ve korku duygum ile o kadar sert bir şekilde karışmıştı ki yüzümün o kadar rüzgara rağmen alev aldığını hissedebiliyordum ve takılı kalan göz bebeklerim için inanılmaz bir suçluluk duygusu hissediyordum.
Onun o varla yok arası olan kendi kokusu ve üzerine sinen sigara dumanı kokusu ile hissettiğim suçluluk duygusu giderek artmaya devam ediyordu…
Nihayet ağaçlarının sıklığı iki katına çıktığında, birkaç metre öteden varlığını hissettiren bir çatıyı seçebiliyordum. Bir an ona bağırıp beni indirmesini isteyecektim ama utanç duygum o kadar ağır basıyordu ki dudaklarımı aralamaya korkuyordum.
Vücudum neredeyse ikiye katlanmış gibi onun kucağındayken en ufak bir ağrı, acı hissetmiyordum. Hissettiğim duyguların salgıladığı hormonlar, ağrıyı tamamen absorbe ediyordu.
Ev ile aramızdaki o birkaç metre onun ardı ardına atılan adımları ile kısa birkaç dakikadan sonra hemen kapanmıştı. Etrafını kapatan birkaç ağacı geçtiğimizde, tamamen kiremitten yapılma bir evin önündeydik. Kapının önüne geldiğimizde Ammar yaralı olmam yeni aklına gelmiş gibi dikkat ederek beni kucağından indirdi. Nefesinin gırtlağını tıkadığını art arda aldığı soluklardan anlayabiliyordum.
Onun o halinin sebebi olduğumu bildiğim için tam ağzımı açıp teşekkür edecektim ki beklediği yerden elini kaldırıp susmamı işaret etti. “Ne özür ne de teşekkür istemiyorum.”
Şaşkınlıkla ona bakmaya devam ederken, o düzene girmemiş solukları ile kapıya yaklaştı. Cebinden çıkardığı anahtarı kilide yerleştirdiğinde onun o tavrına olan kızgınlığım tırmanırken, bütün bu planları ne zaman yaptığını anlamaya çalışıyordum.
Kapıyı açıp içeri girmeden bana dönüp sağ eli ile geçmemi işaret etti. O kadar mesafeli bakıyordu ki büyük bir kabahat işlemiş bir çocuktan farksızdım direktifini yerine getirirken. Benim hemen ardımdan içeri girip hızla kapıyı kilitlemeye başladığında ben etrafı incelemekle meşguldüm. İki katlı evin hiçbir yerinde bir panjurun olmaması vakti rahatlıkla hesaplayabileceğim anlamına geliyordu.
Bakışlarımla etrafı süzmeye devam ederken onun kızgın sesi bir anda kapının girişinde durduğumuz hole yayıldı.
“Ben aramıza mesafeler koymaya çalışırken beni kendi bakışlarının etkisi altında bırakma. Kötü davran, bağır, çağır suçla gerekirse küfret ama bir daha sakın bana öyle bakma. İnan canını yakabilecek bu adamı hayatına almak istemezsin. Her şey mahvolmuş bir haldeyken âşık olmak istediğim son şey bile değil. O nedenle benim mesafe bıraktığım gibi sen de benden uzak dur.”
Onun kelimelerini söyleyerek kızgınlıkla yanımdan ayrıldığı o an, benim bütün bir ruhumla yeniden yara bere içinde kaldığım andı…
*
Selamun Aleykum.
Selam Ve Dua ile