7. HİLE

3790 Kelimeler
Cümlesi beni durdursa da algım yavaş çalıştığından anlamam zor olmuştu. “Bana şunu bile söylettin ya…” “Mirza,” dedim afallamışlığımın verdiği bir mırıltıyla. Hıçkırıklarım boğazımdan serbest kalırken boğulurcasına bir ses çıktı dudaklarımdan. İnleyerek yere çöküp yüzüme örttüğüm ellerimle küçüldükçe küçüldüm. Üzerimdeki kaya kalkmış mıydı bilmiyorum ama göğsümün üzerindeki dikenli teller artık canımı eskisi kadar yakmıyordu. Saçma sapan ve asla anlaşılmayan sayıklamalarım arasında Mirza yere, tam karşıma çökmüş ve nihayet güçlü kollarıyla beni göğsüne yaslamıştı. “Geçecek sevgilim,” dağılmış saçlarımı okşadı, kulağımın arkasını öptü şefkatle. “Bitecek hepsi söz veriyorum.” Sol eli sırtımı sıvazlıyor, ben ağladıkça sarsılan omuzlarımı sarıyordu. “Katil değilsin. Olmayacaksın da. Buna izin vermeyeceğim, ben keseceğim o piçin nefesini.” Gözyaşlarım sicim sicim gömleğine dağılırken beni kendinden uzaklaştırmadan kucağına aldı ve yatağa götürdü. Yatağa yatırıp ellerini bedenimden ayırdığında gidecek korkusuyla kolunu tuttum. “Gitme.” Yeni gelmişti, hemen gidecek miydi? “Çok özledim, gitme.” “Gitmiyorum, pansumanını tamamlayacağım.” “Mirza,” dedim vücudumu esir alan üşümeyle titrememeye çalışırken. “Galiba yaram enfeksiyon kaptı, öleceğim.” Bana anlamını çözemediğim bir bakış attı ve pamuğa uzandı. “Ölmeyeceksin, üzgün olduğun için ateşin çıktı o kadar.” Yaranın üzerini yeniden temizledikten sonra sargı bezini üzerine yerleştirip bantla kapattı. “İzin verseydin Yağız bitirecekti,” dedim dişlerimi birbirine kenetlemiş halde titrememeye çalışırken. Yalan konuşuyordu, kesin ölecektim çünkü bu kadar üşümem normal değildi. “Yağız kim Mina?” “Yakasına yapıştığın yakışıklı çocuk.” Gözlerimi kapatıp bacaklarımı karnıma doğru çektim ve üşüyen ayaklarımı içe doğru büktüm. “Canını acıtan piçten mi bahsediyorsun?” Yani adamı kene gibi duvara yapıştırmasının nedeni canımı acıttığını düşünmesiydi. “Canımı acıtmadı aksine güldürdü. Güldüğüm için de dikişlerim acıdı.” “Benim tek gördüğüm burnunun dibinde olduğu ve senin acıyla inlediğindi.” “Kıskandım ne yapacağımı şaşırdım demiyorsun da.” Atletimi aşağı sıyırıp karnımı kapatmadan önce başparmağıyla göbeğimi sevmişti. Dalgın oniks karası gözleri üzeri kapalı yaramda dolandı ve yavaşça yüzüme tırmandı. “Gencecik adam, kaslarının da maşallahı var, yakışıklı da bir de gelmiş hem pansuman yapıyor hem yüzümü güldürüyor.” “Sen büyük çocukları seversin,” dedi kaşları hafiften çatılırken. “Yakışıklı falan da değildi. Kaslarının da bir işe yaramadığını gördük.” Üşüyen ellerimi yumruk yapıp ısıtmaya çalışırken kaşlarımı çattım esefle. “Kıskandım desen incinir misin Mirza?” O kadar çirkindim ki bu halde hiçbir erkeğin bana bakmayacağını düşünüyor olmalıydı. Kahretsin, buradan kesin çıkmalıydım. Pijamamın üzerindeki etkisini sevmemiştim. “Konu sen olduğunda ilk düşündüğüm canın Mina.” “Al işte,” dedim neredeyse bağırarak. “Beni kıskanamıyorsun! Bana yaklaşan herkes tehlikeli, zarar verebilir!” “Ateşin var, sağlıklı tepki veremiyorsun.” Ayağa kalkıp banyoya ilerlerken yatağın sağ tarafındaki komodine uzandım ve üzerindeki su bardağını sırtına fırlattım sinirle. “Ben gayet sağlıklıyım, sevgilisini kıskanmak yerine canının tehlikede olduğunu düşünen sensin!” “Yeraltı dünyasını elinde oynatan adamın oğlunu vurdun Mina!” Sırtına çarpıp yere düşerek parçalara ayrılan bardağa bakmadan bana döndüğünde yüzünden öfke ve bana karşı duyduğu hayret okunuyordu. “Gözünü bile kırpmadan seni, sana ait her şeyi silip yok edebilecek bir adamın öfkesi üzerinde. Onunla yetişmiş aynı psikopatlığa sahip oğlunun ayağına kadar gidip kendini tehlikeye attığın yetmiyormuş gibi silahımı kullanarak herifi öldürmeye çalıştın ama öldüremedin! Sana dedim, kurşun silahtan çıktıysa öldürmeli, öldürmezse esas o zaman cehennemi yaşarsın, dedim! Ben seni cehennemin içinden çıkartıp almaya çalışırken sen karşıma geçip seni kıskanmadığımı söyleyerek sinirleniyorsun ya, gerçekten inanamıyorum!” Dudaklarım cevap vermek için aralandığında fırsat vermeden devam etti konuşmaya ama bu iyi miydi kötü müydü emin değildim. Konuştukça daha çok sinirleniyordu ve haklı durumunda olan ben haksız durumuna düşüyordum. “İki hafta boyunca, uyanmadığın her gün yaşadığına şükretmekle neden uyanmadığını düşünüp isyan etmek arasında mücadele ettim. Gözlerini göremediğim, sesini duyamadığım her an ziyandaydım. Kollarımın arasına düşüp gözlerime baka baka ‘çok yoruldum’ diyerek ölümü seçtin sen! Ben o anın etkisinden çıkmaya fırsat bulamadan kendini dünyanın kralı zanneden psikopatın ayağına gittim. O lanet masasına oturdum, önünde diz çöktüm lan diz! Kanımla yemin ettim!” Elini kaldırıp yıllar önce babasının adamları tarafından açılan yarayı tersi yönde kesen uzun taze yara izini gösterdi. “Günlerdir yeni bir düzen oluşturmaya çalışıyorum, bu düzenin içinde sen nasıl rahat edersin, özgür olursun diye düşünmekten kendi kafamı sikmeme ramak kalmışken bir telefon alıyorum.” Sinirle güldü, histerik bir gülüştü ve beni biraz ürkütmüştü çünkü pek aklı başında değildi. “Eğer iki saat içinde burada olmazsam ve seni hastaneden çıkartmazsam kendi başına çıkacağını ve bundan sonra ne adını ne sesini duyabileceğimi içeren bir tehdit mesajı kapına yerleştirdiğim koruma tarafından tarafıma iletiliyor.” Adımları yatakta oturan bedenime doğru ağır ağır yol alırken gülüşü sarkastik bir tavırla büyüyor, neredeyse kahkaha atacak. “Ben seni görmediğim her gün zulüm içindeyken, senin tek tehdidine boyun eğip soluğu geride ne bıraktığımı önemsemeden burada almışken odana girdiğimde elin herifinin üzerine eğilmiş sana dokunduğunu görüyorum!” Tam karşımda durduğunda ona bakmak için başımı yukarı kaldırıp sırtımı geriye kaydırdım ama o benim adıma öne eğilmiş, kollarını iki yanımdan yatağa uzatıp beni çerçeve içine almıştı. “Üstelik görmek için delirdiğim gülüşün dudaklarında.” Titreyen bedenim üzerime doğru yaklaşmasıyla geriye düşerken Mirza hızını alamadan bacağını yatağa çıkarmıştı. “Ben seni aynalardan bile kıskanıyorum.” Dudakları yaşlarla ıslanmış soğuk yanağıma kor bıraktı, ne çirkinliğim kaldı ne acizliğim. “Ama yediremiyorum kendime, daha önemli konular varken böylesine ilkel bir duyguyu hissetmek çok saçma diyorum, diyorum ama dinletemiyorum.” “Çok özledim seni,” dedim soğuk parmaklarım sıcak yanaklarını ve sakallarını severken. “Özlem az kalır,” dedikten hemen sonra dudakları dudaklarımı esiri yaptı, büyük bir açlıkla ruhumu yudumlarcasına öpmeye başladı. Hasreti dokunuşuyla hissettirebilirdi insan, bunu Mirza’yla bizzat deneyimlemiştim. Irak’tan döndükten sonra birbirimize ilk defa dokunduğumuzda geçen zamanı dile getirmeden anlatmış, beni kendine öyle keskin bir şekilde hapsetmişti ki konuşmasına gerek kalmamıştı. Şimdi de aynı şekilde sarıp sarmalıyor, parmaklarının dokunduğu her yeri kendine eş kılıyordu. Ateşim vardı, titriyordum ama onun kollarında kordan bir alevdim. “Bir daha asla,” dedi dudakları nefes almak adına uzaklaşıp soluğun ardından dudaklarıma yeniden konarken. “Asla, pes ederek bakmasın gözlerin.” Alt dudağımı dişleriyle kendine hapsedip büyük bir yudum alarak geri çekildiğinde iniltim boğazımdan firar etmiş, ellerim ise saçlarına karışmış sertçe çekiştirmeye başlamıştı. “Ve bir daha asla,” Sağ eli belimi sarıp bedenimi kendine yaslarken bakmamasına rağmen yaralarımın nerede olduğunu biliyor ve o noktalardan uzak duruyordu. “Asla beni kendinle tehdit etme.” Oniks karası gözleri delilikle parıldarken serbest kalmış dudağımı ısırıp dilimle ıslattım. Nefesim kesik kesikti, bedenim onu istiyordu ama o daha fazlasını vermektense sadece gözlerime bakıyordu. “Çünkü ben, konu sen olduğunda düşünemiyorum.” Sol eli yüzüme çıkmış, başparmağı yanağımı usulca okşarken çenemi bulmuştu. “Hata olasılığımı arttırıyorsun ve benim hata yapmak gibi bir lüksüm yok.” “Bir daha, beni kendinden mahrum bırakma.” Elim ensesine kayarken bu sefer dudaklarımızı birleştiren bendim. Sertçe öptüm, bütün hırçınlığım ve onsuz bırakılışımla yudumladım. Saçları parmaklarımın arasından kayıp dururken hastane yatağının üzerinde tam da olmayı dilediğim pozisyondaydık. Fantezilerimden ben değil kalbim sorumluydu. “DNA eve dönmek istiyorum,” dedim bacaklarım belini sıkıca sardığında. Fantezi deyince aklıma odamızdaki jakuzi gelmişti. “Burada daha fazla kalamam, yeterince esir tutuldum.” “İstanbul şu an güvenli değil, biraz daha İzmir’de kalman gerekiyor.” Aniden durdum ve bacaklarımı belinden çözüp ellerimi omuzlarına koyarak onu kendimden uzaklaştırdım. Mesafeyi canımı sıkmayacak şekilde ayarlamıştım. “Ne zamana kadar sürecek bu? Tarık ölmediyse ben neden bu zulmü çekiyorum?” “Bihabersin belki ama bu adamlar için belli başlı kurallar vardır. Kadın bile olsan şu an onlar için tehdit algısı oluşturuyorsun çünkü Atilla Özcan’ın oğlunu öldürmeye çalıştın. Bu seni onların gözünde düşman yapıyor.” Yatakta oturur pozisyona geçtiğimde sevişmemiz yarım kaldığı için olsa gerek konunun değişimi hoşuna gitmemiş gibi sırt üstü bıraktı kendini ve gözlerini kapatıp birkaç saniye kendine gelmeyi bekledi. “Tamam, da ben senin sevgilinim, ben düşman oluyorken sen nasıl masaya oturabiliyorsun?” Utanmasam haksızlık olduğunu düşünüp sızlanarak ağlayacağım. “Aramızda bir bağ yok, evli olsaydık seni benimle bir düşünürlerdi ama sen kendi başına hareket ettin. Kurşunu sen sıktın, sorumlusu sensin.” Onu tanımasam bu cümlesinin altında, senin suçun ben karışmam, tavrı olduğunu düşünür beni yalnız bırakacağına inanırdım ama onu tanıyordum. “Kabullenmek zor ama şu an bütün güvenliğin Tarık’ın dudaklarından çıkacak olanlara bağlı.” “Nasıl ölmedi, anlamıyorum. Ben evden çıkarken,” dedim ama devamını getirmedim. Ben evden çıkarken kan içindeydi, titriyordu, ölmek üzereydi… Nasıl kurtulmuştu? Kurtulması iyi miydi yoksa kötü müydü? “Birini öldürmek sandığından daha zordur, ölümcül noktaya tek seferde ateş edememişsin hastaneye zamanında yetiştirildiği için kurtulmuş ama şu an komada.” “Peki, diğeri? Tan.” “O kafası sikilmiş deli abisinden beter, babasının bile ona saygısı yok sözünün de değeri yok anlayacağın.” “Mirza… Sırası değil biliyorum ama konuşamadık ve bilmen gerekiyor. Sahte Kaya, Tarık’mış.” Gözleri aniden açılırken başını çevirip bana yattığı yerden bir bakış attı. “O mu itiraf etti?” Yataktan kalkıp tek bacağını kırarak bana doğru döndüğünde sertçe yutkundum. “Mina… Bunları bu şekilde konuşmak istemiyorum ama aklımı kurcalayıp duruyor. Düşündükçe çıldırıyorum. Sen nasıl gittin o herife? Sana nasıl ulaştı?” “Beni aradı, atış yaptığımız gün mutfaktan dönerken aradı ve görüşmek istediğini söyledi.” Kızmasını, öfkelenip bana hayret etmesini bekledim ama yüzü ifadesizdi. Keşke mimik sergileseydi, böyle biraz ürkmeme sebep olmuştu. “Gitmeyecektim ama o an öylesine damarıma bastı ki tüm bunlar bitsin istedim. Senin için bir şey yapmak istedim çünkü sen benim için canını tehlikeye attın, Irak’a kadar gitmek zorunda kaldın. Aylardır o evde oturup bekliyordum, kendimi vasıfsız işe yaramaz hissediyordum bu yüzden gittim ama sonra… Mirza tepki vermeyecek misin?” “Sonra ne oldu?” diye sordu beni cevaplamak yerine sakin bir sesle. “Neden arabayı Çorum’da bırakıp otobüsle devam ettin?” Bu detayı nereden bildiğini sormadan saçımı kulağımın arkasına sıkıştırdım ve kurumuş dudaklarımı ıslattım. “Yolda aradı, Muğla’da buluşmak istediğini söyledi. İşkillendim, rotamı değiştirme kararı aldım. Her şeyi biliyordu, hakkımızdaki her şeyi. Hayıtbükü'nün benim için önemini, yıllardır ayak basmadığımı! Bu sadece seninle değil, benimle de ilgiliydi.” Gerisini anlattım. Otele geldikten sonra olanları, kapıyı çalanın Tan olduğunu, o zamana kadar Tarık ile bağlantı kurmadığımı ama eve girdikten sonra esas çakıl taşının Tarık olduğunu anladığımı… Sinem’in Stockholm sendromuna değindikten sonra konu esas meseleye gelmişti. İkimizi ortak paydada bağlayan, konu annelerimizdi. "Sen... sen onların kim olduğunu anladın mı?" "Zayıf çocuk, Tarık. Ölmemiş demek ki, bunu tahmin ediyordum. Diğeri kim?" "İkizin," dedim biraz korkuyla zira tepkisini tahmin edemiyordum. "İkizin değil aslında ama aynı anda doğmuşsunuz. Atilla'nın oğlu." Baktı, baktı ve baktı. Uzun bir süre tek kelime etmeden bana baktıktan sonra derin bir nefes bıraktı, tüm bunlar ona fazla gelmişti. "Ateşin var, doktoru çağıracağım. Eğer çıkabilecek durumda olduğunu söylerse iki saate güvenli bir eve gideceğiz.” Tüm bunlar ona ağır gelmişti, anlıyordum. Anlıyordum anlamasına ama kaçmasını da istemiyordum. Yine de sindirebilmesi gerekiyordu, o iki şerefsizle bağlantılı olmak kanına dokunmuş olsa gerekti. Yataktan kalktı, gömleğini düzeltip kolundaki saate baktı. “Buraları temizlemesi için birilerini yollayacağım,” dedi ve odadan çıktı. Odanın içinde savaş çıkmış gibiydi. Cam parçaları, devrilmiş tekerlekli masa ve kırılmış banyo kapısı… Oysa sadece Mirza gelmişti. Odadan çıkışı ve konuştuklarımızın daha doğrusu benim anlattıklarımın havada asılı kalışı titrememi geri getirirken yatağa geri uzanıp bacaklarımı kırarak ince pikenin altına sığındım. İzmir klasik hava sıcaklığı ile hastane odasını bile hamama benzetmişti, oysa ben titriyor pikenin altına sığınıyordum. Gözlerim üzerine kapandığında boğuk sesler duymuş, saçlarımda gezinen parmaklarla iyice mayışmıştım. Birinin kolumu tuttuğunu ve canımı acıttığını hissetmiştim. Gözlerimi yeniden açtığımda titremem gitmiş yerini terleme almıştı. Üzerimde çiçekli pijamamın üstü vardı ve saçlarım omuzlarıma yapışmıştı. Ağzımın içindeki kuruluk yüzünden dudaklarımı ıslatmak için dilimi kullanamıyordum. Su, bir bardak su veremezler miydi? Bu sefer uyuşturucu da almamıştım, su içebilirdim. “Alnına ne oldu?” diye sordu Mirza’nın sesi. Gitmemişti demek ki, gerçekten doktor çağırmış ve yanımda kalmıştı. “Sevgilin çarptı.” Levent’ti bu, neden hala gitmemişti? “Hazır Mina uyuyorken seninle konuşmak istediklerim var.” “Hayır olmasını umuyorum ama hiç sanmıyorum. Ne oldu?” “Mina… Normal değil. Biliyorum zaten özünde normal bir karaktere sahip değil ama şimdi daha tuhaf. Onun zihni farklı çalışıyor, hoşuna gitmeyen durumları unutmuş gibi yaparak devam ediyor yoluna. Savunma mekanizması gibi düşün, kendini korumak için olmamış gibi yapıyor ama bu oynadığı oyuna kendini çok kaptırıyor. Yıllarca annesi ölmemiş de kaybolmuş gibi yaptı. Bir gün öncesinde acıdan nefes alamazken ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi geri döndü, okula devam etti.” “Bu sefer ne oldu?” “Firuze’yi silmiş.” Firuze kimdi ve neden devamlı bundan bahsedip sinirlerimi bozuyordu. Mirza’nın da aklını karıştırmak zorunda mıydı? “Ne demek silmiş?” “Annesi küçükken ona Firuze diye seslenirdi, annesinden sonra ne o ne başka biri böyle seslendi. O da gitti avukat olduğu gibi ismi sildirdi. Bu sene sen vurulana kadar Firuze unutulmuş bir şekilde bekliyordu ama sen vurulduğun gece Mina onu geri getirdi. Bugün konusu açıldığında bana Firuze’nin kim olduğunu sordu.” “Yine mi unutmayı seçtiğini düşünüyorsun?” “Bunun geçmişiyle ve o evde yaşadıklarıyla bir alakası olduğunu düşünüyorum. İnsan beyni farklı bir mekanizmaya sahiptir, kendimizi korumak için travmalara bağlı hafıza kaybında buluruz çözümü. Bir şey tetikledi, kaçmak istedi bilmiyorum ama aynı şeyi yeniden yapıyor ve bu ona zarar verecek.” “İyi olmadığının farkındayım, bugün çıkacağız hastaneden. Farklı bir ortam ona iyi gelecektir.” “Farklı bir ortam değil, sen. Bunu söylemek inan kolay değil ama ona iyi gelen şey sensin. Ne yapıyorsan yap ama ondan uzaklaşma.” “İşleri yoluna koymaya çalışıyorum,” dediğinde eğer susuzluktan ve terden ölüyor olmasaydım kalkar ağzının ortasına elimin tersini geçirirdim. Sanki bahsettiği o işler hep bahaneydi, beni kendinden uzak tutmak için kullanıyordu. “Sen onu uzak tuttukça o daha da delileniyor. Eğer bir gün daha gelmeseydin soluğu İstanbul’da alabilirdi.” “Ben de bunu anlamıyorum,” dedi isyanla. “Ben her şeyi onun için yapıyorum, o güvende olsun diye ama Mina canı ne isterse onu yapıyor. Burada kalmak istemiyor mu, hiçbir şey düşünmeden çıkıp gidebiliyor. Başına ne gelecek önemsemiyor, üstelik tüm bu olanlara rağmen.” “Oğlum sen dünyanın en bencil insanını sevdiğini hala anlamadın mı? Onun için varsa yoksa kendidir, etrafındakiler umurunda olmaz.” Şimdi de ona vurmak istiyordum. Bencil değildim ben, tamam hareketlerim fazla bireyseldi grup olarak hareket etmeyi sevmiyor olabilirdim ama bu sevdiklerimi düşünmediğim anlamına gelmiyordu. Kendimce mantıklı bulduğum şeyi yapmak tercihimdi ve özgürlük benim en hassas noktamdı. Bir yerde kapana kısılmayı sevmemek suç muydu, anlamıyorum. “Bencil olabilmek isterdim,” dedi Mirza yorgun bir sesle. “Ama olamazsın, sen bencil olursan Mina’nın belayı üzerine çekmesi üç saniye sürer.” “Üç saniye mi?” dedi alayla. Kaşlarımı çatmak istedim ama mimiklerim kıpırdamıyordu. Resmen uyumamı fırsat bilip benim dedikodumu yapıyorlardı. Ayıptı bence, çok ayıptı hem de. “Salise bile sürmez.” “Yedisinde de böyleydi, yetmişinde de böyle olacak. Ben alıştım artık, sayesinde başıma gelmeyen kalmadı ama yine de şu dünyada en çok ona güvenirim. İyi gün dostunu her yerde bulursun da kötü gün dostunu kolay kolay bulamazsın. Mina bencildir belki ama en zor anında yanında olmayı da bilir, teselli etmese bile seni kendine getirecek iyi kötü bir cümlesi muhakkak olur.” İyi yanlarımı dile getiriyor olması güzeldi, sandığım kadar nankör değildi pislik. “Eskiden bu kadar değildi, annesinin ölümüyle çok değişti. Bunlar yine iyi günleri, ilk zamanlarda öyle deli davranırdı ki gerçek anlamda aklını oynattığını düşünüyordum.” “Onun yüzünden mi psikiyatriyi seçtin bölüm olarak?” Bu kanıya nereden vardığını bilmiyordum. Levent oldum olası tembeldi ve diğer bölümler ağır programlara sahipti. Oturduğu yerden araştırma yapabileceği bir bölümü seçmiş onda da yoğun programla karşılaşınca apışıp kalmıştı. “Nereden anladın, o kadar çok mu belli ediyorum?” Mirza güldüğünü belli eden bir nefes verdiğinde yüz ifadesi istemsizce zihnimde belirmişti. Ona bakmadan bile görüntüsünü resmedebilmek çok güzeldi. “İyi bir arkadaşsın Levent. Seni zerre sevmiyorum ama Mina’nın hayatında önemli bir yerin var ve ona zarar vermeyeceğini bilmek beni rahatlatan tek şey.” “Keşke aynı şeyi ben de senin için düşünebilseydim,” dedi Levent ama Mirza cevap vermedi. Birbirlerine karşı fazla dürüsttüler, bir de bana derler düşündüğün ağzında diye. Aralarındaki sessizlik uzamaya başladığında sımsıkı kapalı dudaklarımı aralayıp varla yok arası bir sesle ‘su’ dedim. Dudaklarıma götürülen bardak ve enseme yerleşerek başımı dikleştiren el sayesinde içimdeki yangın sönmeye başlamışken gözlerimi nihayet açabilmiştim. Üçüncü bardağın dibinde kalan son yudumu bırakıp elimi ‘yeter’ dercesine kaldırarak Mirza’yı durdurduğumda gözüm pijamanın kumaşına takılmıştı. “Kahretsin, beni bu halde görmemen gerekiyordu.” O gelmeden önce duş alıp yeni ve güzel pijamalarımı giyinmem gerekiyordu. En azından eşofman giyinmeliydim çünkü bu pijama gerçekten pazardan alınmıştı ve alınırken amaç beni sinirlendirmekti. Çünkü alışverişe Levent iti gitmişti, baş düşmanım. “Ne varmış halinde, anlamadım?” “Pijamam,” dedim ve örtüyü çeneme kadar çektim. “Korkunç. Ben ölsem giyinmem böyle bir şeyi de Levent iti almış işte, zevksiz.” “Yine suçlu ben oldum, gidip aldığıma şükret senin için on saat pijamam mı seçecektim.” “Sana on kere dedim ki koca bezdiren olmasın!” “Ben de dedim ki, elime ne gelirse alır çıkarım! Ne önemi varsa sanki bu da pijama değil mi?” “Senin zevkini evlenmek istediğin kızlardan biliyorum ben merak etme, şaşırtmadın yani!” “Sen evlendin mi?” Mirza’nın kaşlarını kaldırıp gerçek bir şaşkınlıkla sorduğu soru atışmamızın arasına düşerken çarşafın altından çıkmadan ve tavrımı bozmadan ona döndüm. “İki kere yeltendi, sadece biri tuttu. İlki bununla evlenecek kadar aptal değildi. İkincisi de evlenecek kadar aptaldı.” Efsun’a kızmakta haksızlık ediyordum belki de. “Bana diyen de güzelliğini kullanıp sike sürülecek aklı olmayan bir geri zekâlıyla çıktı!” “Konunun güzelliğimle alakası yoktu!” dedim yerimde diklenerek. Üzerine atlamamak için kendimle mücadele ediyordum çünkü dikişlerim bu aptal yüzünden patlamamalıydı. “Yeme beni, o çocuk sadece güzel olduğunu düşünmeseydi seninle çıkar mıydı?” Konuyu neden sevgilimin yanında açıp üsteliyordu? Alnının diğer tarafını yarmamı istiyorsa açık açık söylemesi yeterdi. “Ondan daha zeki olduğunu bilseydi koşma kaçardı.” Çünkü dışı güzel olanların için boş olur diye bir algı vardı ve ben bu algıyı tek başıma kırıp dökebiliyordum. “Yalnız ben ayrıldım Pamir’den o değil!” Pek öyle olmamıştı ama bilmesine gerek yoktu, yalandan kim ölmüştü ki? “Alanına ait olmayan bulmacayı senin çözeceğine inanmadığı için!” Ardından tartışmamızı başından beri hayretle takip eden şimdiki sevgilime döndü. “Sadece ‘yapabilirim’ deyip bulmacayı çözebilecekken hanımefendinin gururuna dokunduğu için sinirlenmesine sebep olmuştu. Bulmacayı çözüp tüm kantinin önünde çocuğu yerden yere vurdu. Üç ay Pamir’in yediği ayarı konuştu millet.” “Vuruldum ben farkında mısın?” Bunu şimdi kullanmayacaktım da ne zaman kullanacaktım? “Neden bu konuyu açıp sinirlerimi bozuyorsun?” “Üzerime gelen sensin! Vuruldum bahanesine sığınıp üste çıkmaya çalışma!” “Tamam,” dedi Mirza araya girip ikimizi daha doğrusu beni cevap vermeden durdurarak. “Yemin ederim çocuk gibisiniz, atışıp duruyorsunuz yeter!” “Senin için çocuğuzdur tabii, otuz yaşında kocaman adamsın bebek gibi geliyoruzdur kesin gözüne!” Laf yeme sırası ondaydı, çağırdığım için geldi diye affedildiğini düşünmesi hataydı. Unutmam, unutturmam. “Kulaklarını mı ağrıttık, kusura bakma.” “Zorunun tek benimle olmamasına sevindim,” dedi Levent piç bir sırıtışla Mirza’nın omzuna vurarak. “Dört gündür ben çekiyorum, hadi sana kolay gelsin.” Levent’e ters bir bakış attım ama o gülmeye devam ederek eliyle alnına dokundu ve odayı terk etti. Mirza ile baş başa kalmıştık. O bana bakıyordu, ben ise o hariç her yere. Bana olan pijama borçlarını hatırlatmanın sırası mıydı acaba? Az önce yaşlı dediğimi unutmuşsa sırası olabilirdi. Çirkinliğimi hesaba katarsak unutmazdı zira bir bakışımla onu etkileyebileceğimi sanmıyorum. Kaşları çatılmıştı, bir şey mi düşünüyordu yoksa sinirli miydi? Bana neden sinirleniyorduysa? Burada yaralı ve mağdur olan bendim sonuçta, ilgi ve şefkat görmeliydim. Azar işitecek olsaydım babamı arardım ki o bile benimle uğraşmayı bırakıp kendiişlerine dönmüştü. Bir kere görüntülü arayıp nasıl olduğumu görmüş ardından haberleri her zaman ki gibi Levent’ten almaya devam etmişti. Sanıyorum ki benden şu an baya nefret ediyordu. Kredi kartını çalıp parasını çektikten sonra kartı bankamatiğin önünde kırdığım için mi? Yoksa habersizce evden kaçıp vurularak geri döndüğüm için mi? Nefes aldığım için bile olabilirdi, sonuçta babamdan bahsediyorduk. Bana daha fazla bakmasını istemediğimden başımı diğer tarafa çevirip yan döndüm ve çulum su olmayı umursamadan çarşafa daha sıkı sarıldım. Sessizliği sürüp gidiyordu, demek ki pijamam onu da çok rahatsız etmişti. “Kay kenara,” dedi biraz zaman sonra ben bakışlarımla odanın içinde hayali uzay geçitleri açmaya çalışırken sırtımı dürterek. “Yer aç şu yaşlı adama da uzansın azıcık.” “Kocaman hastane, sen de dünya zenginisin. Git oda tut kendine.” “Olmaz,” dedi ben kaymadan yataktaki boşluğa uzanırken. “Ben bebeğimin yanında yatmak istiyorum.” Yan bir şekilde arkama yerleştiğinde kolları çoktan bedenimi göğsüne yaslamıştı. “Benim, minik, nazlı bebeğimin.” Her kelime arasında saçlarımı kokluyor, burnunu boynuma gömüyordu. “Sen baya özlemişsin beni, sağa sola sataşıp duruyorsun.” “Dalga geçme benimle,” dedim başımı hafif arkaya doğru çevirerek. “Elimi tersinde, dirseğimin hemen arkasındasın.” “Keşke Doğan’ı da getirseydim buraya, bir güzel haşlardın da azıcık kafam sakinlerdi.” “Çok mu sinirlendirdi seni?” “Onun beni sinirlendirmediği bir an bile yok ki,” alnını başıma yaslamıştı ve sesi saçlarıma gömüldüğü için boğuk çıkıyordu. “Doğduğum günden beri etrafımda ve beni delirtmek adına ultra özen gösteriyor.” “O zaman en büyük imtihanın ben değilmişim, hakkımı yeme.” “Öyle şey olur mu,” dedi sarkastik bir tavırla. “Senin yerin ayrı, onun yeri ayrı.” İçime dolan huzursuz his ve Doğan’a karşı hissettiğim öfkeyle derin bir soluk aldığımda zihnim durmuş ve saniyeler içinde gerçeği idrak etmeme sebep olmuştu. Doğan’ın Mirza’yı benden daha önce delirtmeye başlamasına takılmıştım, resmen adamı çocukluk arkadaşından kıskanıyordum. Üstelik nedeni birbirlerini sevmeleri veya yakın olmaları değildi. “Ben gerçekten iyi değilim,” dedim hayretle. “Tek imtihanın ben olmadığım için Doğan’ı kıskandım az önce.” Önce burnundan histerik bir gülüş bıraktı, ardından kıkırdadı ve son olarak dayanamamış olacak ki kahkaha attı. Kollarının arasında dönemeden başımı çevirmeye çalışırken o kahkahalarını bastırmak adına yüzünü yastığıma gömmüştü. “Dalga geçiyorsun şu an benimle! Zaten pijamalarım korkunç!” “Merak etme,” dedi kahkahaları durulurken sesinden eksilmeyen gülüşüyle. “İmtihan olma konusunda kimseyi geçemezsin.” “Bak hala dalga geçiyorsun, iyi değilim diyorum burada sana, ciddiye almıyorsun beni!” “Ah Mina,” dedi beni sinesine saklayıp sımsıkı sararken. “Her şeyi boş ver.” Sesi durgun bir nehir gibi bana doğru akarken sakinleşmeye başlamıştı. “Bütün felaketleri, tehlikeleri, karanlığı… Kıyamet bile kopacak olsa sen yanımda olduktan sonra hepsini boş verebilirim.” Ona dönmeme izin verdiğinde kapalı gözlerini açmış, oniks karalarını aşkla gözlerime çevirmişti. “Her şeyi… Hepsini… Bu bir kumar, biliyorum ama oynamaktan başka şansım yok.” “Hile yap,” dedim neden bahsettiğini anlamamış olsa bile. “Hile yaparsan kazanırsın.” “Ama hile yapmış olurum.” Bunu kendine yediremez gibi bir hali vardı. İyi ya da kötü ne olursa olsun dürüstlüğü elden bırakmamak onun için önemliydi. “Kazanacaksan bunun bir önemi olmaz, önemli olan kendini bile hile yapmadığına inandırmaktır.” Sonuçta kim kumarı hile yapmadan kazanmış ki? “İnsan hile yapmadığına kendini nasıl inandırır?” Avcumu yanağına yaslayıp başparmağımla kederli gözlerini sevdim ve üzerine kapanmasını sağladım. Uykusuzluğu kendini en uzak noktadan bile belli ediyordu. “Bir ara anlatırım,” dedim o tenim tenine işler halde uykuya dalarken.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE