Hızlıydı, neredeyse görünmüyordu ve peşinden yalnızca yüksek sesli bir bağırış getirmişti. “Ne yapıyorsun lan sen!” Minvalindeki feveran eşliğinde üzerimize gelen cisim nihayet durduğunda Yağız’ın pansumana devam eden eli havada yakalanmış ve yataktan uçmak suretiyle uzaklaşmıştı. Bir saniye… İdrak etmekte zorlanıyorum zira durumu bana açıklayacak kimse yok ama sanıyorum ki odaya giren kişi Mirza’ydı ve Yağız’ı yanımdan hızla uzaklaştırıp yakasına yapıştığı gibi duvara yapıştırmıştı. Sinek gibi hiç zorlanmadan…
“Ne hakla ona dokunursun lan sikik!” Eli boğazını tam tur sarmıştı ve yüzü o kadar kırmızıydı ki matadora doğru koşan boğa olduğunu söylemek mümkündü. Olan Yağız’a olmuştu. “Sen kimsin lan, ne işin var bu odada benim sevgilimin yanında?”
Yağız boğazındaki el olmasa belki cevap verir, durumu açıklardı ama parmakları gerdanlık misali boğazına sarılmışken konuşması mümkün değildi. Çocuğu öldürmesine saniyeler kalmıştı, gözünü bürümüş olan öfkenin ise gözümde bir hükmü yoktu çünkü onu özleyip buraya çağıran bendim ve o beni değil hemşireyi umursuyordu. Sevmediğini daha fazla belli edemezdin Mirza Kaya Acar!
“Yeter!” dedim sonunda yataktan kalkıp yanına giderek. “Öldüreceksin dur artık!” Açıkta kalmış yaramdan tentürdiyot süzülüyordu ve hava çarptıkça canım acıyordu ama yine de durmadan yanına gidip elimi elinin üzerine koydum. “Bırak adamı Kaya! Sadece pansuman yapıyordu!”
“Canını acıttı,” dedi gözlerini Yağız’dan zar zor ayırıp bana çevirerek. “Acıyla inledin, duydum!” Yeniden Yağız’a döndü ve şüpheyle süzdü kıpkırmızı olmuş yüzünü. Tutuşu neyse ki gevşemişti de adam nefes alabiliyordu. “Kimsin, kim gönderdi seni konuş!”
“Hemşireyim,” dedi Yağız nefes nefese. “Pansuman yapmak için gönderildim.”
“Ya bırak diyorum adamı bırak!” Kolunu sinirle kendime doğru çektiğimde eli az kalsın yüzüme çarpıyordu ama son anda refleksle durdurmuştu. “Mina!” dedi öfkeyle. “Uzaklaş.” Şu yaralı halimle Tanrım, daha kaç darbe daha alacağım?
“Zevkle!” dedim ve kolunu bırakıp arkamı dönerek banyoya yöneldim. Kapıdan çıksam yakalanırdım ve engellenerek odaya geri sokulmayı gururuma yediremeyeceğimden kendimi banyoya kilitlemek en mantıklısıydı. Zaten açık yarayla fazla uzaklaşamazdım, iltihap kaparsam yara çirkinleşirdi.
Kapıyı kilitleyip kapağı kapalı klozete oturdum ve içerideki seslere kulak kesildim. Boğuk bağırışlar odanın dışına taşmıştı, Mirza muhtemelen Yağız’ı yakasından tuttuğu gibi kapının önüne atmıştı. Günlerdir yüzünü görmediği sevgilisine bakmaktansa sevgilisinin yarasına pansuman yapan adamla ilgilenmek onu daha çok mutlu etmiş olmalıydı. Buraya neden gelmişti o zaman? Arasaydı da ayrıldığımızı, beni artık sevmediğini ve görmek istemediğini söyleseydi. Bizzat gelip nasıl acı çektiğimi mi görmek istemişti? Ayıp değil mi?
“Mina,” dedi birkaç dakika sonra daha sakin bir tonla. Ma ciel bile demedi, Mina dedi. “Açar mısın kapıyı, lütfen?” Kapının kulpu iki yana döndü, kilitli olduğunu bilmesine rağmen denemesi gerçekten komikti. Ayrıca aniden kibarlaşması da cabasıydı, az önce ateş püskürüp uzaklaşmamı söylüyordu. Hayırdır? “Yaran açık, mikrop kapacaksın çık dışarı hadi.”
“Çıkmayacağım. Uzaklaşmamı söyleyen sen değil misin, Kaya abimizin emirlerine itaat etmek görevimiz sonuçta.” Tarizim yerine ulaşmıştır umarım.
“Güzelim,” dediğinde dolan gözlerimin sebebi kesinlikle ona olan özlemim değildi. Sadece yaram açıktaydı ve hava aldıkça acıyordu. “Yanlış anladın beni, ben sana zarar vermemek için dedim onu.”
“Yanlış falan anlamıyorum! Beni görmek istemediğini gayet güzel belli ettin, ben de görme diye aramıza duvar çektim işte. Daha ne istiyorsun anlamadım!”
“Sadece anlayış,” dediğinde sanıyorum ki öfkemi tutan iplerim kesilmişti. “Çok yorgunum Mina, günlerdir gece gündüz demeden çalışıyorum ve sen beni adamlarım aracılığıyla tehdit ettin.”
“Şimdi suçlu ben mi oldum? Uyanıyorum, gözümü açıyorum ama sevgilim yok! Arayabileceğim, haber alabileceğim hiçbir iletişim ağı yok, bu da yetmezmiş gibi beni burada yalnız bırakmışsın, seni yanımda istedim diye kızmadan önce adamlarınla neden tehdit yolladığımı bir düşün istersen!”
“Kızmadım,” dedi aynı sakinliğini koruyarak. Ben öfkeden kudurup sinir krizi geçirmek üzereyken o nasıl ve neden bu kadar sakindi? Az önce öfkeden deliren ben miydim? “Neden kızayım sana?”
“Bilmiyorum, uzaklaşmamı isteyen sensin sen cevapla!”
“La havle!” dedi sabır dilercesine. “Ben yanlışlıkla sana zarar veririm diye korktuğumdan dedim onu, kokun burnumda tütüyorken neden uzaklaşmanı isteyeyim senden?”
“Sevmiyorsun artık beni,” dedim yaşlar yanaklarımdan süzülmeye başladığında elimin tersiyle yaramı yellerken. “Soğudun benden, unuttun! İstemiyorsun, anlıyorum.”
“Kendi kendine saçma sapan düşüncelere daldın yine, yaramıyor sana bensizlik.” Yaramıyor, bunu çok iyi bilmesine rağmen uzak kalmaya devam ediyor.
“Yalan mı?” dedim burnumu çektiğim esnada çirkefliğimle. “Günlerdir yoksun, benimle konuşmadın sesimi bile duymadın! Yetmezmiş gibi yanıma geldiğinde bile Yağız’a baktın ilk, bana değil! Özleseydin bana gelirdin ama sen bana gelmemişsin.”
Elimi yüzüme kapattım sanki ağladığımı görecekmiş gibi. Mirza’nın beni özlemediği gerçeğini dile getirmek canımı karnımdaki yaradan daha çok yakmıştı. Karşılıksız duygulardan nefret ediyordum, nefret!
“Ağlıyorsun.” Yok gülüyorum. “Sikeyim!” Yumruğunu kapıya vurdu. “Aç şu kapıyı ma ciel, hadi.”
“Açmayacağım, görmek istemiyorum suratını!”
“Ayağına kadar çağırdın, yüzünü göstermeyecek misin bana?”
“Göstermeyeceğim, hak etmiyorsun!”
Derin bir soluk verdi, sabır çektiğini düşündüm ki haklı olduğuma emindim ama zerre umurumda değildi. Beni üzmüş, sinirlendirmişti biraz delirmesinin zararı yoktu.
“Aç şu kapıyı, son kez diyorum çünkü sen açmazsan ben kıracağım!” İstediğini yapabilirdi kapıya ama dokunup pes eden ben olmayacaktım. “Bak son kez uyarıyorum, çekil kapının önünden!”
“Kapının önünde değilim geri zekâlı!” Saniyeler sürmüştü kapıyı tek hamlede kilidinden kırarak açması. Oysa hastane tuvaletlerinde hastaların güvenliği açısından kilitler çift yönlü olurdu, kırmasına gerek yoktu yani. Aklını çalıştırsa bulurdu yolunu, demek ki gerçekten kendinde değildi.
“Yemin ederim sen benim şu dünya üzerindeki en büyük imtihanımsın.” Veryansın eşliğinde banyoya girip yanıma gelirken gözlerimi hasret kaldığım gözlerinden ayırıp banyo dolabına baktım. Hastaneye göre fazla teferruatlıydı, otel odasındaymış gibi hissediyordum kendimi. “Hadi,” dedi karşımda durduğunda yere çöküp yüzlerimizi eşitleyerek. Gözlerinin yüzümde dolaştığını, gözlerimi görmek için çırpındığını biliyor yine de istediğini ona vermiyordum. “Göster o güzel gözlerini bana.”
“Hak etmiyorsun,” dedim tek omzumu silkip parmaklarımı dizime bastırarak. Hareket ettikçe yaraya tuhaf şeyler oluyordu. Şimdi şuracığa acıdan bayılacağım, o olacak.
“Ben bu gözleri görmek için neleri göze aldım bilsen, hiç kaçmazsın benden.”
“Sorun da bu ya,” dedim yılgın bir serzenişle. “Bilmiyorum, hiçbir şey bilmiyorum. Yeniden kocaman bir sır yumağına dönüştün ve beni hayatına almışken tüm bunlardan bihaber olmak korkunç! Beni hayatından çıkartmak istiyorsan direkt gel yüzüme söyle, tamam mı? Habersiz bırakıp bir aptal gibi seni beklememi isteme!”
Yumruk olmuş ellerim büyük avuçlarının içindeki yerini aldığında yaşlarım çenemden ellerimize damlıyordu. Hala yukarı sıyrılmış atletim, açıktaki yaram ve koca bezdiren korkunç pijama altımla olduğum gerçeği olmasa üzüntümü kafama takardım ama ben delireyim diye evren bütün yolları deniyordu. Kendimi gurursuz içi boş bir teneke gibi hissediyordum. İşe yarama derecem sıfırın altındaydı ve bu yetmezmiş gibi aciz bir şekilde korunmak üzere eve kapatılmıştım. Beyni olmayan aptallara ne yapılırsa şu an bana da o yapılıyordu ve ben bu yüzden delirmiş gibi sudan sebeplerle ağlıyor, onu da hayattan bezdiriyordum. Oh olsun!
“Mina, ben sen vurulduğundan beri yaşayıp yaşamadığımdan emin değilim.” Diz kapaklarımı, ardından avuçlarının arasındaki ellerimi öptü. “İnan bana her şey o kadar karışık hale geldi ki siktiğim İstanbul’undan çıkıp da yanına gelemedim.”
“Şimdi buradasın ama ne değişti?”
“Arayıp hastaneden çıkacağım diye tehdit ettin ma ciel, seni tanıyorum kafana koyduysan yaparsın ama bu sefer hiçbir şeyi riske atamayacak durumdayız.”
“O kadar mı kötü?” Sorum aramızda yankılandı ama ondan bir cevap gelmedi. “Beni bir hastane odasında tek başına tutsak edecek kadar mı kötü!”
“Tutsak değilsin, güvende olman için hepsi! İyileştiğinde başka bir yolunu bulacağım.”
Ellerimi ellerinden kurtarıp ayağa kalktım ve o kalkmaya fırsat bulamadan banyodan çıktım. Daralıyordum, nefes almak git gide zorlaşıyordu ve açtığım camların işe yaradığı da yoktu. Sağ elim karnımdaki yaranın üzerine kapandı, sol elim boynumu rahatlatmaya çalıştı ama başarılı olamadım. Nefes burnumdan giriyor, ciğerlerime ulaşamıyordu.
“Güzelim,” dediğinde patlama noktasındaydım. Hışımla ona döndüm ve çaresiz yüzündeki ‘başka yol yok’ ifadeyle çarpıştım.
“Bundan sonra hep böyle mi olacak? Hayatım boyunca bir eve kapalı halde mi yaşayacağım Mirza?”
“Amacım bunun olmamasını sağlamak! Her şeyi yoluna sokmaya çalışıyorum, sadece biraz zaman lazım.”
“Hepsi benim yüzümden!” dedim karnıma saplanan ağrı ile iki büklüm olurken. Sol elim gerdanıma çarparken panikle nefes alıp veriyor, yaşlarımdan fırsat buldukça kelimeleri serbest bırakıyordum. “Öldürdüm, onu öldürdüm. Ben yaptım, benim suçum! Her şeyi mahvettim… Kahretsin!”
“Mina,” dedi karşıma geçip kollarımı tuttuğunda. “Sakin ol, dikişlerin iyileşmedi hala.”
“Umurumda falan değil dikişler! Böyle yaşayacaksam öleyim! Keşke ölseydim, kurtarmasaydılar beni keşke!”
“Şu söylediğini kulağın duyuyor mu senin?” Yüzüne yerleşmiş hayal kırıklığı beni yerin dibine sokmuş olsa da kapana sıkışmışlık hissi yüzünden mideme saplanan sancıyı hissetmemiş gibi yapamadım. Elim karnımda iki büklüm olmamak için mücadele ederken yorgun, tükenmiş bir nefes bıraktım dudaklarımdan.
“Gitmek istiyorum, buradan gitmek istiyorum! Seni istiyorum, benden uzakta olmanı değil.” Gelmişti, yanımdaydı ama hala sarılmamıştı. Uzakta duruyordu, bana dokunmuyordu. “Beni artık sevmiyorsun, biliyorum. Elim kan içinde çünkü benim. Ben birini öldürdüm, senin olmamdan korktuğun kişi oldum.”
“Öldürmedin,” dedi gözlerini kapatıp derin bir soluk alırken. “Keşke öldürmüş olsaydın ama ölmedi piç herif.” Cümlesi beni durdursa da algım yavaş çalıştığından anlamam zor olmuştu. “Bana şunu bile söylettin ya…”