16.09.2018
Mina
Ölümün kanlı nefesi ensende.
Uyan artık Firuze.
Uyan ve gör gerçekleri.
Unutup gömdüklerinin ve yerine koyduğun sahte anıların farkına var.
Ölmüş bedeninin avuçlarında frezya yaprakları, hepsi çürük.
Gökte kuşların kanatları, suretinde gözyaşları. Anneannen sesleniyor, dalgalar boyunu aşıyor artık daha fazla ilerleme yoksa boğulacaksın.
Gerçeklerin altında kalıp boğularak can çekişmemişsin gibi.
Uyan artık Mina, bırak Firuze kalsın kendi kara bahtının bataklığında. Sen dön eski pervasız günlerine. Bu karanlık senin karanlığın, senin gücün Firuze’nin acılarına yetmez.
Bırak küçük yaşında bedenin yaralar içinde kalmasın, ruhunu her şeyi unutmak isteyeceğin kadar kirletmesinler. Bırak annen o arabayla tatile gitmiş ve kaybolmuş olarak kalsın, gözyaşların hiç akmasın elinde o kanlı leke ile uçurumun ucundan bırakma kendini. Firuze kalsın Hayıtbükü’nün serin sularında, Mina ile devam et yoluna.
Mina’nın hayatında Mirza var.
Firuze’nin elleri kanlı. Onun üzerine ölümün gölgesi düştü, bir daha gülmez yüzü.
*
İnsanın bedeni kurşun yarası aldığında sandığımdan daha ağır bir tepki veriyormuş. Mesela günlerce süren ama sanki yıllarmış gibi gelen bir uykunun kollarından uyanıyor ve gözlerini açtığı anda karşılaştığı gün ışığı yüzünden korkunç bir baş ağırsı çekiyormuş.
Yarayı alan bir bölge olmasına rağmen bütün beden iflas edebiliyormuş.
Bana olan neydi bilmiyorum ama iflas ettiğime emindim.
En dibe ani bir iniş gerçekleştirmiştim, düşüşüm Mirza’nın oniks karası gözlerineydi ve kaybettiğim kanla birlikte tamamen kaybolmuştum. Annemin katilini öldürmüştüm, muhtemelen. Ben bir katildim. Mirza’nın hiç tanışmadığı, yıllar önce annesi tarafından terk edildiği için bütün dünyaya nefret besleyerek büyümüş psikopat abisini öldürmüştüm. Onunla aynı anda annesinin karnından çıkan ama başka bir babaya sahip olan diğer kardeşinden kaçarken Mirza’ya doğrultulmuş bir silahın önüne geçmiş, kurtulduğumu düşünen sevgilimin gözleri önünde iki kurşun yemiştim.
Biri Tan Özcan’ın silahından, diğeri Ünsal’ın silahından. İntikam ve ihanet, iki ayrı noktadan birleşmiş ve beni can evimden vurmuştu. Ölmek zor değildi, zor olan sevdiğinin gözleri önünde çırpınmak ve sona doğru yürümekti.
İyi ama ben ölmemiştim. Ölmemiş, gözlerimi kapadığım gibi korkunç bir kâbusun içine dalmıştım. Keşke ölseydim dediğim bir karanlıktı ve içimdeki o korkunç ses iteklemeseydi uyanmak çok uzaktı.
“Heh, uyanmışsın.”
Uyanmıştım. Ben gözlerimi açalı dört gün oluyordu ve dört gündür İzmir’deki hastanenin en üst katındaki VİP odanın penceresinden manzarayı seyrediyordum. İlk gün yataktan kalkacak gücü bulamamıştım zira bütün bedenim acı içindeydi. Sonraki günlerde ise hemşireler ve Levent’in ısrarlarıyla ayağa kalkmış, kısıtlı alanda küçük adımlar atmaya başlamıştım.
“Hadi, gel yemek ye.”
“Levent…” Sakinleşmek için birkaç saniye bekledim zira her an yüzüne karşı patlayabilirdim. Ne zaman kapıma gelse, ben haber verecek zannederken o yemek yemekten, film izlemekten falan bahsediyordu. Resmen kaçıyordu, kaçıyordu çünkü Mirza ortada yoktu ve o bana açıklama yapamıyordu. Nasıl yapsındı, Mirza’nın işlerini o bilmezdi ki. Sadece Kaya olduğunu biliyordu, her şeyin arkasında yatan tehlikelerden bihaberdi.
“Eğer bir kere daha ağzını açıp bana yemek ye dersen yemin ediyorum o tepsiyi kafana geçiririm, ne yemek yiyebilirsin ne konuşabilirsin!”
Sürüklediği tekerlekli masayı bırakıp yılgın bir halde yüzünü sıvazladığında onunda bu durumda olmaktan mutlu olmadığını anlamak mümkün olsa da sinirlenmek dışında yapabildiğim bir şey yoktu. Elim kolum bağlı yeterince kalmıştım ve şimdi bir hastane odasına kelimenin tam anlamıyla hapsedilmiştim. Nedenini anlayabilsem bile ruhum hiçbir şekilde bu durumu kabullenemiyordu. Bir kere Mirza’yı deli gibi özlemiştim, uyandığım andan beri değil yüzünü görmek sesini dahi duyamamıştım. Hasret bizim aramızda bundan sonra hep olacaktı, tamam ama ben buna nasıl katlanacaktım? Uzakta olmasına da tamamdım artık ama hiçbir açıklama yapılmaması, aklıma en kötü senaryoları getiriyordu ki en kötü senaryo zaten gerçekleşmişti. Ben Atilla Özcan’ın oğlunu öldürmüştüm.
Mirza’nın bu cinayetin sonuçlarıyla uğraştığını anlamak zor değildi. Zor olan ne olduğunu bilmeden beklemekti. Şu odadan çıkmama izin verseler, bir yolunu bulup bulacağım onu ama her yer Kaya’nın adamları tarafından esir alınmış durumda. Nefes almak için cam açsam ‘bir sorun mu var yenge’ diyerek bir kafa içeri dalıyor. Kendimi öldürmemden mi korkuyorlar, anlamadım.
“Bu durum benim de hoşuma gitmiyor tamam mı, herhalde son istediğim şey seninle buradan tüm gün tıkınıp durmak!”
“O zaman bana bir telefon ver ya da şu lanet odadan çıkmamı sağla!”
“İyileşmedin hala! Bedeninde iki delik var, nereye gideceksin?” Bahsettiği deliklerden biri sırtımda diğeri karın boşluğumdaydı ve yaralar uyuduğum süre içinde kapanmaya başlamıştı. İç hasar da doktora göre iyiye gidiyordu o zaman sorun neydi?
“İyileştim ben, esas burada durdukça daha beter oluyorum.” Üzerimdeki penye pijamanın üzerindeki çiçekler tarafından boğazlanmışım gibi yakamı çekiştirdim. Şu desen ve kumaş yüzünden bile kriz geçirebilirdim. Resmen koca bezdiren pijaması giyiniyordum, oysa ona kırk kere desensiz olsun demiştim.
“Senin derdini biliyorum ben, o sevgilin olacak herifi merak ediyorsun ama bil isterim ki tüm bunlar onun yüzünden geldi başına.”
“Benimle dalga mı geçiyorsun sen?” Yüzüme düşen saçları kulaklarımın arkasına sıkıştırıp ona doğru yürüdüm. “Hiçbir şey onun yüzünden değil, ne yaptıysam ben yaptım hür irademle!”
“Senin hür iraden yok artık Mina, bunu şu güzel kafana bir sok. Sen dokuz aydır mantık denilen olgudan uzaksın! Tutturmuşsun bir Mirza diye, takıntın yapmışsın peşinden düşmediğin bok çukuru kalmadı! Kaçırıldın, uyuşturucu kullandın, adam ortadan kayboldu diye aklını kaçırdın lan sen! Bu da yetmedi kendi ellerinle sevgilinin adını kullanan bir psikopatın evine kadar gittin, kendini teslim ettin! Ölüme yürüdün lan sen, ölüme!”
“Levent, YETER!”
“Doğruları söylediğim için yeter tabii, sana ne kadar mantıklı davrandığını söylesem arsız gibi kendini tebrik edersin! Lan o adam vuruldu, sen bebek düşürdün acıdan acıya geçiş yaptın bir damla yaş akıtmadın kendine o herife ağladığın kadar!”
“Kes artık! Dinlemek istemiyorum seni!”
Bağırmaktan kıpkırmızı olmuş suratıyla bana doğru yürüdü. Sakinleşmeye çalışıyordu, bunu görebiliyordum çünkü ne zaman kendine hakim olmak istese bileğindeki bileklikleri döndürür durur.
“İstemiyorsun ama dinleyeceksin çünkü bak, bak etrafına ve gör. Yanında benden başkası yok, herkes bir köşede biz yine seninleyiz ve sen paramparçasın. Mina, bu adam sana iyi gelmedi. Sen yıllar üstüne Firuze’yi uyandırdın.”
Kaşlarım söylediği ile çatıldı, anlam veremedim kelimelerine. Firuze kimdi? Ben neden uyandırmıştım onu?
“İyice saçmalıyorsun artık, Firuze kim? Neden her şeyi benden biliyorsun anlamıyorum!”
“Ne demek Firuze kim,” dedi bana inanamıyormuş gibi gözlerini kocaman açıp elleriyle beni gösterirken. “Sensin Firuze, Firuze Mina Tokel. Annen verdi bu ismi sana, sen sildirdin nüfustan sonra yıllar üstüne çıkarttın ya!”
“Saçmalıyorsun iyice,” saçmalıyordu çünkü ben hiçbir zaman Firuze olmamıştım. Ben Mina’ydım. Mina, sadece Mina. Firuze’yi tanımıyordum. “Firuze falan yok benim ismimde, hiç olmadı!”
“Tanrım, çıldıracağım gerçekten!” Yüzünü sıvazladı, ensesinde topladığı uzun saçlarını karıştırdı ve küfrederek bana baktı yeniden. “Nasıl bir oyun oynuyorsun, bu sefer kendini nasıl kandırdın bilmiyorum ama iyi değilsin! Hiç değilsin hem de! Yardım alman gerekiyor artık, böyle devam edemezsin!”
“Benim yardıma falan ihtiyacım yok!” Çığlığımın nedeni üzerime gelişiydi. Zaten bir odanın içinde tutsaktım, şimdi Levent’te saçma savları ve hasta olduğumu bağıran gözleriyle üzerime geliyordu ve dayanamıyordum. Buradan kurtulmalıydım. “Bana deliymişim gibi bakmaktan vazgeç! Beni bir odaya kapattığınız yetmiyor bir de gelmiş iyi olmadığımı söylüyorsun! Firuze diye sahte isimler uydurup aklımı daha çok karıştırmayı amaçlıyorsan yanılıyorsun, ben sadece sevdiğim adamı görmek istiyorum çünkü endişeleniyorum!”
“Aptal,” dedi yüzünü buruşturup tükürürcesine. “Tüm bunların nedeni onun için endişelenmen zaten. Onun için endişeleneceğine kendin için endişelensen şimdi burada değil İstanbul’daydık.”
Lüks hastane odasının cam kenarında duran televizyon kumandasını elime alıp hiç düşünmeden kafasına fırlattığımda kaçmaya fırsat bulamadığından saniyeler içinde alnı kumandanın sivri köşesinden aldığı darbeyle kanamaya başlamıştı. Acıyla inleyen Levent kanayan alnını eliyle tuttu, küfrederek arkasını döndüğünde bu durumda bile beni düşünüyor olması içimdeki öfkeyi arttırdı.
“Düşünme beni! Defol git, işin yok senin hasta insanlarla, zaten neden arkadaşsın ki benimle, anca acı ve sıkıntı veriyorum sana! Dönme arkanı, göster bana nasıl kanattım kafanı göster! Acıma bana, siktir git! Bunca zaman sırf acıdığın için yanımdaydın bilmiyorum sanki! Sen de git, yalnız bırakın beni kimseye ihtiyacım yok benim! Hasta diyorsun, yaklaşma işte bulaşmasın sana da defol!”
“Lan… Lan ciddi söveceğim şimdi sana bak! İki dakika sus zaten şurada sarsıntı geçiriyorum!”
“Defol dedim ya! Defol git! Görmek istemiyorum seni!”
“Bak giderim ama!” İşaret parmağını bana doğrultarak döndüğünde dişlerim birbirine kenetlenmişti. Öfkeden titriyordum, biçareliğin vücut bulmuş haliydim ama bir şekilde kanlı eline de, alnına da bakmayı başarıyordum.
“Git, siktir git! Yıllardır git diyorum sana, kalman hata!” Çünkü ben yıkarım, parçalarım, mahvederim. Ben kılavuz kargayım, üzümü karartan üzümüm, şaşı kaldıran körüm, rezil ederim vezirlik bırakmam.
“İyi, gidiyorum! Ne halin varsa gör!”
Arkasını dönüp odadan çıkması saniyeler sürmüştü. Kapı arkasından kapanırken elimin tersiyle yanaklarımı kuruladım ve yere düşüp paramparça olmuş kumandaya baktım. Burada daha fazla kalmayacaktım. Dört gün beklemek için yeteri bir süreydi ve ben son yirmi beş yılımı bekleyerek geçirdiğimden bir saniyesine daha tahammülüm kalmamıştı.
“Yenge nereye?”
“Gidiyorum.” Sorunun cevabı bu değildi ama umurumda olduğu da söylenemezdi.
“Mina yenge, olmaz. Kaya abinin kesin emri, hastaneden çıkamazsın. Tehlikeli.”
“Kaya abin bir emir verdiyse size verdi, bana hiçbir şey söylemedi ki zira ben uyandığımdan beri iletişime geçtiğimizi de hatırlamıyorum. Yani bir derdi varsa gelir söyler, beni ilgilendirmiyor!”
“Yenge yapma, bizi de yakarsın kendini düşünmüyorsan bizi düşün. Hepimizi doğduğumuza pişman eder.”
Açıkçası son düşüneceğim şey kapımda bekleyen korumaların Kaya’dan görecekleri azaptı. Uzun boylu, takım elbiseli adama boş bir bakış atıp yanından geçtim ama ben koridora çıktığım anda kolumu tutma gafletine düştü. Tuttuğu kolumu elinin içinde döndürüp bileğini kavradım ve ani bir hamleyle geriye kırdım. “Yerinde olsam bana dokunmazdım zira Kaya abinizden önce doğduğunuza pişman olursunuz!”
“Yenge yapma kurbanın olayım,” dediğinde adamın yüzünde gördüğüm çaresiz ifade hoşuma gitmemişti. Benim yüzümdendi ve buna hakkım yoktu. O da yalnızca işini yapıyordu ve sırf ben inat edip dışarı çıktım diye başı derde girebilirdi. Koskocaman adamı karşımda yalvartmak vicdanımı şaşırtıcı derecede etkilemiş olsa gerek bileğini bıraktım ve kollarımı göğsümde birleştirdim. “Telefonunu çıkart,” dedi yüz ifademi bozmadan.
“Anlamadım yenge?”
“Anlamayacak ne var bunda, telefonunu çıkart ve abini ara.”
“Ama,” diyerek karşı çıkacağı esnada sağ elimi kaldırıp engelledim onu. “İtiraz edeceksen hiç düşünmem çeker giderim. Dediğimi yap ki sakince odaya döneyim.”
“Kaya abi önemli bir sorun yoksa aramamamızı emretti yenge.”
“Peki, söyler misin bana onu aramanızı sağlayacak önemli durum nedir?”
“Canının tehlikesi yenge.” Yani Mirza şu an öyle bir durumdaydı ki benim başıma ölümcül bir şey gelmediği müddetçe çıkıp gelemezdi. Öyle ki telefonları bile yalnızca acil durumlar için kısıtlamıştı.
“İyi,” dedim istifimi bozmadan. “Ara abini, söyle. Eğer iki saat içinde burada olmaz ve beni bu hastaneden çıkartmazsa kendim çıkacağım ve bundan sonra ne adımı duyacak ne sesimi.” Bu lafın üzerine gelmezse beni tamamen sildiği konusunda hemfikir olacaktım. “Bu yeteri kadar acil mi?”
“Ben… Ben bunu söyleyemem yenge. Sen direkt kafama sık en iyisi.”
“Orası senin bileceğin iş, iki saatin var ve süren başladı. Eğer iki saat sonra Kaya bu odada olmazsa gerisi senin ve onun bileceği iş. Beni hiç alakadar etmez.”
Odaya geri döndüğümde adamın arkamdan işine ve dahası bana sövdüğüne emindim. Ağrıyan bedenimle kendimi tek kişilik yatağa bıraktım, bacaklarımı kırıp yan döndüm ve gözlerimi büyük odanın uzaktaki duvarına diktim. Ne telefon, ne başka bir şey. Sadece televizyon vardı, onun da kumandasını Levent’in kafasında kırmıştım. Kendimi öyle değersiz ve işe yaramaz hissediyordum ki biri gelip üzerime bassa ‘ne yaptın’ demezdim. Yalnız bırakılmıştım, bir kenara atılmıştım. Ben Mirza vurulduğunda canımdan can vermişken o benden uzakta durabiliyor, yanıma gelmekten kaçınıyordu.
Aramıza giren ilk uçurum buydu, el ele diktiğimiz duvar çatlamaya başlamıştı ve ben yıkıntının altında kalmaktan korkuyordum. Artık beni sevmiyor bile olabilirdi. Abisini ve kardeşini öldürmüştüm sonuçta, değil mi?
Sorularım kendi içimde bile cevap bulamazken sessizlik yüzünden delirmem olasıydı. Burada, İzmir’de bir hastane odasında kendi kendime can verecektim.
Odanın kapısı çaldığında kapının önündeki korumaya verdiğim iki saatin dolduğunu ve nihayet Mirza’nın geldiğini sandığımdan yattığım yerden hızla kalkmıştım ama gelen Mirza değildi, zaten henüz sadece bir saat olmuştu.
“Günaydın Mina Hanım, pansumanınız için gelmiştim. Lütfen uzanır mısınız?”
Gelen benim için özel oluşturulmuş ekibin hemşiresiydi. Benimle aynı yaşta görünen adam elindeki tepsiyle içeri girip kapıyı kapattığında çatık kaşlarımla yüzüne bakıyordum. “Pansuman yaptırmayacağım.”
“Bu sizin inisiyatifinize bağlı değil,” dedi hemşire gülerek. Güldüğü zaman yüzünde hayali çizgiler oluşuyordu ve bu şaşırtıcı derecede sempatik görünmesini sağlıyordu. Yakışıklı bir adamdı, hastanedeki kadınların çoğunu kendine âşık ettiğine emindim ama maalesef ben de bu cazibe işe yaramıyordu. Benim sevdiğim ve ilgimi çeken tek bir adam vardı o da benden uzaktaydı. “Pansumanınızı yapmazsak yaralarınız iltihap kapabilir.”
“Kapsın, vurularak ölmedim böyle ölürüm ben de.” Mirza’da kıymetimi anlar böylece. Belki de bir sevgilisi olduğunu unutmuştur. En son normal bir gün geçirdiğimiz günün üzerinden aylar geçmişti, unutması normaldi.
“Öyle ölmezsiniz ama sürüneceğiniz kesin. Üstelik yaralarınızın izi geçmez.”
Tamam, bu dikkatimi çekmişti zira izleri sevmiyordum. Bedenim güzeldi ve karnımda iki dikiş iziyle yaşamaktansa gururumdan ödün verebilirdim.
“Doktor estetik dikiş yaptıklarını, iz kalmayacağını söyledi.” Gözlerimi kısıp işaret parmağımı hemşireye çevirdiğimde yaka kartından ismini de okumuştum. Yağız’dı adı. Yağız, tam bir genç kızların sevgilisi. Hiç mafya olabilecek bir görüntüsü yok, kendi halinde çapkınlıklarıyla yaşayıp duruyordur kesin. “Beni kandıramazsınız.”
“Dikkatinizden kaçmamış,” dedi Yağız tepsiyi tekerlekli masaya koyup yatağın yanına sürüklerken. İnatla oturmaya devam ettiğimden işinin kolay olmayacağını anlamış malzemelere yeltenmemişti. “Ama bu pansumanın önemli olmadığı anlamına gelmiyor. Yeni iyileşmeye başladınız, yaralarınızın iyi bakılması gerekiyor.”
“Bence senin kendine yeni bir hasta bulman gerekiyor, tekin değil bu oda. Fark etmedin mi?”
“Ben bir tehlike göremedim,” dedi etrafına bakıp yeniden gülümseyerek. “Sadece siz varsınız.” Bence ben, tehlike tanımı için yeterdim ama o henüz bunu anlayabilecek kadar tanımıyordu beni. Genelde pansumanı başka bir kız yapıyordu, Yağız sadece yanında geliyordu.
“Kapıdaki korumaları da mı görmedin? Tehlikeli olmayan biri için bu kadar korumaya neden ihtiyaç duyulur?”
“İçeridekini korumak için olabilir,” dedi Yağız kollarını göğsünde bağlayıp kaslarını şişirerek. Hastanede çalışırken bu kadar kası nasıl yapabilmişti merak etmiştim şahsen. Mirza’nın da kasları vardı mesela. Göze batan hayvani kaslar değildi ama güçlü olduğu belliydi ve uzun boyuna yakışıyordu.
“İçeridekini dışarıdakilerden korumak için olamaz mı?” dedim haklı olduğu gerçeğini göz ardı ederek. Bakışlarım odanın kapısından yüzüne döndüğünde gayet ciddiydim. “Ben birini öldürdüm.” İtiraf dilimden döküldüğünde ruhumu dik tutmaya çalışan ipler kesilmiş ve üzerime korkunç büyüklükteki kayalar yıkılıvermişti. Rahatlamamıştım, aksine bu itiraf canımı yakmıştı çünkü bu odaya hapsedilmemin sebebi buydu. Ellerimi kana bulamam, bir adamı gözümü bile kırpmadan öldürmem. Akbaba sembolünün işlendiği silah Mirza’nın korktuğu gibi elimde patlamış ve beni geri dönemeyeceğim bir yolun içine almıştı. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı, değişimler beni oldum olası geriyorken bu değişim yüzünden aklımı kaçırmama ramak kalmıştı. Belki de kaçırmışımdır.
Kendi kendimi tasdikleyişim ciddiyetime karşı ciddi kalmaya çalışan Yağız’ın sesiyle dağıldı. Kendi içimde yapayalnız kaldığım yetmezmiş gibi dikkatim dağılıp duruyordu.
“Gözlerinize bakma gafletine düşen şanslı adam kimdi?” diye sordu sanki bu dediğim dünyanın en saçma şeyiymiş gibi doğruluğunu reddederek. Dalga geçtiğimi zannediyordu, gözünü korkutmak için söylenmiş bir yalan gibi gelmişti ona ama gerçekti işte. “Yerinde olsaydım ben de şuracığa bırakırdım canımı.”
Gözlerime ettiği iltifat ilgi görmeyi seven yanımı uyandırmıştı. Dikleştirdiğim yatağın sırt kısmına yaslanıp kollarımı karnıma doladım. “Gözlerimi değil, gülümsememi gördü.”
“Onu bilemeyeceğim, henüz hiç rastlamadım.”
Dudaklarım istemsizce kıvrıldığında Yağız çapkın bir edayla kalbini tutmuş ve başını öne eğmişti. “Şimdi anladım!” dedi abartılı bir ifadeyle. “Ölmek az olmuş.”
Bacaklarımı öne uzatıp daha rahat bir ifadeyle güldüğümde kollarım artık karnıma sarılı değildi. “Sizin hastalarınızla seviyeli olmanız gerekmiyor mu? Fazla laubalisin.”
“Nabza göre şerbet diyelim,” dedi ve tepsiyi gösterdi. “Pansumana başlayalım mı?”
Yüzüne dik dik baktım ve pes edip gitmesini bekledim ama pes eden ben olmuştum. İz kalsın istemiyordum, ihtimal bile olsa bedenimin güzelliği önemliydi. Penye pijamanın düğmelerini açıp üzerimden çıkarttım ve içimdeki siyah atleti göğsüme kadar sıyırıp uzandım. Geniş bandajı dikkatle yerinden çıkartıp tentürdiyot sürdüğü pamukla yarayı dikkatle temizlerken bakışlarım tavandaydı. Bakmayacaktım, bakarsam hatırlardım ve ben şu an hatırlamak istemiyordum. Unutmak en iyisiydi, her zaman öyle olmuştu.
“Sevgilin var mı?” diye sordum tüm ciddiyetiyle dikişlerin üzerini temizlerken gerginliğimi almak adına.
“Neden, beni de maktullerin arasına göndermeyi mi düşünüyorsun?”
“Senden daha iyisini buldum ben, sen benden daha iyisini bulabilir misin mesele o.”
Pamuğu havada durdurup başını çevirmeden gözlerini yüzüme çevirdi. “İnsanın en tehlikelisi potansiyelinin farkında olanlarıdır.”
“Potansiyelinin farkında olduğunu düşünürsek senin de benden aşağı kalır yanın yok Yağız.” Yakışıklıydı ve bunun verdiği özgüvenle dağa taşa yürüyebilme potansiyeli taşıyordu. Herkesle konuşabilir, ilgiyi üzerine çekebilirdi. “Söylesene, şu an aynı anda kaç kızla konuşuyorsun?”
“Şimdi de kıskançlığa mı başladın?” Sahte hayretiyle kaşları alnına kalkarken gülerek işine devam etti. “İnsaf be kadın!”
Güldüm, gülünce karnım da benimle birlikte hareketlendi ve dikişlerim korkunç bir şekilde sızladı. Gülüşüme karışan acıyla inlerken Yağız temiz pamuğu yarama bastırıyordu. “Özür dilerim,” dedi gülerken ama ben cevap veremeden odanın kapısı açıldı ve içeri bir cisim girdi.