Mihra : Beyaz Işık
Aşk hiç beklenmeyen bir yerden gelince …Aklın sınırlarını kalp zorladı …
Her şey, sabah uyandığımda onu yatağımda bulmamla başladı. Çaresiz bir aşkla sevdiğim adama sonunda kavuştum sanarken onun kuzeni ile yatmıştım.
Durun oraya geleceğiz…Elbette onu bir sabah öylece yatağımda bulmadım. Hikayemiz bir çiftlik evinde başladı.
O gün onu gördüğümde, geçmişimi unutturacak bir adam olduğunu bilemezdim. O alaycı gözlerle beni süzüyordu. Temizlik yaparken kullandığım al yazma, altındaki çiçekli eteği gülünç bulmuş olmalıydı. Oysa kendi çiftliğimizi temizlemekle meşguldüm sadece. Nereden bilebilirdik ki hakkımızda evlilik hükmü verilmiş kişilerle karşı karşıya bulunduğumuzu.
…
İşte baştan başlıyoruz…Kendimi tanıtayım…
Ben Mihra… Anlamı ışık. Dışarıdan sakin, içten içe yakan; bağırmayan ama kül eden… Masum görünen ama karşı konulamaz, tıpkı bir beyaz alev gibi… Ama ismimin aksine içim kapkaranlıktı.
Köyde çok mutlu bir hayatım varken yerimden koparıldım…
Keşke başka bir babanın kızı olsaydım.Ancak ne yazık ki kuyumcuların şahı Kahtalı Fergan Ağa’nın kızıydım. Ağa dediğime bakmayın; o kendini sonradan zorla ağa konumuna getirmişti. . Eskiden küçük bir çiftçi iken, tarlasında çıkan altınlarla bir anda çok zengin bir adama dönüşmüştü. Ancak sonradan görme olduğunu bu zenginlik asla bastıramamıştı.
Ailem, hayatımıza yıldırım hızıyla gelen zenginlikle çok hızlı şekilde farklı bir hayata geçiş yapmıştı. Önce kutu gibi evimizden, geniş avlusu olan, oda sayısını sayamadığım büyük bir konağa geçmiştik. Hizmetçiler… Aşçılar… Şoförler… Üç kişilik dünyamız kalabalıklaşmıştı.
Kahtalı züğürt Fergan’dan, Fergan Ağa’ya evrilmişti unvanı. Biz de nasiplenmiştik.
Paranın verdiği kuru özgüven babamı çok farklı bir adama dönüştürmüştü. Ne yazık ki babamın soğuk ilgisi, annemin ise beni gerçeklerden korumak isterken kendini unutan hâliyle geçmeye başlamıştı günlerim. Dışarıdan lüks görünen bu hayat, içimde yıkık dökük bir harabeydi.
Ben buraya gelmeyi hiç istememiştim. Elbet içimde gizli saklı taşıdığım bir nedeni vardı. Omuzlarıma küçük yaşta yüklediğim bir ağırlık…
Taşınmadan önce yaşadığımız köyde genç bir delikanlı vardı. Lisede son sınıftaydı. Bense birinci sınıftaydım. O sıralardayken gönlüm kaymıştı. Önceleri çocukça bir duygu sanmıştım. Ama seneler geçtikçe içimde büyüyordu. Fatih, diğerlerine göre çok daha ağırbaşlı ve olgun davranışlara sahipti. Okulun ağır abisiydi. Tüm kızlar ona hayrandı desek yanlış olmazdı. O, okuldan kimseyle çıkmazdı. Üniversiteli kızlarla görüşürdü.
Aklımca bir gün onunla evleneceğimin hayaliyle yanıp tutuşuyordum. O çocuk beş sene önce ailesi tarafından okuması için şehre, teyzesinin yanına gönderilmişti. O vakit içim yanmıştı da kimselere söyleyememiştim. Yazları bile yolunu gözler olmuştum. Ama ailesi onun yanına giderdi. Beş sene boyunca bir kere bile köye ayak basmamıştı.
Veteriner çıkmış… Öyle dediler. Annesi öve öve bitiremiyor… Tüm köye oğlunun başarısını anlatıp duruyordu.
Yakın bir zamanda da geri döneceklerini duymuştum. Sonunda onu görecek olmanın verdiği heyecanla gecelerim uykusuz geçiyordu. Ama felaketim yaklaşıyordu.
Tam hasretliğim bitecek derken oradan ayrılmıştık. Diyarbakır’ın küçük bir köyünden, Suriçi denilen yere gelmiştik. Kalbim bir ateşle kavrulmuştu ama bir damla su serpecek kimsem yoktu.
Bir yolunu bulup en azından uzaktan yüzünü görmeyi istiyordum. Anneme “Köye gidelim, mahallemizi özledim.” diye tutturdum. Artık lise bitmiş, üniversite sınav sonuçlarının açıklanmasını bekliyordum. Sınavım iyi geçtiği için aileme karşı yüzüm vardı. Annem zaten köyü kendisi de çok özlediği için hemen kabul etmişti. Akşam da babamla konuşacaktık.
O günün akşamı tanıdığım dünyam tamamen yabancı bir hâl aldı. En azından eve gelince başımı okşayan babam, o gün kibrit çaksak yanacak kadar çok içmişti. Kendi yavrusunu tanıyamayacak hâldeydi. Ayakta durmaya bile mecali yoktu.
İlk kez korkmuştum ondan. Sanki babam değil, karanlık bir gölge girmişti evimize. Bir yabancıya bakıyordum. Kolunun altındaki yarı çıplak kadın, yüksek şuh kahkahalar atıyordu. O iğrenç baygın bakışlar dün gibi aklımda.
Annem bu kez susmadı. Kendini yere attı. Saçındaki yazmayı alıp yere çaldı.
“Fergan! Boyun evrilsin! Bu kadınları çatımızın altına sokacak kadar mı gözün döndü! Lise çağındaki kızından da mı utanmazsın!”
Feryatları içimi dağlıyordu. İlk kez o gün tanıştım gerçek acıyla. Annemin gözyaşları benim yüreğime akıyordu sanki. Yanına çöktüm. Ben de sessizce ağlamaya başladım. O güne kadar güçlü durmaya çalışsa da gözü hep yaşlıydı. Bakışları hep penceredeydi. Kendi için değil, benim babasız büyümemem için susuyordu. Ancak bu kez artık susma vakti değildi.
Babam, ahlaksızlığın sınırlarını zorlayarak kadını da alıp yatak odasına kapanmıştı. Annemle sabaha kadar benim küçük yatağımda birbirimize sarılarak uyuduk. Daha doğrusu ben uyumuştum. Annem sabaha kadar kafasında kurmuştu. Artık her şeyi gözümle görmüş, tanık olmuştum. Eskisi gibi saklayamazdı.
Bir karar aldı. Benim kaderimi eliyle yapıp sonra köyüne geri döndü. Yaptığı tahtımdı ama bahtım için aynı şey söylenemezdi.
Beni apar topar yurt dışına göndermek istedi annem. Babama göre fark etmezdi, “Tamam.” dedi. Babamdan sadece tek bir şey istedi: Elini üstümden çekmemesini söyledi. Boşanırken ne bir nafaka ne bir tazminat aldı. Babam sonraları ne kadar ısrar etse de, “Kızıma iyi bak, yeter.” dedi.
Anneme gitmemek için yalvarsam da beni dinlemedi. Dört sene boyunca annemle köyünden sadece telefonla iletişim kurduk. Her gün ona günlük bir rapor verdim. Rapor dediğim şeyler derslerimdi elbette. Babam yaz tatillerinde yanıma gelip gitti. Eskisi gibi bir baba-kız ilişkimiz olmasa da görevlerini yapmaya devam etti. En fazla üç gün kalıp döndü. Belki de bu şovlar annemin ısrarının sonucuydu.Ama yanıldığımı sonradan anlayacaktım beni başka bir şey için hazırlıyordu. İlgisi, alakası bu yüzdendi .
Annemin de gelmesini çok istesem de tek başıma yetişip güçlü bir kadın olmam için bunun şart olduğunu yineledi. Tek derdi, onun gibi duygusal biri olmamamdı. Bunun için kendinden bile mahrum etmeyi göze almıştı. Belki de yanıma gelirse ayrılamayız da Türkiye’ye gelmek için tuttururum diye korktu. Çünkü ilk yılım tamamen ağlayarak geçmişti.
Tıpkı annemin istediği gibi, her işini kendi halleden bir kıza dönüşmüştüm. O yaşta telefon faturasını yatırmaktan aciz kızlar yerine çalışıp kendi paramla kiramı ödeyecek duruma gelmiştim. Annem özellikle okurken çalışmamı tembihlemişti. Kendi ayaklarımın üstünde durmayı, sorumluluk almayı öğrenmemi istiyordu. Kısaca, kendisinin yapamadığı ne varsa benim yapmamı istiyordu. Derdi ki kaderin günün sonunda bir erkeğin elinde olmasın. Bütün yaptığı hataları benimle düzelteceğini sanıyordu. Beni en büyük eseri olarak yetiştirmeye çalışıyordu. Ama benim ihtiyacım olan sadece bir aile sıcaklığıydı.
Babamın itibarı ya da zenginliği umurumda değildi. Küçük yaşta kendi hayatımın iplerini elime alacak kıvama gelmiştim. Üniversiteyi bitirip ülkeme dönmeyi ve Fatih’i bulmayı hayal ediyordum. Ne yazık ki Fatih’in aşkı hâlâ içimde kor bir ateşti. Aslında orada unutmaya çabalamıştım. Farklı bir yer hafızamdan onun izlerini siler diye düşlemiştim ama kalbim Fatih dışında birine atmadı.
Babamın mirasına ortak olacak üç kardeşim daha olmuştu. Eşleriyle hiçbirinin arasında resmî nikâh yoktu. Ancak elden ayaktan düşerken genç bir kadınla evlilik yapmıştı. Şu yaştan sonra cici üvey anne ile yaşamak gibi bir niyetim zaten yoktu. Hemen annemin yanına gitmek istiyordum ancak beni bekleyen akıbet korkunçtu.
Babam, kendisi artık zengin ve itibar sahibi bir ağa olduğu için beni de zengin bir ağanın oğluna vermek istiyordu. Sonradan görme zengin olduğu için asla itibarlı ağalarla aşık atacak duruma gelememişti. İstediği gibi aralarına girememişti. Beni evlendirerek ağalığını meşrulaştırmak istiyordu. Ağadan damat alırsa onu da ağa sayarlarmış. Bunları yurt dışına geldiği sıralarda beynime işlemeye başlamıştı ama ben hiç önemsememiştim. Zamanla bu sevdasından vazgeçer sandım.
Ama yanılmıştım. Çoktan sözler verilmiş, benden habersiz karar alınmıştı.
Okuldan dönüp elini öpmeye gittiğimde soğuk yüzüyle karşılaştım.
“Kızım, o adamla evleneceksin. Yoksa benden bir kuruş alamazsın.”
“Paranı istemiyorum ki baba. Ben iş bulup annemle yaşayacağım.”
“Senin dilin uzamış, Mihra! Genç kız demem, o dilini keserim. Ananı da seni de rahat bırakmam. Kiminiz kimseniz de yok. Bir tek teyzen var. Annen sığıntı gibi onun yanında yaşıyor ama evi de elimizden alırım. Unutma, o kaçak evin tapusunu ben çıkarttım.”
Sanki karşımdaki yedi kat yabancıydı. Yüzünde en ufak bir merhamet yoktu.
“Baba, para pul yetmedi mi?! Annemin hayatını, benim hayatımı mahvettin; yetmedi mi?!” Ses tellerim bağırmaktan titriyordu. Yüzüme inen tokatla gözyaşlarım boşaldı. Yüzümün yanması umurumda bile değildi; kalbim sızlıyordu.
En azından şimdi belki acır diye gözlerinin içine baktım ama orada hiçbir şey yoktu.
“Sen lüks içinde yaşadın! Üniversitenin tüm yıllık ücretlerini ben ödedim. Burslu değildin. Ama artık gerçeği söylemenin vakti geldi. Ancak onunla evlenirsen hakkımı ödeyebilirsin.”
Bu sözler kâğıt kesiği gibi kalbimi delip geçiyordu. Kendini millete yamamak için kendi öz kızını harcamak istiyordu.
Elimden gelen hiçbir şey yoktu. Babama borcumu ödeyemezdim. Ama okula ne kadar ödediyse hepsini ödemek için dişimi tırnağıma takacağıma yemin ettim. O borcu ne pahasına olursa olsun ödeyecektim ve ne kendimi ne annemi kimselere muhtaç etmeyecektim. Babamın servetinden olmak umurumda bile değildi. Babamın bir anlık yaptığı hata benim ömrüme mal olmasına izin veremezdim.
Ya da şu Ferit denen çocukla konuşup bu evliliğin mantıksız olduğuna ikna etmeye çalışacaktım. Belki kendisi babalarımız gibi düşünmüyordu. Tek duam onun farklı olmasıydı.
Benim kalbim yalnızca Fatih’e aitti.