İstanbul…
Kimi zaman insanın üzerine çöken bir ağırlık, kimi zaman damarlarında dolaşan zehir. Bu şehirde nefes almak bile bazen ihanettir. Sabahın köründe, ayaklarım ıslak taşlara bastıkça kalbimdeki çarpıntıyı bastıramıyorum. Bu sadece korku değil… Bu bir şeylerin başladığını, kontrolün elimden kaymaya başladığını hissetmek.
Mezarlığın demir kapısını ittim. Gıcırdadı. Her zamanki gibi. Annemin mezarına giden yolu ezbere bilirim. Her taşını, her çatlağını, her dikenini. Ama bu sabah... her şey farklıydı. Rüzgârın sesi kulağıma başka bir şey fısıldıyordu sanki. Sessizlik, mezar taşlarının arasından yükselen bir hayalet gibi üzerime geliyordu.
Ve tam mezarın başında, eğilip çiçekleri bırakacakken...
O ses.
Sanki toprağın içinden geldi. Sanki geçmişim konuştu bana:
“Canfeza… anneni kurtaramadın. Deniz’i de kurtaramayacaksın.”
Bir anda nefesim kesildi. Dizlerimin bağı çözüldü. Kalbim göğsümden dışarı fırlayacak gibi attı. Gözlerimi mezar taşına diktim, ama o taş artık annemin mezarı değil, lanetli bir kapıydı. Geçmişime açılan bir cehennem kapısı.
Ayağa kalkmaya çalıştım. Ellerim titredi. Çevreme baktım. Hiç kimse yoktu. Ama gözlerime inanamıyordum. Çünkü bir şeylerin beni izlediğini hissediyordum. O ses...
Harkon.
Adını dudaklarımdan dökemedim. Çünkü onu anmak bile bir laneti çağırmak gibi. Ama biliyordum. Bu onun oyunuydu. Bu... onun “hediyesiydi.”
O kutu.
O saç teli.
O not.
Ve şimdi... bu ses.
Küçük adımlarla geri çekildim. Taşların arasında sendeleyerek yürüdüm. Parmak uçlarımda hissettiğim soğukluk artık taşlardan değil, zihnime işleyen korkudandı. Bu şehir artık benim değil. Bu şehir onun oyun sahası. Ve ben, istemeden oyuna dahil oldum.
Arabaya binerken telefonum çaldı. Avukat dostum, Vedat’tı.
“Bir video buldum arşivde,” dedi. “Sen mi bıraktın?”
“Hayır,” diyebildim yalnızca. Sesim kurumuştu.
“Canfeza, bu iş artık sadece seninle ilgili değil. Bu... başka bir şey. Bu adam... bizim anlayamayacağımız bir düzeyde oynuyor.”
Videoyu açtım. Siyah ekran. Sonra o cümle:
“Bu yanık kokusu sana birini hatırlatıyor mu Canfeza?”
Ve ardından çığlık. Kadın çığlığı.
Ama ben o sesi tanıdım.
Annemin çığlığına benziyordu.
Hayır… mümkün değil.
Yıllar önceydi. Yangında ölen insan çığlığı, bellekte kalır. Harkon bunu nereden biliyor? Nasıl bu kadar derine inebiliyor?
Bilmiyorduysa bile… şimdi bildiğinden eminim. Çünkü ben, kendi zihnimde bile kaçacak bir köşe bulamıyorum artık.
Ofise gittiğimde Vedat çoktan paniklemişti. Masasının üstü dağınıktı. Elindeki dosyalar titriyordu. “Sadece video değil Canfeza. Bu... her şey olabilir. Seninle bağlantılı her şey hedefte. Ailen, dostların, geçmişin. Bu herif seni kazıyor.”
“Hayır,” dedim. “Beni kazımıyor. Beni yeniden inşa ediyor. Korkudan bir heykel yapıyor. Ve her parçayı sabırla, ustaca işliyor.”
Göz göze geldik.
“Ya Deniz?” diye fısıldadı Vedat.
İşte o an kalbim bir kez daha durdu.
“Onu görmem lazım.”
Telefonu elime aldım. Kardeşimi aradım. Açmadı. Bir daha. Yine açmadı.
O an zaman durdu.
Yüzümden kan çekildi. Tüm şehir, tek bir çığlığa dönüştü zihnimde. Dışarı fırladım. Vedat peşimden geldi. Araba anahtarlarımı düşürdüm, ellerimle camı yumrukladım. Gözüm hiçbir şeyi görmüyordu artık. Sadece bir ses yankılanıyordu kulaklarımda:
“Onu da kurtaramayacaksın…”
Ama eve vardığımda, Deniz oradaydı. Sağdı.
Oyuncaklarıyla oynuyordu. Gülüyordu.
Ama pencerenin pervazına iliştirilmiş küçük bir not vardı:
“Sadece alabileceğimi gösterdim. Ne kadar kırılabilir olduğunu gör istedim. Sıra sende, Canfeza. Hamleni yap.”
Ellerim titredi. Dizlerimin bağı bir kez daha çözüldü.
Anladım ki bu savaş, sokakta verilen bir mücadele değil. Bu savaş, zihinlerde oynanan bir intikam oyunu.
Ve Harkon sadece bir düşman değil.
Harkon bir yansımaydı.
Benim içimde var olan karanlığın, en kusursuz hali.
Ama ona bir cevap borçluyum.
Ben oyunlardan anlamam, evet.
Ama yangınlardan geçtim. Kaybettim.
Şimdi... başka kayıplara izin vermem.
Gece yarısı, ofise geri döndüm. Vedat uyuyakalmıştı koltukta. Ben masanın başına geçtim.
Önümdeki kağıda sadece bir cümle yazdım:
“Ben de oynayacağım, Harkon. Ama bu kez taşları sen değil, ben seçeceğim.”
Sonra telefonumu açtım.
Bir numarayı çevirdim.
Uzun süredir aramadığım birini.
Karşıdaki ses uyuyordu.
Açtı.
Sessizdi.
Ben fısıldadım:
“Damla. Yardımına ihtiyacım var. Bu şehirde yalnız savaşılmaz.”
Ve telefonu kapattım.
Çünkü ben artık yalnız değilim.
Çünkü bu savaş, tek bir oyuncağın değil, bütün bir şehrin kaderiydi.
Ve çünkü Harkon...
Ben de kuralları çiğnemeyi öğrendim.
Yakında senin oyun tahtanı yakacağım.
Ve o külün içinden, yeni bir ben doğacak.
Bekle beni, Harkon.
Hamle sırası bende.
Şah henüz tahtada değilmiş, öyle mi?
Ama ben... ben o tahtanın etrafında doğdum Harkon. Senin satrancını biliyorum. Her taşını, her hamleni. Sen gölgelerde fısıldarken ben karanlığın kendisiyle konuştum.
Ve senin zannettiğin gibi korkmuyorum. Titremiyorum.
Evet, kutuyu gördüğümde yutkundum.
Evet, o saç teline baktığımda kalbim bir anlık boşluğa düştü.
Ama sonra… sonra içimdeki ses konuştu.
Annemin sesi değil. O çoktan sustu.
Damla’nın sesi değil, henüz güvenemem ona.
Bu ses bendendi. Derin, karanlık bir yerden.
Ve o ses dedi ki:
“Oyununu kabul et. Ama kurallarını kendin yaz.”
Zeyrek’ten çıktım o sabah.
Evet, mezarlığa gittim. Her ayın yedisi, annemin yanına.
Ama bu kez çiçek taşımadım.
Sadece sessizlik.
Sadece gözlerimle dua ettim.
Ve o anda o ses...
Hoparlörden sızan o alaycı, uğursuz mırıltı:
“Canfeza… anneni kurtaramadın. Deniz’i de kurtaramayacaksın.”
Bu bir tehdit değildi.
Bu bir bildirimdi.
Harkon, sen sesinle benim geçmişimi dürtüyorsun ama unuttuğun bir şey var.
Ben o geçmişle yaşamayı öğrendim.
Sen o gecenin yalnızca dumanını gördün.
Ben içindeydim.
Tenimdeki yanığı hâlâ hissediyorum.
Annemin bana sarılmak isterken yanan kollarını, ağzından çıkan o son “Kaç!” haykırışını unuttuğumu sanma.
Ben o anla her gece yattım, her sabah o anla kalktım.
Sen beni çözmeye çalışıyorsun, Harkon. Ama ben çözülmem.
Ben karmaşayla büyüdüm.
Senin oyuncağın değilim.
Ama oyununun ta kendisi olabilirim.
O gün mezarlıkta sadece mezar taşını değil, geçmişimin külleri altında kalmış bir kararı da kazıdım zihnime.
Avukatıma döndüm. Yüzü kireç gibiydi. O kutuyu hâlâ unutamamış.
Masasının altındaki gizli çekmeceden bir dosya çıkardı.
Sadece “DAVA 7312 – GİZLİ” yazıyordu.
Açtım.
İçinde senin dokunuşunu hissettim Harkon.
Yanık sesler, çarpıtılmış videolar.
Ama en dikkat çekici parça: eski bir bina krokisi.
Bir fabrika.
Senin “atölyen”.
Ve orada, köşeye karalanmış bir isim:
“DAMLA”
Damla…
Sen ona ulaşmak istiyorsun, değil mi?
Onun içindeki boşluğu hissettin.
Kırılgan ama potansiyelli.
O karanlığı kendi kalıplarına sokmaya çalışıyorsun.
Ama bil ki, o karanlık bana ait.
Ben onun gözlerinde bir zamanlar kendi gözlerimi gördüm.
Acıdan beslenen bir ruhu yalnızca aynı cehennemden geçen biri anlayabilir.
Sen ona korku verebilirsin.
Ama ben...
Ben ona bir sebep verebilirim.
Gece bastığında, yalnız yürüdüm.
Çatılara çıkmadım.
Gölgelerde saklanmadım.
Açıkça yürüdüm.
Çünkü bu kez ben oyunun ilk taşını hareket ettirecektim.
Sen bana geçmişimi hatırlatıyorsun.
Ben sana geleceğini göstereceğim.
Damla’ya ulaşmadan önce bir mesaj bırakacağım ona.
Sana ait olduğunu düşündüğün bir kuklayı, iplerini keserek özgür bırakacağım.
Ve o sana geri döndüğünde, seni tanımayacak.
Çünkü ben senin her hamleni gölge gibi takip etmeyeceğim.
Ben satrancın tahtasını yakacağım.
Taşların yanarken, sen şahı unutacaksın.
O gece eski bir dostumu buldum.
Kod adı: Mezarcı.
Eskiden Harkon’un izini sürmüş, sonra nedense vazgeçmiş.
Ama onun zihninde, senin geçmişin var.
O karanlık dosyalardan çıkmış bir sürü detay...
Hangi aileleri susturdun, hangi çocukları konuşturdun, hangi zihinleri delilikle oydun...
Onları şimdi ben susturmayacağım.
Onlara ses vereceğim.
Çünkü sen karanlıkla korku yayarken, ben karanlığı konuşturacağım.
Harkon.
Sen beni korkutamazsın.
Çünkü ben korkunun ne olduğunu unuttum.
O kutuda gönderdiğin saç teli mi?
Ben her sabah aynaya baktığımda kendi gözlerimde daha beterini görüyorum.
Senin oyunun başladıysa...
Benim cevabım bu:
“Gölgenden çıktım. Şimdi karanlığının kendisiyim.”