Kalabalığın arasından kardeşini çekip götürmüştü, üstelik beni suçlayarak. Köydeki kadınlar “Sen ne yapcan yavrum, kendi düştü… hasta demek ki” diyerek beni sakinleştirmeye çalışsalar da içimdeki kırgınlığı susturamıyordum. Ahmet’in ve ailesinin gözlerinin içine bakıp özür diledim, sonra da sessizce çıktım. Düğün zaten sona yaklaşmıştı ama böylesi bir final, herkesin yüreğine gölge düşürmüştü.
Eve doğru hızlı adımlarla yürürken yanımda birden Enes belirdi.
“Sonra Enes… şimdi konuşmak istemiyorum,” dedim. Sesim yorgundu, adımlarım ise daha da hızlanmıştı.
Eve girdiğimde ilk gözüme çarpan Duru’nun eşyaları oldu. İçim burkuldu. Acaba iyi mi? Telefonumu elime aldım. “Yanında Demir vardır,” diye düşünüp aramaya cesaret edemedim ama dayanamayarak mesaj attım:
Nasılsın Duru, iyi misin?
Cevap yoktu. Evde boş boş dolaştım. Bir süre sonra telefonu açıp tekrar baktım; mesaj görülmüştü ama hâlâ yanıt yoktu. İçimden “Neredesin Duru, ne yapıyorsun?” diye söylenip durdum. Demir’i aramayı düşündüm, ama öfkesinden çekindim. Biraz zamana bırakmak en iyisi gibiydi.
Sonraki günler gri bir sis gibi üzerime çöktü. Sanırım bir haftadır evden dışarı adım atmamıştım. Telefon elimde, hep bir haber bekledim. Ne arayan vardı ne de cevap veren… Demir açmıyordu, Duru da öyle. Mesajlarıma dönmüyorlardı. İçimde sessiz bir kabulleniş büyüyordu: Demir, Duru'nun köye gelişini benim suçummuş gibi görüyor, kardeşiyle görüşmeme izin vermiyordu.
Tam dışarı çıkmaya karar vermiştim ki telefon çaldı. Kalbim hızla çarptı, ekrana baktım: Köyün muhtarı arıyordu. Omuzlarım düştü. Derin bir nefes alıp açtım:
“Efendim, Hasan Amca?”
“Kızım, burda biri var seni görmek istiyor. Adın neydi yavrum?” diye yanındakine seslendi. Ve o an duyduğum sesle dizlerimin bağı çözüldü: Duru.
Koşar adımlarla muhtarlığa gittim. Kapıyı açar açmaz gözlerime inanamıyordum: Duru karşımda, ama sol eli felçliydi.
“Duru…” diyebildim sadece. Ona sarıldım, ikimiz de ağlamaya başladık. Gözlerimden yaşlar süzülürken o elini gösterdi; parmakları hafifçe kapanıyordu.
“Fizik tedavi…” dedim kararlı bir sesle.
Duru ise buruk bir gülümsemeyle, “Bunun için geldim,” dedi.
“Nasıl yani?”
“Abim… beni yurtdışına gönderecek. Orada tedavi göreceğim. Ama… Dilek, istemiyorum. Gönderme beni, lütfen…” diye hıçkırarak boynuma sarıldı.
“Tamam,” dedim, sırtını okşayarak. “Hadi ağlama artık, eve gidelim. Ben ararım abinle konuşurum.” Onu koluna girerek yavaşça evin yoluna çıkardım.
“Abin burda olduğunu biliyor mu?” diye sordum.
Başını yana salladı. Hayır’dı bu. İçimdeki sıkıntı yeniden büyüdü; Demir yine bana patlayacaktı.
Eve girer girmez telefonu aldım, Demir’i aradım. Açmadı. Duru’ya bakıp, “Açmıyor,” dedim.
“Bir daha ara, hadi!” dedi heyecanla.
Tekrar aradım, yine açmadı. Sinirimden söylenmeye başladım:
“Öküz herif!”
Duru kahkahalara boğuldu.
“Ne gülüyorsun kızım? Öküz işte abin!” dedim. O da başını sallayıp gülerek, “Evet,” dedi.
Bir kez daha aradım. Çalıyordu… ama yine açmıyordu. Tam telefonu kapatacakken o tanıdık ses geldi:
“Küçük fare…”
Donakaldım. Hemen telefonu kulağıma götürdüm.
“Şey… yani, Duru burada. Haber vermek istedim.”
“Biliyorum,” dedi sakin bir sesle.
Şaşkınlıkla Duru’ya baktım. Omuz silkti, hâlâ gülüyordu.
“Tamam o zaman... Demir abi, kapatıyorum,” dedim ve telefonu kapattım.
Duru’ya dönüp üzerine atladım, onu gıdıklamaya başladım. Kahkahalarımız evin duvarlarına çarpıp yankılandı; sanki yıllar önceki neşeli günlere dönmüştük.
En sonunda Duru, gözleri parlayarak bana baktı:
“Sen… abime hala abi mi diyorsun?”
Omuz silktim, hafif bir gülümsemeyle, “Evet,” dedim.
Duru kahkaha krizine girdi. Evimiz o an, kederin değil, kardeşliğin sesleriyle dolup taşmıştı.
Yurt dışı meselesini tekrar gündeme getirdim, sesim sakin ama içimdeki tedirginlik belli oluyordu.
“ Duru… Neden yurt dışında tedavi göreceksin,” dedim.
Duru derin bir nefes aldı, gözleri yere takılıydı.
“Abim… orada tedavi görmemi istiyor. Ama beni göndermeden önce buraya gelmem için izin verdi,” dedi yavaşça.
“Burada da çok iyi doktorlar var Duru. Araştırır, buluruz birlikte,” diye ekledim, gözlerine bakarak.
“Evet… ama abim işte… biliyorsun,” dedi ve yüzüne gölge düştü.
“Tamam, ben düşüneceğim,” dedim. İçimde bir çatışma vardı; hem abisine kızıyordum hem de Duru’nun güvenini sarsmak istemiyordum.
Duru birden yüzünü buruşturdu ve sesi hafif yükseldi:
“Herkesin önünde… senin yüzünden!”
“Ne?” dedim şaşkınlıkla.
“Abim sana böyle mi kızdı?” dedi, gözleri büyüyerek. “Ben… ben nöbet geçirdiğim de!” Sesine öfke ve şaşkınlık karışmıştı.
İçimde hem suçluluk hem koruma isteği büyüdü. Duru’yu anlamaya çalışırken, bir yandan da abisiyle aramdaki gergin çekişmeyi hissediyordum.
Duru’ya bakıp derin bir nefes aldım.
“Boşver sen o günü... Biz şimdi ne yapacağız, Duru?”
Yüzünde kararlı ama bir o kadar da çocuksu bir ifade vardı.
“Çözüm basit, ben burada seninle kalacağım.” dedi sanki en doğal şeymiş gibi.
Bir an donakaldım.
“Saçmalama Duru, ne yapacaksın bu köyde?” ellerimi iki yana açıp etrafı göstererek.
Rüzgâr kuru yaprakları savuruyor, uzaklardan bir köpek havlaması duyuluyordu.
“Sen alışık değilsin buraya. Hep el üstünde tutuldun. Burada kış bitmez, yollar kapanır, elektrikler bi’ gitti mi üç gün gelmez…” sesimde hem uyarı hem endişe vardı.
Ama o pes edecek gibi değildi. Dudaklarını büzüp kendi listesini saymaya başladı.
“Samimi insanlar, doğal besinler, temiz hava…”
Sanki köyün reklamını yapıyordu.
Başımı iki yana salladım, gözlerim yumuşadı.
“Yapma Duru. Kulağa hoş geliyor, evet, ama yaşarken öyle kolay olmuyor.” ikna etmeye çalışarak.
Birden omuzları düştü. Gözleri felçli kalan parmaklarına kaydı. O an içim cız etti.
“Biliyordum işte… beni istemediğinizi.” dedi küçük bir kız çocuğu gibi.
Hemen yanına gidip sarıldım. Saçlarından gelen o tanıdık kokusu burnuma doldu.
“Duru, neden istemeyelim? Ben sadece senin iyiliğin için diyorum.” dedim yavaşça.
Başını kaldırıp umutla baktı bana.
“O zaman sen de gel.”
Kafamı yavaşça salladım.
“Yakında okullar açılacak Duru, biliyorsun.”
Sözlerimden sonra yüzündeki ışık söndü, umutları bir kez daha kırılmış gibiydi.
“O zaman sen gel İstanbul’a. Orada yaşa”
Bu defa omuzları düşen bendim. Harun olayından sonra İstanbul’a dönmek içimden gelmiyordu. O şehir bana nefes değil, yük olmuştu artık. Hem Demir de beni istemiyordu.
“Ne diye gidecektim istenmediğim yere?” diye geçirdim içimden.
Duru gözlerimin içine baktı, sanki düşüncelerimi okumuş gibi.
“Yapma böyle. Abim bir şey demez.”
Tam o sırada kapı çaldı.
Duru merakla başını çevirdi.
“Acaba kim?”
“Nuri abidir ya da çocuklar.” dedim ve kapıya yürüdüm.
Kapıyı açtığımda karşımda Enes duruyordu.
“Ah hoş geldin Enes, geçsene içeri.”
Bir adım atacak gibi oldu, sonra durdu.
“Girerdim aslında ama geri dönmem gerekiyor hem köyde bir gören olursa senin için yanlış anlaşılsın istemem Dilek.” dedi mahcup bir gülümsemeyle.
“Peki, nasıl dersen Enes. Ee, ne vardı?”
“Çocuklar…” dedi gülümseyerek.
“Ne olmuş çocuklara?” diye sordum, biraz merakla.
Elini koluma koydu, gözlerime baktı.
“Sakin ol.”
Dokunuşuyla istemsizce dikleştim, kalbim bir an hızlandı.
“Ne oldu peki?” dedim, hafifçe geri çekilerek.
“Meydanda oyun kurmuşlar da bizi de çağırıyorlar. Oyunu bırakmak istemiyorlar. O yüzden ben geldim seni almaya.”
Gülümsedim.
“Şimdi arkadaşım içeride, Duru… hatırladın mı, Ahmet’in düğününde gelmişti?”
“Hımm, hatırladım evet. Nasıl oldu o?” gülümseyerek,
“İyi, ama ben onunla ilgileneyim. Oyuna başka zaman katılırım.” dedim ve onu nazikçe gönderdim.
İçeri döndüğümde Duru’nun bana sinsice bakan gözleriyle karşılaştım. Hafif sinirle bana bakıp:
“Bak bu çocuk sana boş değil gibi.”
“Saçmalama Duru.” deyip yanına oturdum.
Duru’nun telefonu çalmaya başladı bir anda. Ekranda “Abim” yazıyordu. Bana baktı, panikle.
“Hadi, bir bahane bul.”
“Ne?” kaşlarım çatıldı. “Ne bahanesi?”
“Of Dilek!” deyip telefona baktı ve açtı.
“Efendim abi.” dedi sesini yumuşatmaya çalışarak.
Demir’in sesi hoparlörden geldi. Soğuktu, buz gibiydi.
“Duru, ne yaptın? Vedalaştın mı?”
“Abi, şey…” Duru'nun gözleri bana kaydı. Bir an düşündü, sonra heyecanla, “Şey, abii, heh! Vedalaşamadım!”
Demir’in sesi yine sertti.
“Neden?”
“Şey, abii… Dilek’e görücü gelecekmiş iki gün sonra.” dediğinde irkildim.
“Ne?!” dedim ve bir anda ayağa fırladım.
Duru bana sus işareti yapıp yalvarır gibi baktı.
Gözlerim felçli parmaklarına kaydı. O hareketsiz duran parmaklar… Kalbim sıkıştı. Derin bir nefes alıp sessizce bekledim.
Demir’in sesi bu kez daha keskin geldi.
“Bize ne?”
İçimde bir şey koptu. Duru ise hâlâ çabalıyordu.
“Ya abii, anlasana! Tatlı heyecanlar işte… Yanında olmamı istiyor.” dedi sanki gerçekten ben istiyormuşum gibi.
Demir’in sesi bu kez bıçak gibiydi.
“İki gün sonra gelirim, seni alırım.” dedi ve kapattı telefonu.
Duru sevinçle ayağa kalktı, alkışladı hatta. Sonra gelip beni öptü.
Ama ben… ben ifadesiz kaldım. Sanki yüzüm donmuştu.
Demir ne “ne diye”, ne “kim” diye sordu. Hiçbir şey demedi.
Sadece kabul etti… Bu kabul ediş, reddedilmekten daha çok yakıyordu içimi.