Köye vardığımda havanın tüm soğukluğuna rağmen beni sımsıcak karşılayan evim ve Nuri abi oldu. Sağ olsun, gelmeden aramıştım onu; benim için sobayı yakmış, evi ısıtmıştı. Akşam çoktan olmuş, hava kararmıştı. Yarın öğleye doğru sünnet düğünü başlayacaktı, davullar çalacak, köyün her yanına o tok ses yayılacaktı.
Benim içimdeyse küçük bir umut yeşermeye başlamıştı. İstanbul bana iyi gelmemişti. Demir’le oynadığımız o küçücük oyun bile çok kısa sürmüş, belki de çoktan unutulmuştu.
Nuri abi yanımda sessizce otururken, “E ben gideyim kızım, sen de yat uyu, yorulmuşsundur,” dedi. Başımı salladım. Onu uğurladıktan sonra telefonuma gelen mesajlara baktım. Tabii ki hepsi Duru’dan diye düşünürken, Demir’den de bir mesaj olduğunu gördüm. “İndin mi?” yazmıştı.
Bir anda heyecanlanıp elimdeki telefonu yere düşürdüm. Hızla eğilip aldığımda, yanlışlıkla Demir’i aramış olduğumu fark ettim. Tam kapatacaktım ki, arka planda o tanıdık ses geldi:
“Efendim, küçük fare?”
Kulağıma götürüp, panikle:
“Şey… kusura bakma, yanlışlıkla aradım,” dedim.
“Eve gittin mi, Dilek?” diye sorduğunda, sanki beni görebilecekmiş gibi kafamı salladım.
“Evet, evet evdeyim, sorun yok.”
“Tamam küçük face, kapatıyorum,” dediğinde ancak kendime gelebildim.
“Tamam Demir abi,” deyip yüzüne telefonu kapattım.
Kendi kendime kıkırdayarak koltuğa oturdum. Ayaklarımı kendime çekip Duru’nun mesajlarına baktım.
“Nerdesin, gittin mi kızım? Cevap versene…”
Bir sürü mesaj birikmişti.
“Evet, evdeyim,” yazdım ona.
Anında cevap geldi:
“Oh be kızım, sonunda yaşam belirtisi verdin.”
“Bu ne hız,” diye yazıp gönderdim. Bir sürü gülen emojiyle cevap verdi.
Telefonu kenara bırakıp sobanın üzerindeki demliği mutfağa götürdüm, temizledim ve yatağa girdim. Harun’un ne yaptığı aklıma takılsa da, nedense Demir’in beni koruyacağından emindim. Zaten buraya geldiğimi bilmezdi, gelemezdi. Bu düşünceyle rahatlayıp kendimi uykunun kollarına bıraktım.
Sabah kapım hızla çalınınca yataktan fırladım. Panikle bir hırka alıp kapıyı açtım. Karşımda otuz iki dişiyle sırıtan Duru ve yanında mahcup bir ifadeyle Nuri abi vardı.
“Duruu!” dedim, sesim sabah mahmurluğuyla kısık çıkmıştı. Duru hemen boynuma sarıldı, kulağıma eğilip fısıldadı:
“E hadi, valla bir taraflarım dondu, içeri alsana bizi!”
İçeri girerken Nuri abi, “Kızım, tüm köyü ayağa kaldırdı. Sabah sabah ‘Dilek hocayı arıyom’ diye…” diyerek mahcupça başını eğdi.
“Yok abi, olur mu öyle şey, biliyorum onun neler yapabileceğini, geçsene içeri,” deyip gülümsedim.
O ise elini sallayıp, “Yok kızım, gelmeyim şimdi. Başka zaman,” diyerek hızla uzaklaştı.
Kapıyı kapattığımda Duru çoktan yatağıma gömülmüştü.
“Kızım, buz gibi burası, yaksana şu sobayı,” dedi. Kahkahaya boğuldum.
“Yaz ayındayız, sabah soba yakarsam kışa odun kalmaz!” dedim.
Yüzünü buruşturup, “Saçmalama Dilek, dondum!” diyerek yorganı iyice üzerine çekince daha da güldüm.
“Tamam, şaka yapıyorum. Yakıyorum ama sen de kalk, çaydanlığa su koy getir de ısınsın,” dedim.
“Emredersiniz patron!” deyip atıldı. Çaydanlığa su doldurup sobanın üzerine koydu. Sonra bana dönüp:
“Evde yiyecek bir şey yok ama, dimi?” dedi.
“Daha dün akşam geldim Duru, ne bekliyorsun?” dedim.
“E ama bir market vardır herhalde?” diye gözlerini açtı.
Gülümsedim. “Var tabii. Hem de dört katlı, ne ararsan var.”
“Dalga geçme artık Dilek!” deyip bana yastık fırlattığında, evin içi kahkahalarla doldu.
“Tamam, tamam, akşam Nuri abiye söylemiştim. Bir şeyler ayarlamıştır o,” deyip dolabı açtım. Gerçekten de içine bir sürü şey koymuştu. Hatta poşet poşet börek bile vardı. Poşetin birini elime alıp, “Bak, börek bile var!” diye Duru’ya gösterdim.
Sobanın sıcaklığında güzel bir kahvaltı sofrası kurup yedik. Dışarısı çok soğuk sayılmazdı ama yine de hafif bir esinti vardı. O sırada köyün öte yanından yavaş yavaş davulların sesi duyulmaya başladı. Duru benden heyecanlıydı, sürekli:
“Hadi hazırlan alııım!” diye tutturuyordu.
“Ne hazırlanması Duru?” dedim. “Buradaki düğünler oradakiler gibi değil, herkes normal kıyafetlerle gidiyor.”
“Ciddi misin ya? Ben gran tuvalet gideceğiz sandım. Tüh, boşuna getirdim desene!” dediğinde kahkahaya boğulduk. Tam o sırada dışarıdan bir ses geldi:
“Öğretmeniiim!”
Camdan baktığımızda Ahmet’i gördük. Atın üstündeydi, atı babası tutmuş bize bakıyordu.
“Vay Ahmet, at gezisi başlamış,” dedim gülümseyerek.
Omuzlarını dikleştirdi, gururlu bir tavırla seslendi:
“Başladı ya öğretmenim, hadi siz de gelin!”
“Tamam Ahmet, hazırlanıp geleceğim. Hem bak yanımda arkadaşım da var, onu da getiririm,” dedim. O an utanıp başını öne eğdi.
Duru dayanamadı:
“Allah’ım, yerim seni çocuk!” diye bağırdı.
Ahmet’in babası başıyla selam verip atın yönünü değiştirdi, birlikte uzaklaştılar.
Duru hemen kolumdan tutup, “Hadi gidelim artık,” dedi. Sofrayı toparladıktan sonra hazırlandık. Sade ama özenliydik. Kol kola girmiş, hem köyü gösteriyor hem de davul seslerinin yankılandığı meydana doğru yürüyorduk.
Birden karşıdan Mirza koşarak gelip boynuma sarıldı.
“Öğretmenim, benim sünnetime de geleceksin, değil mi?” dedi.
Eğilip yanaklarından öptüm, yüzünü avuçlarımın içine aldım:
“Tabii ki gelirim Mirza,” dedim.
O sırada nefes nefese Enes yanımıza yetişti.
“Of Mirza, koşma demedim mi sana? Tüm yokuşu senin yüzünden hızla çıktım!” diye sızlandı.
Gülümseyerek elimi uzattım:
“Merhaba yorgun savaşçı,” dedim şakayla.
“Merhaba güzel hanımefendi,” diyerek elimi sıktı.
Duru hemen araya girip elimi çekti, kulağıma eğilip:
“Sen abiminsin,” dedi. Sonra kendi elini uzattı.
“Ben Duru,” dedi tatlı bir gülümsemeyle. “Peki bu yorgun savaşçının adı nedir?”
“Enes,” dedi ve Duru’nun elini sıktı.
Birlikte düğün alanına doğru yürümeye başladık. Tam o sırada Duru’nun telefonu çaldı. Arayan abisiydi. Yüzündeki gülüş dondu, korkuyla açtı. O an Demir’in kükreyen sesi, davul zurnanın gürültüsüne rağmen net duyuluyordu:
“Sakın bana köydeyim deme!”
“Köydeyim abi…” dedi ve hemen kapattı. Yüzü kıpkırmızı olmuştu. Korkmuştu.
“Söylemedin mi abine?” dedim fısıltıyla.
Başını “hayır” anlamında salladı, sonra saçlarını savurup:
“Aman boşver! Kızsın dursun, ne yapacak sanki,” dedi ve yürümeye başladı.
“Off Duru…” diye söylenerek peşinden gittim.
Düğün alanına vardığımızda köy meydanı çoktan kalabalıklaşmıştı. Erkekler meydanda davul zurna eşliğinde halay çekiyor, kadınlar ise ayrılan tarafta def çalıp türküler söylüyordu. Rengârenk başörtüleri, kahkahalar, çocukların koşuşturmasıyla meydan tam anlamıyla bir bayram yerine dönmüştü.
Biz kadınlar için ayrılan tarafa ilerlerken gözlerim Ahmet’i aradı. Tam o sırada annesi önüme çıkıp gülümseyerek,
“Hoş gelmişsin öğretmen hanım. Geçin, oturun şöyle,” diyerek boş bir yer gösterdi.
Biz de kalabalığın arasına karıştık. Zurnanın o ince ama delip geçen nağmeleri, dağların eteklerine kadar ulaşıyor gibiydi. Erkekler meydanın ortasında kol kola girmiş, coşkuyla halay çekiyordu. Halayın başını köyün yaşlılarından biri tutmuş, bileğine taktığı beyaz mendili havada savurarak ritmi yönlendiriyordu. Her adımda toprak titreşiyor, çocuklar kahkahalarla etrafta koşturuyordu.
Kadınların tarafı ise bambaşka bir renk cümbüşüydü. Rengârenk yazmalar, pullu şalvarlar, desen desen yemeniler… İki kadın ortaya oturmuş def çalıyor, diğerleri yüksek sesle türküler söylüyordu:
“Haydi kızlar oynasın, sünnet düğünü bayramdır…”
Arada biri türküye mani katıyor, kahkahalar yükseliyordu.
Tam bu sırada, davullar birden sustu. Ortalığa meraklı bir sessizlik yayıldı. Derken, süslenmiş beyaz bir at ortaya çıktı. Üzerinde sünnet kıyafetleri içinde minik bir delikanlı vardı. Başına mavi tüller sarılmış, göğsünde gümüş işlemeli kuşağıyla bir prens gibi görünüyordu. Babası dizginleri tutarken, kalabalık “Maşallah!” nidalarıyla alkışladı. Kadınlar ellerindeki şekerleri ve buğdayları çocuğun üzerine serpti; şekerler havada uçuşup çocukların eline geçtiğinde büyük bir curcuna koptu.
Sıcak kazanlarda pişen yemeklerin kokusu da kalabalığa karışmıştı. Meydanın bir köşesinde koca bakır kazanlarda kavurma kaynıyor, üstüne taze pişmiş tandır ekmekleriyle ikram ediliyordu. Yanında ayran testileri dolaşıyor, köylüler büyük bir misafirperverlikle herkese tabak uzatıyordu.
Yanımızdaki yaşlı teyze, gülümseyerek önüme bir tabak uzattı:
“Al öğretmen kızım, düğün yemeği yemeden olmaz.”
Duru heyecanla kulağıma eğildi:
“Bu hayatımda gördüğüm en güzel kalabalık olabilir!” dedi.
Tam o sırada gözüm meydanın kenarında duran Ahmet’e ilişti. Atın yanında babasına yardım ediyor, misafirlere yol gösteriyordu. Göz göze geldiğimizde yüzü kızardı, başını öne eğdi. Ben gülümserken Duru hemen yanımda fısıldadı:
“Ayy, öğretmenim, bu çocuk sana hasta!”
Ben kızararak onu susturmaya çalışırken davullar yeniden başladı. Halay yeniden kuruluyor, meydan bir kez daha şenleniyordu.
---
Düğün yavaş yavaş sona eriyordu. Kalabalık dağılmaya başlamıştı ama davul hâlâ inatla çalıyordu. Sobadan çıkmış sıcak nefes gibi, tokmak her inişinde içimi ürpertiyordu. Yanımda duran Duru bir anda yüzünü buruşturdu, elini şakağına götürdü.
"Başım… çok ağrıyor." dedi.
Onun o hâlini görünce yüreğim sıkıştı. "İyi misin Duru?" diye sordum, telaşla elini tuttum ama gözleri boşluğa dikilmişti. Takip ettiği yöne ben de döndüm.
Ve gördüm.
Kalabalığın arasından Demir hızla bize doğru geliyordu. Duru’nun gözleri büyüdü, nefesi kesildi. Dudaklarından sadece bir fısıltı döküldü:
"Abi…"
Sonrasını anlamadım. O anın içinde donup kalmış gibiydim. Bir çığlıkla yere yığıldı. Bedeninin nasıl titrediğini gördüğümde yüreğim parçalandı. Çevremiz bir anda insanlarla doldu; kadınlar dua ediyor, çocuklar korkuyla ağlıyordu.
Ben ne yapacağımı bilmez halde yanına çökmüştüm. Elleri buz gibiydi. Gözlerimden yaşlar akarken tek yapabildiğim onun yanında kalmaktı.
Kalabalığı yararak Demir koştu. Yüzündeki öfke ve korku aynı anda çarpıyordu bana. Dizlerinin üzerine çöküp kardeşinin yüzünü avuçladı. Ben sadece kenardan izleyebiliyordum, ellerim titriyordu.
Duru’nun titremesi yavaşladığında Demir onu kucağına aldı. O an gözlerini bana çevirdi. Beni öyle bir bakışla süzdü ki nefesim boğazımda düğümlendi.
"Her şey senin yüzünden… küçük fare."
Sözleri kulaklarımda çınladı. Yüreğime saplandı. Kalabalık susmuştu. Ben ise nefes alamıyordum. Gözlerim Duru’daydı ama Demir’in bakışlarının ağırlığı sırtımı eğmişti.