13.bölüm

558 Kelimeler
Sabah ilk ışıklarında ayağa kalktım. Uykusuzdum ama yorgun değil. Gözüm, aklım, elim tetikteydi. Bugün önemli bir toplantım vardı. Asaf Bey… Lojistik şirketi adı altında silah kaçakçılığı yapan bir herif. Kendini çok zeki sanıyor ama masanın ne olduğunu bile bilmeden masaya oturmak istiyordu. Bizim masaya... Arabaya atladım. Siyah camlı konvoyla yola çıktık. Toplantı, sahildeki bir restoranda ayarlanmıştı. Mekânın girişinde dört adam karşıladı beni. Her biri silahlı, sert bakışlı… ama korkak. Göz göze gelmeye bile çekiniyorlardı. İçeri adımımı attığımda herkes sustu. Zaten konuşmalarım uzun olmazdı. Gereksiz olanları dinlemem. Asaf masada dik oturuyordu. Üzerinde pahalı bir takım elbise, kolunda altın saat… Zenginlik kokuyordu ama karakter fakiriydi. “Demir Bey,” dedi, gülümseyerek. “Şeref verdiniz.” Ona bakıp sadece başımı eğdim. Konuşmak için değil, uzatacağı saygısız cümleyi kesmek için. Mekânda bizim adamlardan üç kişi vardı. Timsah – sustuğunda korkarsın, güldüğünde kaçarsın. Sado – hesap tutar, borcu olanı affetmez. Ve Aslan – benim gölgem. Oturduğumda Asaf hemen konuya girdi. “Masaya girmek istiyorum. Elimde güçlü bir lojistik ağı var. Gümrükler dahil. Sizin güvenliğinizle birleşirse, şehir bizim olur.” Sigarasını yaktı. Ağzından çıkan duman, gözümdeki sabrı bulandırdı. “Şehir zaten bizim,” dedim. “Sen sadece yolcu sayılırsın.” Gülümsedi ama gözleri çatallaştı. O da sinirlenmeye başlamıştı. “Demir Bey… bu bir teklifti. Ama siz reddederseniz, bir gün müşterinizin yanında rakibiniz olarak çıkarım.” Elimi masaya koydum. Parmak uçlarım masanın ahşabını ezermiş gibi bastı. “Masaya oturmak için önce masaya bir şey koyacaksın, Asaf. Para değil. Sadakat, itaat ve geçmişin temiz olacak. Senin ne itaatin var ne sadakatin. Geçmişin ise pislik dolu.” Bir anda mekânın havası değişti. Asaf gülümsemedi bu kez. Çenesini sıkıp geriye yaslandı. “Demek öyle,” dedi. “Masayı reddediyorsun.” “Hayır,” dedim. “Seni reddediyorum. Masaya laf ettirtmem.” Asaf kalktı. Yanındakilere başıyla işaret verdi. Adamlarıyla birlikte çıkarken sadece bir cümle bıraktı ardında: “Bu şehir büyük, Demir. Görüşeceğiz.” Gülümsedim. Soğuk bir gülümseme. Görüşecektik, evet. Ama masaya değil… mezara oturacak birileri olacaktı. Mekândan ayrıldığımızda Aslan bana döndü: > “Abi, Harun’u aşağıda tuttuk. Merak etme istediğin gibi saygıda kusur etmedik.” > “İyi,” dedim. “Şimdi konuşma vakti.” Bir saat sonra kendi mekânımıza geçtik. Beton duvarlı, tek lambalı sorgu odasına girdim. Duvarlar sustu. Adamlar sustu. Sadece Harun’un nefes sesi vardı içeride. Kolları bağlanmamıştı ama tekli koltukta oturuyordu. Güya karizmatik bir pozla. Üstü başı düzgün. Yine de tedirgindi. Göz göze geldik. Duruşuma bir şey demedi. Zaten söyleyecek sözü kalmamıştı. “Dilek’i neden istedin?” dedim. Gülümsemeye çalıştı ama sesi çatallıydı. > “Kız annesine benziyor. Akıllı… işe yarar.” Bir anda içimdeki damar çekildi. Yumruk atmadım. Yumruk kolay. Ben gözle vururum. Öne eğildim. Sesim buz gibiydi. > “Dilek, annesinin hayatında yaptığı hiçbir hatayı yapmadı. Seni hayatına almadı. Ama sen onun hayatına zorla girmeye kalktın. O yüzden bu sefer hesap sormak bana düşer.” Harun sırıtmaya çalıştı. “Ne yapacaksın? Öldürecek misin? Şahitlerim çok, Demir.” Kahkaha attım. “Senin şahit sandığın adamlar benim kuryem. Senin dosyalarını taşıyan çocuğun ev kirasını ben ödüyorum.” Sessizlik. Harun’un gözleri irkildi. > “Bu son uyarım,” dedim. “Bir daha Dilek’in adını anarsan, değil seni… gölgene bile yaşam hakkı tanımam.” Timsah içeri girdi. “Abi… ne yapalım?” > “Dizlerini kırmayın. Ama her sabah bastonla yürüsün.” Timsah sadece başını salladı. Ben arkamı döndüm. Harun’un çığlıkları henüz başlamamıştı ama içi çoktan bağırmaya başlamıştı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE