4.BÖLÜM

1484 Kelimeler
Merhaba, ben Duru. Duru Hazemşah. Hani her ailede küçük, sevimli, biraz da şımarık bir kız olur ya... İşte o benim. Ama öyle dışarıdan göründüğü gibi cıvıl cıvıl biri değilim. Ailem beni severdi aslında, ama bu sevgi hep mesafeli kaldı. Ataerkil bir toplumda kız çocuklarını sevip de kendilerinden ve çevrelerinden uzak tutma alışkanlığı vardır ya, ben o alışkanlığın tam ortasında büyüdüm. İçime kapanık değildim belki, ama insanlara karşı mesafeliydim. Hatta dürüst olmak gerekirse... insan sevmiyordum. Kimileri burnu havada diyor. Ama asıl sebebi kimse bilmiyor: doğuştan epilepsi hastasıyım. Bu kimileri için sadece bir hastalık gibi görünebilir ama benim için koca bir yalnızlık demekti. Kimsenin yanında nöbet geçirmek istemiyordum. Kimseyi o korkuyla baş başa bırakmak istemiyordum. Çünkü o korkuyu biliyordum. Küçükken bir tek arkadaşım vardı: yan komşumuzun kızı Dilek. Onun yanında bir kez nöbet geçirmiştim. O an gözlerindeki korkuyu hâlâ hatırlıyorum. Günlerce konuşmamıştı benimle. Sonra yavaş yavaş yeniden alıştı bana, ama o gün içimde bir karar verdim: bir daha kimseyle yakın olmayacaktım. Kimseyi böyle bir yükün ortasında bırakmak istemiyordum. Dilek’in başka bir sırrı daha vardı: abime fena hâlde âşıktı. Ama abim... hepimiz onun için çocuktuk. Hiç ilgilenmedi bizimle. Dilek’in babası öldükten sonra annesiyle ilgili dedikodular çıktı. Çok geçmeden de taşındılar. Tek arkadaşım da böylece hayatımdan çıkıp gitti. Onunla tekrar görüşmek istesem de ailem, annesinden dolayı buna izin vermedi. O günden sonra içimde bir şeyler koptu. Daha da boşverdik bir kıza dönüştüm. Zaten ailede pek de önemsenmiyordum. Ailenin varisi belliydi: abim. Hasta bir kıza kim mirasını bırakmak isterdi ki? Ben de, çalışıp kendi ayaklarım üzerinde durmak yerine, hazır olan parayı yemeyi seçtim. Zaten derslerimde de pek parlak sayılmazdım. Sonra… annem ve babamı peş peşe yıllarda kaybedince iyice çöktüm. Abime daha çok bağlandım ama aynı zamanda hayatı daha da salıverdim. Kendimi bir tek komedi şovlarına verdim. Ne film izledim, ne dizi. Sadece kahkaha. Gerçeklikten uzak, hafif, anlamsız ama acısız şeyler. Yıllar bir yaprak dökümü gibi savrulup geçti. Sonra bir sabah, kahvaltıdan sonra abimi işe uğurlayıp gazeteleri toplarken, küçük bir ilan gözüme çarptı. Muş’un ileri gelen aşiretlerinden Hayrunisa Gökdelen hayatını kaybetmişti. Dilek’in Muşlu olduğunu hatırladım bir anda. Ve bingo. Hayrunisa, Dilek’in babaannesiydi. İçimde bir heyecan, ama ne yapacağımı bilemez halde hemen abime birkaç gün şehir dışında olacağımı söyledim. Zaten çok işi vardı, "İyi peki" deyip geçiştirdi. O da babam öldükten sonra durmadan çalışıyor, geceleri bile eve sabaha karşı dönüyordu. Başardı ama daha acımasız birine dönüştü. Duygusuz. Uzak. Beni içeri hiç almasa da, ne yaşadığını biraz olsun anlayabiliyordum. Muş’a gittim. Ve Dilek’i buldum. Ama nasıl bir buluşma… Karşımda bir kuş vardı sanki. Yaralı, ürkek, kafasını kaldırdığında gözleri dolan. Büyümüştü. Çok güzelleşmişti. Yine de gözlerinde çocukluk arkadaşım Dilek vardı. Sarıldık. Sessizce ağladık. Zaman dondu. Birkaç gün onun yanında kaldım. Tahmin ettiğim gibi değildi hayatı. Daha da zordu. Annesi yüzünden yaşadığı şeyler, dinledikçe içimi parçaladı. O an karar verdim. Bu defa gitmeyecektim. Dilek’i yine bırakmayacaktım. Zaten artık çok zenginlerdi. Babaannesi tüm mirasını oğluna değil, Dilek’e bırakmıştı. Sırf annesi bu servete konmasın diye. Ne kadar haklı bir karar olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum. İstanbul’a gelmesi… kolay olmadı. Zor da olsa onu ikna ettim. Birlikte döndük. Allah’tan okul dönemi bitmişti de yaz sezonu başlamıştı. Yoksa köydeki o küçük okuldan asla ayrılmazdı. O kadar alışmıştı ki bulunduğu yere… ama ben de kararlıydım. İstanbul’a gelir gelmez ilk işimiz, bize yakın güzel bir ev bulmak oldu. Sonra da onun içini birlikte dekore ettik. Perdelerden halılara, mutfak eşyalarından duvar süslerine kadar her şeyi birlikte seçtik. Sanki geçmişin boşluğunu o eşyaların rengine, desenine saklıyorduk. Onunla birlikte bir şeyler yapmak bana da iyi gelmişti, ona da… Bir gün yine klasik bir şekilde komedi programı açmıştım, gülüp kafamızı dağıtalım diye. Ama o sırada içimde bir kıpırtı oldu. Gözüm televizyondaki stüdyoya takıldı, sonra Dilek’e döndüm ve gözlerim parlayarak sordum: “Neden yerinde izlemiyoruz bunu?” Önce durdu. Gözlerinde tereddüt belirdi. “Olmaz… kalabalık... insanlar...” falan dedi. Ama ben pes etmedim. Yavaş yavaş ikna ettim onu. En sonunda, istemeye istemeye de olsa kabul etti. Tek şartı vardı: Konuşmak istemiyordu. Sessizce oturacak, sadece izleyecekti. “Merak etme,” dedim, “kimse sana mikrofon uzatmaz zaten o kalabalıkta. Hem seni tanımıyorlar ki.” Ama kader işte. Körün taşı, sağırın kulağına denk gelir misali… O gece çok eğlendik, çok güldük ama tam rahatlamışken, sunucu bir anda mikrofonu Dilek’in burnunun ucuna dayadı. Dilek’in yüzü buz kesmişti. “Konuşmak istemiyorum,” dedi sakin ama net bir sesle. Sunucu kısa bir an afallasa da, toparlamayı bildi. Orada küçük bir tebessüm dağıldı yüzlere ve konu kapandı. Yine de Dilek’in gözlerindeki gerilim uzun süre inmedi. Programdan sonra birlikte bir şeyler yiyip eve döndük. Dilek suskundu ama içinde fırtınalar koptuğunu sezebiliyordum. Bir hafta sonra program televizyonda yayınlandı. Ekranda ben de Dilek de gayet net görünüyorduk. Ertesi sabah abim, her zamanki gibi işleri biter bitmez bana hesap sormak için: “programda ne işin vardı?” diye sordu. İçimden “Acaba Dilek’i hatırladı mı?” diye geçirdim ama... Dilek, abim konusunu bir daha hiç açmadı. Sessizdi. Ne bir bakış, ne bir ima... Sanki abim onun için çoktan kapanmış bir defterdi. Ben ara ara lafı açmaya çalışsam da ilgilenmedi. Soğuktu. Abiminde pek hatırladığını sanmıyordum. Sonrasında gündelik hayatımıza dönmüştük. Normal muhabbetler, kahveler, yürüyüşler… Bu akşam ona, bizim evde yemek yemeyi teklif ettim. Başta yine kendini geri çekmek istedi. Klasik Dilek... Kaçmayı tercih ediyordu. Ama ben ısrar ettim. Üzerine gitmeden ama vazgeçmeden. Ve sonunda, yine zor da olsa kabul ettirdim. O akşam bizim evde, o masada birlikte oturacaktık. İçimde bir heyecan, ama nedenini tam olarak çözemediğim bir kıpırtı vardı. Abim eve geldiğinde, Dilek'le birlikte mutfakta salata yapıyorduk. Gülüşerek, bıçak seslerinin ritmine ayak uydururcasına küçük neşeli anlar yaşıyorduk ki... evin içinde yankılanan o sert sesle her şey bir anda dondu: “Duruuu!” O ses… O tok, yüksek ve öfkeli ton… Koca evin duvarlarından sekip kalbimizin orta yerine çarptı. Saniyelik bir sessizlik oldu. Dilek’le göz göze geldiğimizde, onun da benim gibi irkildiğini fark ettim. Gözleri büyümüş, yüzü solmuştu. Elindeki domatesi yavaşça tezgâha bıraktı. Eli titriyordu. “Ben… ben gideyim istersen,” dedi neredeyse fısıltıyla. Sesi çatallı, korkusu gözlerinden okunuyordu. O anda içimde ona dair kırılgan bir koruma duygusu kabardı. Gülümsedim, sevimli bir ifadeyle başımı hafif yana eğerek: “Saçmalama, korkma. Bu her zamanki abim işte. Yine bir şeye kızmıştır, geçer şimdi,” dedim. Dilek’in korkusunu bastırmak için sözlerim ne kadar yumuşaksa da içimde kopan fırtına başkaydı. Abimi tanırdım. Bir şey canını sıkmıştı, hem de fena. Ve bunu gelip bana patlatacaktı. Yüzümdeki sahte tebessümle mutfaktan çıktım. Ama ayaklarım… sanki geri geri kaçmak istiyordu. Kalbim göğüs kafesimi sıkıştırıyor, nefesim ciğerlerime ulaşamıyordu. İçimde, üzerime doğru yürüyen bir fırtına vardı sanki. Salonun eşiğine geldiğimde karşımda duran kişi abim değil, adeta bir volkan gibiydi: Demir Alp Hazemşah. Burnundan soluyordu, gözleriyle etrafı tarıyor ama bakışları sürekli bana dönüyordu. Şüpheyle, sorgulayan, sınayan o bakış… Birkaç saniye süren sessizlikten sonra sesi çelik gibi yankılandı: “Neden programa çıktın?” Sertti. Soğuktu. Ve her kelimesi bir kırbaç gibi yüzüme çarpıyordu. Tonunda en ufak bir yumuşama yoktu. Ne merak, ne endişe… Sadece öfke ve hesap sorma vardı. Yutkundum. İçimde bir yandan korku kabarıyor, bir yandan da öfke kıvılcımları çakıyordu. Ama Dilek hâlâ mutfaktaydı… Bu konuşma ona da uzanabilirdi. Derin bir nefes aldım, ama kelimeler hâlâ boğazıma takılıydı. “Abi… şey…” Daha cümleye başlayamadan, bir soru daha şimşek gibi çaktı havada: “Bu eve kim geldi benden habersiz?” Bu defa sesi daha soğuktu. Daha baskıcı. Gözlerindeki öfke büyüyordu. Bir an boğulacak gibi oldum. Tam cevap verecektim ki mutfaktan gelen hafif ayak seslerini duydum. Başımı çevirdim. Dilek… Yavaş adımlarla çıkıyordu mutfaktan. Başını eğmişti. Her adımında daha da küçülüyordu sanki. Kendi gölgesine bile basmadan yürüyen bir çocuk gibiydi. Gözüm abime kaydı. O an… o çok kısa an… yüzünde bir şaşkınlık belirdi. Göz bebekleri büyüdü. Dilek’i tanımıştı. Ama hemen omuzlarını dikleştirip, mimiklerini sıfırlayarak eski haline döndü. Sanki içinde bir şey kıpırdamış ama hemen bastırılmıştı. Dilek yavaşça yanıma geldi. Hâlâ başı eğikti. Sesini zar zor duyabildim: “Ben… gideyim artık. Özür dilerim.” Sonra bir anlık cesaretle başını kaldırıp, abime dağılmış bir bakış attı: “Özür dilerim…” Kapıya doğru yöneldi. Adımları hızlıydı, ama titrek. O an içimdeki sinir bastırılmaz bir şelale gibi yükseldi. Damarlarıma sığmadı. “Sen ne karışıyorsun benim misafirme!” diye bağırdım abime. Sesim evin duvarlarını zangırdattı. Öfkem boğazımı yaktı. Sonra hızla Dilek’in arkasından koştum, kolundan tuttum. “Gitme,” dedim. Gözlerimin içine bakmasını istedim ama o hâlâ kaçıyordu. Dilek, içi bastırılmış bir çığlık gibi sessizdi. Kafasını yavaşça sağa sola salladı. “Hayır,” dedi sadece dudaklarıyla. Ve sonra hızla evden çıktı. Korkmuştu. Çok korkmuştu. Ve haklıydı. Abim… o hödük adam, onu korkutup kaçırmıştı. Hiçbir şey anlamadan, hiçbir şeyi açıklamadan, sadece varlığıyla bile Dilek’i bir kez daha ürkütmüştü. Arkamı döndüm, gözlerim dolmuştu. “Aferin!” dedim dişlerimi sıkarak. “Kızı korkutup kaçırdın!” Ardımda hiçbir şey söylemeden hızla odama çıkarken, arkamdan yankılanan sesi beni yerime çiviledi: “Dilek miydi o?” Netti. Sade ama derinden gelen bir sesti bu. Tek seferde, şüphesiz. Bir an durdum. Kalbim yerinden fırlayacak gibiydi. Ayaklarım yere çakılmıştı. Gözlerim parladı. Hatırlamıştı. Onca yıl sonra… sesinden belliydi. Unutmuş gibi yapan abim, Dilek’i tek bakışta tanımıştı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE