6.BÖLÜM

1450 Kelimeler
Babannemin sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyordu. “Güçlü kal kızım… Hayat acımasız olabilir, ama sen olma. Unutma, kalbiyle yürüyen insanlar daima kazanır.” Sanki o an yanı başımdaydı. Elini başıma koymuş, çatlamış elleriyle saçlarımı okşuyor gibiydi. Bu sözler, içimde yankılanan bir dua gibiydi. Kendime sık sık hatırlattığım bir dua… Demir’in o sert çıkışını hiç beklememiştim. Soğuk, mesafeli ve neredeyse kırıcıydı… Bunu hak etmemiştim. Sessizce, başımı öne eğip yalnızca “özür dilerim” diyebildim. Ardından arkamı dönüp çıktım evden. Kapı kapanırken içimde de bir şeyler kapanıyordu sanki. Üzülmedim mi? Üzüldüm. Hem de çok… Ama bu beni yıkmadı. Eskiden olsaydı, belki günlerce yatağımdan çıkmazdım. Belki defalarca kendimi suçlardım. Ama artık ben o eski Dilek değildim. Yıkılmadım. Sadece, biraz daha yalnızlaştım o kadar. “Misafir istemiyor olabilir,” dedim kendime. Belki de… belki de beni hatırlamamıştı. Kim bilir... Bu yüzden bir daha Duruların evine gitmeyecektim. Zaten burada sadece kısa bir süre kalacaktım. Çocuklarıma ve köyüme kavuşunca… her şey yoluna girecekti. Babannemden kalan anılarla, yine ayakta kalacaktım. Demir’in hayatına karışmak gibi bir hata yapmayacaktım. Aklım bunu söylüyordu. Ama kalbim… başka bir şey fısıldıyordu. Ne kadar mantıklı davranmaya çalışsam da, Demir’le böylesine kırgın karşılaşmak istemezdim. Gece yatağa uzandığımda içimde yankılanan sessizlik çok şey anlatıyordu. Ne kadar yalnız olduğumu o an fark ettim. Tavanın boşluğuna bakarken annemi düşündüm. Acaba ne yapıyordu? Hâlâ Harun’la mıydı? Göz kapaklarım ağırlaşırken içimde garip bir hüzün vardı. Düşüncelerim, bir sis gibi zihnimi sararken yavaşça uykuya daldım. Sabah, tiz bir telefon sesiyle gözlerimi araladım. 06.10… Bu saatte kim arar ki? Ekrana baktığımda Duru’nun ismini görünce içimde bir şeyler burkuldu. “Bir şey mi oldu?” endişesiyle hızla açtım. “Güüüünaaaydınnnn!” Neşeyle bağıran sesi, bütün endişemi bir anda dağıttı. İçim rahatlamıştı ama hâlâ uykuluydum. “Duru, kötü bir şey yoksa kapatıyorum. Uyuyacağım,” dedim bezginlikle. Karşıdan kahkahası geldi. “Burası köyüne benzemez Dilek Hanım! İstanbul’da gün erken başlar. Hatta sen geç bile kaldın!” İçimden homurdanarak tam kapatacakken tekrar aradı. Yorgundum ama anlaşılan kurtuluş yoktu. Pes edip telefonu tekrar açtım. “Bak hemen bize kahvaltıya geliyorsun. İtiraz istemiyorum. Abimin de haberi var. Hatta… dün gece için özür dilemek istiyor.” Bir an içim ürperdi. “Gerek yok Duru, teşekkür ederim ama gerçekten uyumak istiyorum,” dedim. Ama Duru pes etmedi. Karşıma geçmiş gibi konuşuyor, araya hiç boşluk bırakmadan anlatıyordu. Sözleri arasına sıkıştırdığı o cümleyle ise beni yerimden doğrulttu: “Abim seni hatırladı.” Boğazım düğümlendi. Bir an konuşamadım. Gözlerimi açtım ve yavaşça doğruldum yatakta. Kalbim istemese de kulaklarım dikkat kesilmişti. “Hadi Dilek, kırma beni. Gerçekten pişman olmuş. Başka biri gelecek sanmış. Senin olduğunu bilseydi asla böyle davranmazdı. Kendisi de söyledi,” diye ekledi. Sanırım yarım saat boyunca dil döktü. Sonunda, yalnızca bir “tamam” diyebildim. Kalktım. Ama içimde tarifsiz bir kıpırtı vardı. Sanki Demir’i ilk kez görecekmişim gibi heyecanlanmıştım. Buna hiç hazır değildim. Üzerime sade ama özenli bir şeyler giydim. Siyah bir eşofman altı ve beyaz bir tişört… Saçlarımı at kuyruğu yaptım. Yüzüme sadece güneş kremi sürdüm. Güzelleşmeye değil, sade kalmaya çalışıyordum. Ama kalbimin içi başka şeyler söylüyordu. Evden çıktım. Köşe başındaki büfeden sıcak simit aldım. “Demir küçükken çok severdi…” Bu düşünceyi farkında olmadan fısıldadım. Gözlerim hafifçe doldu ama kendime kızdım. Kalbim... İstediğim halde değil, en korktuğum haldeydi. Harun’dan sonra bir daha böyle çarpmayacak sanmıştım. Ama işte oradaydı. Minik minik, kendini hatırlatıyordu. Ve bu, beni ürkütüyordu. Evin bahçe kapısından içeri adım attığımda, kalbim boğazımdaydı sanki. Simit torbası elimde hafifçe terlemişti. Duru'nun pencereden beni fark edince gözlerinin parladığını gördüm. El salladı, sonra bir koşu mutfağa geri döndü. İçimdeki gerginliği bastırmaya çalıştım. Kapıyı tıklatmadan usulca açtım. Tanıdık bir koku karşıladı beni; kızarmış biber, çay, taze maydanoz… Her şey, yıllar öncesinden kalma bir sabaha benziyordu. Sanki zaman geri akmış, yılların küskünlüğü daha içeri girmeden yumuşamış gibiydi. Adımlarımı yavaş attım. Salonun ortasında kurulu masa oldukça kalabalıktı. Peynir tabakları, zeytinler, domatesler, kayısı reçeli… Her şey ince ince hazırlanmıştı. Duru’nun elinden çıktığı belliydi. Ama gözlerim, masada başka bir yüzü aradı. Demir… Sandalyeye oturmuş, elinde çay bardağıyla camdan dışarı bakıyordu. Sırtı dönüktü. O kadar donuk ve mesafeli duruyordu ki, içeri girdiğimi fark etmemiş gibiydi. Ya da fark etmişti de, görmezden geliyordu. İçimdeki o tanıdık korku kıpırdanmaya başladı. Derin bir nefes aldım. Duru hemen yanıma geldi. Gözleri ışıl ışıldı, sanki çocukluğuna dönmüştü. “Hoş geldin! Mis gibi kokmuş simitler,” dedi ve elime sarıldı. Yüzündeki sevinci görünce buruk bir tebessümle başımı salladım. Ama fark ettim ki, gözleri bir anlığına Demir’e kaydı. Ve… parıltısı azaldı. Anlamıştım. Demir’in kahvaltıya geleceğimden yine haberi yoktu. Duru'nun gözlerindeki telaşı okudum. Abisinin tepkisinden korkuyordu ama belli etmemeye çalışıyordu. Hızla mutfağa yöneldi, bana da yavaşça masaya oturmamı işaret etti. Ben de sessizce ilerledim. Tam sandalyeye yönelmiştim ki, Demir’in sesi odayı bıçak gibi kesti: “Dün akşamdan sonra… bir daha gelmezsin sanmıştım.” Sesindeki soğukluk, içerdiği kırılganlıkla birleşince daha da sert çarptı bana. Donup kaldım. Elimdeki simit torbası hafifçe titredi. Demir sandalyesinden kalktı. Çayından bir yudum bile almamıştı. Hiç kimseye bakmadan masadan uzaklaştı. Odanın köşesinden geçerken kolunu hafifçe sıktı; belki sinirini, belki pişmanlığını bastırmaya çalışıyordu. Ama yüzü… Yüzü ifadesizdi. Yalnızca gözlerinde, bir anlığına durup bakabilseydim göreceğim bir fırtına vardı. Duru ağzını açtı ama kelime çıkmadı. Gözlerini kaçırdı. Ben ise olduğum yerde öylece kalakaldım. O sabah kahvaltısı… çocukluğun huzur sabahı olmayacaktı. Bu, geçmişin üzerine kurulan sessiz bir savaşın yeni perdesiydi. Demir’in ayak sesleri, zemindeki tahta parkelere her bastığında içimde yankılandı. Sanki her adımı, geçmişten bir parçamı çiğniyordu. Kapıya yöneldi. Ceketini almadan, anahtarını bile kontrol etmeden çıktı. Kapı, ardından tok bir “klik” sesiyle kapandı. Sessizlik… Öyle yoğun, öyle keskin bir sessizlik çöktü ki odaya, sanki duvarlar bile nefesini tutmuştu. Bir tek mutfaktaki saatin tik takları kaldı geriye. Duru önce kapıya, sonra bana döndü. Yüzünde suçlulukla karışık bir mahcubiyet vardı. “Dilek… gerçekten özür dilerim. Yani, dün gece bana ‘bana haber verseydin böyle davranmazdım’ demişti. Bu sabah da normal davranıyordu. Söz veriyorum, hazırlıksız yakalandı sadece,” dedi hızlı hızlı. Ona bakmaya çalıştım ama başaramadım. Gözlerim buğulanmıştı, görüşüm bulanıktı. “Ben… gerçekten kırmak istemedim seni. Sadece… yeniden konuşmanızı istedim. Çünkü… aranızda geçmişte olmayan şey belki şimdi olur sandım... sen iyi birisin Dilek. Ve abim de…” Konuşurken sesi titredi. Cümlesini tamamlayamadı. Bense yavaşça sandalyeye dokundum, ama oturmadım. Yutkundum. Kelime bulamıyordum. Yalnızca içimde büyüyen o tanıdık ağırlık vardı. Boğazıma yerleşmiş, soluğumu kısıyordu. Yıllar önce babam gittiğinde nasıl susmuşsam… şimdi de aynı suskunluk kapladı içimi. “Duru… bir şey söylemene gerek yok.” Sesim kısık, yorgun ve kırılmıştı. “Ben zaten burada uzun kalmayacaktım. Hem çocuklar da özlemiştir.” Yalan söyledim. Çünkü gerçeği söylemek, gözyaşlarımın dökülmesine neden olacaktı. Gözlerimin dolduğunu fark ettim. Ama ağlamak istemedim. Burası onların evi, bu onların dünyasıydı. Ben fazlaydım. Bir yük, bir geçmiş hatası gibi… taşınması zor bir misafirdim. Masaya bıraktığım simit torbasına kısa bir bakış attım. Sıcaktılar hâlâ. Ama Demir yoktu. Ve artık hiçbir anlamı kalmamıştı. Duru, bir şeyler söylemek istedi. Elini uzattı ama ben nazikçe geri çektim. “Sakın kendini suçlama. Bu senin suçun değil,” dedim ve zor da olsa gülümsedim. O gülümseme, içimde çatlayan onca duygunun zayıf bir siperiydi sadece. Kapıya yöneldim. Her adımda içimdeki duvarlar biraz daha çatladı. Kapıyı açarken, sabah güneşi gözlerime vurdu. Ama içim karanlıktı. Arkama dönmedim. Dönseydim… kalırdım. Ve kalmak, bu defa kendime ihanet olurdu. Yürürken ayaklarım beni nereye götürdüğünü bilmeden sürüklüyordu ama içimdeki ses, yönünü çoktan belirlemişti. Muş. Benim sessizliğimin, kayıplarımın, kendimi yeniden inşa etmeye çalıştığım toprağın adıydı. Ben... babamdan sonra hiçbir yere sığamadım. Ne bir eve, ne bir dosta… Ne bir sokakta, ne bir adamın kalbinde yer bulabildim kendime. O gittiğinde, içimde koca bir boşluk kaldı. Sanki her şey onun varlığıyla güzeldi. Onun sesiyle güvenli, onun gülümsemesiyle yaşanılasıydı dünya. Annem bile… annem bile beni istemedi. Kadın olmak, anne olmak bu kadar zorken, o en kolay olanı seçti: vazgeçmeyi. Bir çocuğun kalbinden vazgeçmeyi… Ve ben... hâlâ kendime bir yer arıyordum. Kendimi ispatlamaya, sevilmeye, görülmeye, duyulmaya… Ama her çabam bir duvara çarpıyor, sonra üzerime yıkılıyordu. Boşuna... Bir hiç uğruna çabalıyordum. Bir zamanlar inandığım insanlar, tutunduğum eller, umut sandığım sözler... Hepsi birer hayal kırıklığına dönüşmüştü. Önce babamı kaybettim… Sonra annemin ihanetiyle boğuştum. Onca gece uyumadan ağladım. Babannem… o tek limanım, sessizce gitti. Bir sabah, bir daha uyanmamak üzere kapadı gözlerini. Ben o gün içimde bir kapının sonsuza dek kapandığını hissettim. Ve şimdi de… Demir. Onca zaman sonra, bir tebessüm bir ufak baş selamı ya da küçük bir nasılsınla geçiştirebilirdi... Ama beni yine uzağa itti. Sanki ben yaralı değilmişim gibi. Sanki geçmişimde hiç acı yokmuş gibi. Gitmek… Bu kez gerçekten gitmek, en doğrusu. Kendimi kimseye anlatmaya gücüm kalmadı artık. Ne geçmişimi, ne yaralarımı, ne neden hâlâ geceleri uyanıp iç çektiğimi... Yüzümdeki tebessümün altında kırık dökük bir kadın var. Bunu gören kimse yoktu. Olmak da istemiyordu zaten. Muş’a döneceğim. Çocuklarımı saracağım kollarıma. Bir gülüşleriyle yeniden ayağa kalkacağım. Belki eksik, belki yorgun… ama sahici bir hayata döneceğim. Burada her şey fazlaydı. Ve ben… Fazla olduğum yerden sessizce çekilmek istiyorum artık.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE