7.BÖLÜM

1951 Kelimeler
Kimseye haber vermeden, sessizce çıktım evden. İstanbul’un sokakları, ayaklarımın altında değil, artık içimde ağırlaşıyordu. Babamdan sonra bu şehir benim için bir anlam taşımaz olmuştu. Her köşesi bir eksikliği hatırlatıyor, her sokak içimde yankılanan boşluklara dokunuyordu. Acıydı evet… ama ne yazık ki alışmıştım. Zaten Demir, hiçbir zaman benim olmamıştı ki… Beni istememesi normaldi. Ama bunu söyleme biçimi, işte o... biraz fazla sertti. Kırık kalbimi toplamaya çalışırken, valizimi minibüs bagajına yerleştirdim ve tek kelime etmeden yola çıktım. Otogar kalabalığında bile içim boştu. Muş’a vardığımda, babannemle yıllardır kaldığımız eve bile uğramadım. Şehri pas geçip, dağ yollarına sardım. Uzak, sapa, kışın yolu kapanan, yazın tozu ciğeri kurutan o küçük köyüme… Benim evim artık orasıydı. Okulun hemen yanındaki o tek katlı, küçücük ev… Sadece bir mutfak ve yatak odasından ibaretti. Ama bana göre, kalabalık şehirlerdeki yalıtılmış dairelerden çok daha sıcak, çok daha insana benzerdi. Burası için babannemle birlikte çok emek vermiştik. Penceresini onardık, çatısını kapladık, sobasını değiştirdik. Köyde elektrik çoğu zaman kesikti. Zaten internet çok az evde vardı.. Ama o eksikliklerin yerine insanların kalbi vardı burada. Samimiydi herkes. Doğal. İç içe yaşanan bir hayat vardı bu köyde; herkesin çocuğu birbirinin emaneti, herkesin ekmeği ortak sofraya bölünürdü. Yiyeceklerimin çoğunu köylüler, öğrenciler aracılığıyla gönderirdi. “Öğretmenim, bunu annem gönderdi.” “Öğretmenim, bu böreği babannem yaptı.” “Bu yoğurdu bizim ineğimizden sağdıkta yaptık öğretmenim.” Her paketin içinde sadece yiyecek değil, içten bir selam, sahiplenme ve minnet olurdu. Ben de elimden geleni yapıyordum. İki sınıflık küçük okulda, tek sobayla ancak bir sınıfı ısıtabiliyorduk. Önce soba işini çözdük. Sonra boyaları yeniledik, camları değiştirdik. Babannem sağ olsun, ne gerekiyorsa yaptı. Köylülerle, müdür beyle el ele verdik. Sonunda bir ek yapı kurduk: küçük bir oyun odası. İçinde oyuncaklar, kitaplar, hayal kuracak alanlar… Çocukların yüzündeki gülümseme, karlar altında bile çiçek açtıracak kadar güçlüydü. O an... Elimde su bardağı, mutfaktaki küçük koltuğuma kıvrılmış, içimi ısıtmaya çalışan çaya değil de duvara bakıyordum. Pencereden dışarıya göz attım. Hava griydi. Bulutlar, dağın üstünden ağır ağır geçiyordu. Soğuk, evin her çatlağından içeri sızıyordu ama sobamız sıcaktı. Düşüncelerime gömülmüşken... Kapı tıkladı. Yavaş ama kararlı bir şekilde. Bir an ürperdim. Köyde bu saatte biri gelirse, ya bir haber getirmiştir ya da bir yarası vardır. Yavaşça ayağa kalktım. Perdeyi araladım. Kapı tıklaması bir kez daha yankılandı, sonra kısa bir sessizlik. Elimdeki bardağı sehpanın kenarına bırakıp yavaşça yerimden kalktım. Ayaklarım tahta zeminde gıcırdadı. Sobanın içindeki odun çıtırtısıyla yarışır gibiydi adımlarım. Kapıyı araladım. Dışarısı karanlıktı. Ama gecenin sessizliğini delen küçük bir ışık parlıyordu: Gaz lambası. Onu taşıyan tanıdık bir siluet, kapının önünde durmuş, gülümsemeden çok bir endişeyle bana bakıyordu. Köyün bekçisi Nuri Abi. Yüzü rüzgârla çatlamış, kaşlarının arası yılların yüküyle derinleşmişti. Ama sesi hâlâ aynıydı; insanın içini ısıtan, dağlardan değil, baba dizinin dibinden gelen bir ses gibi. “Elinde tuttuğu küçük gaz lambasının titrek ışığında bana baktı.” “Efendim Nuri Abi,” dedim, hafif meraklı ama içten bir gülümsemeyle. Başını hafifçe eğdi, sonra lambayı biraz yukarı kaldırıp yüzüme daha net baktı. > “Kızım... Işık açık olunca dedim bir uğrayayım. Bu saatte ne işin var burada? Okullar da tatil, değil mi?” Sesindeki şaşkınlıkla karışık merak, aslında bana duyduğu babacan ilgiydi. Nuri Abi köyün sadece bekçisi değil, sessiz hafızasıydı. Hangi evde kaç kişi kalır, kim ne zaman gelir ne zaman gider… hepsini bilirdi. Ama bunları sorarken asla haddini aşmaz, sadece göz kulak olurdu. Gülümsedim. Kapıyı biraz daha açtım, rüzgârın içeriye dolmasına aldırmadan. > “Öyle... biraz erken döndüm. İstanbul’dan geldim. Kalabalık bir şehri sırtımda taşımaktan yoruldum galiba.” Nuri Abi başını hafifçe salladı. Rüzgârda lambanın alevi bir an titredi, sonra yeniden dikleşti. > “Hee... insan bazen gürültüden değil, sessizlikte bulur derdini. Hakkındır kızım. Dönmek iyi gelir insana... hele ki toprak seni tanıyorsa.” Birlikte kısa bir sessizlik yaşadık. Sadece rüzgârın, çatının saçlarını yalayıp geçerken çıkardığı hışırtı konuştu. > “İçeri geçmek ister misin Nuri Abi? Çayım var, soba da yanıyor.” Gülümsedi ama elini nazikçe kaldırdı. > “Yok kızım. Nöbet var. Köy uyurken ben ayaktayım, bilirsin. Ama içim rahatladı seni görünce. Sabaha karşı ayaz sert olur, camları ört sıkı sıkı. Bir de... babannene selam söyle. Dua ederim hep arkasından.” > “Sağ ol Nuri Abi. Allah razı olsun.. Ama babannem vefat etti...” dediğimde >"Bilmiyordum kızım başın sağ olsun" dedi mahçubiyetle ve başını bir kez daha eğdi. Arkasını dönüp yavaş adımlarla uzaklaşırken lambasının ışığı her adımda biraz daha küçüldü. En sonunda, gecenin karanlığına karıştı. Ben kapıyı usulca kapatırken, içimde garip bir huzur vardı. Acıyı sinesine çekmiş, ayakta durmaya çalışan bir kadının yüreğinin huzuru.. İstanbul’un tüm sokak lambaları bile bana bu kadar içten bir güven vermemişti. Köy, sessizdi. Ama o sessizlik artık yalnızlık değil; ait olduğum bir yerin nefesiydi. Sabah gözlerimi açtığımda, köyde güne başlamanın en güzel sesi karşıladı beni. Kuş cıvıltılarından çok daha canlı, çok daha gerçek bir ses… Okulun bahçesinden gelen top sesleri ve neşeyle yankılanan çocuk çığlıkları. Hepsini seslerinden tanıyordum: Ahmet… Fevzi… Turan… Mirza… Hasan… Hüseyin… Yatakta doğrulmadan, battaniyenin içinde bir süre gülümsedim. Köyde saat kaç olursa olsun, çocuklar oynayacak bir neden bulurdu. Çünkü burada çocuk olmak, hayal kurmanın en sade ve en gerçek hâliydi. Elimi uzatıp telefonuma baktım. Ekran karanlıktı. Açmak için düğmeye bastığımda, bir anda ekranı mesajlar, aramalar ve ses kayıtlarıyla doldu. Hepsi de Duru’dan... Ardı ardına sesli mesajlar bırakmış, birkaç kez aramış, hatta bilinmeyen bir numaradan bir arama bile vardı. Kafamın içinden “Acaba Demir mi?” sorusu geçti… ama hemen ardından sustum. Gerek yoktu. Gönül yoran ihtimalleri kurcalamaya mecalim kalmamıştı. Saat henüz 08.46 idi. Köyde bu saat, güneş çoktan dağın tepesine tırmanmış, herkesin işine gücüne koyulmuş olduğu vakittir. Kimi ahırda ineklerini sağar, kimi tandırda ekmeğini pişirir. Ve çocuklar… onlar her zaman oyun için bir yol bulurdu. Köyde çocuk olmak zordu aslında. Ama bu çocuklar... Ayakkabılarının ucu yırtılsa da, ceplerinde oyuncak yerine taş taşısalar da, gülmeyi bilirlerdi. Ve o gülüş... İnsanın içine işleyen, yorgun bir kalbi yumuşatan türdendi. Tam o sırada telefon yine çalmaya başladı. Arayan yine Duru’ydu. > “Efendim Duru?” dedim, hâlâ sesim sabah mahmurluğuyla ağır. > “Dilek, aklımı oynatacaktım! Nerdesin sen? Telefonun neden kapalı? Kaç gündür arıyorum!” Sözcükler üstüme üstüme geliyordu. > “Köydeyim Duru… Sorun yok, telefonumu kapatmıştım. Unutmuşum,” dedim. Zaten Duru dışında kim arayacaktı ki beni? O kadar sessizleşmişti ki hayatım, artık sadece içime doğru konuşuyordum sanki. > “Köye mi gittin?! Ne zaman? Niye?” Soruları dinlemeden telefonu kapattım. Ardından da mesaj yazdım: > “Yeni uyandım. Beynim götürmüyor. Çok hızlı konuşuyorsun.” Gönderdikten hemen sonra ekrana kahkaha atan emojiler yağmaya başladı. Telefonu kenara koyduğumda bile hâlâ titriyordu mesaj sesleriyle. Ama ben artık uyanmıştım.Yavaşça yataktan kalktım. Banyoya gidip yüzümü yıkadım. Soğuk su ellerimi titretti ama bu soğukluk bile köyün doğallığına dahildi. Ocağa su koydum çay için, sonra pencereyi açtım ve dışarıdaki sese doğru seslendim: > “Ahmeet!” O an... Bahçedeki bütün çocuklar aynı anda durdu. Ve hep bir ağızdan: > “Aaa! Öğretmenim geldiniz mi?!” Penceremin önünde toplanmaları bir dakika bile sürmedi. Üstleri çamurlu, saçları dağınık, ama gözleri… parıl parıldı. Bir bayram sabahı gibi. İnsan bu sevgiyi tanımlayamazdı. Kalbine dokunan bir sıcaklık vardı, içimi saran bir aidiyet duygusu. > “Kahvaltı yaptınız mı çocuklar? Hadi, çay suyu koydum,” dedim gülerek. > “Biz yaptık öğretmenim! Siz de yapın da okulun bahçesinde oynayalım!” dediler heyecanla. Gülümsedim. > “Tamam,” dedim. “Ben geliyorum şimdi.” Pencereyi kapatıp içeri döndüm. Evde ne varsa — iki dilim ekmek, biraz peynir, bir domates — ekmek arası yapıp hızlıca atıştırdım. Sonra eşofmanımı giyip, saçımı topladım ve dış kapıya yöneldim. Ayakkabımı giyerken bir an durdum. Kapının tokasına elim değdiğinde, içeride bir huzur bıraktığımı, dışarıda ise saf bir sevgiye yürüdüğümü hissettim. Bahçeye çıktığımda, çocukların neşesi rüzgârla birlikte yüzüme çarptı. Bahçeye çıktığımda, çocuklar çoktan oyun düzenini kurmuştu. Biri kaleye taş dizmiş, biri topu şişiriyor, diğeri ip atlarken sayıyor... Yani tam anlamıyla bir çocuk cenneti. > “Öğretmenim siz kaleye geçin!” diye bağırdı Fevzi. “Yok yok, Dilek öğretmen forvet olsun!” dedi Hasan. Tam oyun ısınmaya başlamıştı ki… Bir gölge köy yolunun ucundan yavaşça yaklaşmaya başladı. Kıvrılan yoldan beliren silüet zamanla netleşti. Boylu poslu, siyah montlu, yakasında küçük bir kitap broşu… Yürüyüşünde şehirden gelen bir duruş vardı ama adımlarında köyün toprağına alışıklık belliydi. Çocuklar bir anda dikkat kesildi. > “Abi!” diye bağırdı Mirza ve fırladığı gibi adama doğru koştu. Genç adam hafif eğildi, kollarını açtı ve Mirza’yı sımsıkı sardı. O sahneyi izlerken farkında olmadan içim ısındı. Mirza, gururla geri dönerken arkadaşlarına seslendi: > “Bu benim abim! Enes! Muş merkezde öğretmen. Edebiyatçı!” diye bana anlatmaya başladı.. Çocukların gözleri parladı. Enes gözlerini bana çevirdi. > “Siz Dilek Öğretmen olmalısınız,” dedi, gülümseyerek. “Kardeşimden çok duydum. Bu köy sizinle başka olmuş.” Yanaklarım kızardı, ama bahar güneşine suç atacak kadar ustaydım. > “Yok canım, biz birlikte olduk çocuklarla. Köy zaten güzeldi, ben sadece biraz boya badana işine karıştım.” Gülümsedi. O gülümseme... derin ama rahat. İnsanı yormayan, olduğu gibi gelen bir gülümseme. > “Top oynuyor musunuz? Ben de katılayım mı?” Çocuklar anında tezahürata başladı. > “Enes abi forvet!” “Dilek öğretmen kaleye geçsin!” “Yok öğretmenle abi aynı takımda olmasın, çok güçlü olup bizi yenerler!” Herkes gülüyordu artık. Ben de… İçimde uzun zamandır hissetmediğim bir hafiflik vardı. Belki oyun, belki güneş, belki... arkamda bıraktıklarımın rahatlığı… Maç başladı. Köy okulunun bahçesi, buğday tarlalarının ortasında neşeyle yankılanan kahkahalarla doldu. Enes arada bana göz kırpıyor, topu bana pas atıyormuş gibi yapıp başka tarafa çeviriyordu. > “Hile yapıyorsunuz öğretmen bey!” dedim güya kızarak. > “Sanat biraz da aldatmaca değil mi? edebiyat hocası olmanın hakkı bu!” deyip kahkahayı patlattı. O sırada telefonum yeniden çalmaya başladı. Topun peşinden koşturan çocuklara bir “Bir dakika” işareti yaparak kenara çekildim. Ekrana bakmadan, alışkanlıkla açtım. > “Efendim?” Karşımdaki ses, tanıdık ama uzun süredir duymadığım türdendi. Kendinden emin, kibar ve mesafeli… > “Dilek Hanım, merhaba. Ben Mete Bey. İstanbul’daki evinizin site yöneticisi.” Kendimi toparlamaya çalıştım. > “Buyurun Mete Bey.” > “Evinize uğradım, ama ulaşamayınca aradım. Site yönetimi olarak yeni taşınan komşular için küçük bir ‘Hoş geldiniz’ kokteyli düzenliyoruz. Ortak kullanım alanında yapılacak. Sizi de bilgilendirmiş olayım; birazdan telefonunuza bildirim gelecek. Onaylarsanız, organizasyonu kesinleştireceğiz.” > “Tamam,” dedim yorgun bir tebessümle. “Gönderin, bakarım.” > “Teşekkürler. Haber bekliyor olacağız. İyi günler.” > “İyi günler.” Telefonu kapattım. Saniyeler sonra ekranımda bir bildirim belirdi: “Cumartesi akşamı 19.45’te, yeni komşumuz Dilek Gökdelen Hanım için bir Hoş Geldiniz kokteyli düzenleniyor. Katılımınızı oylayabilirsiniz.” Altında sadece iki seçenek vardı: Katılıyorum / Katılmıyorum Parmaklarımı durdurdum. “Katılmıyorum” demek ne kadar kolaydı, ama dönmeyi isteyip istemediğim hâlâ belirsizdi. Yine de... En azından insanların varlığıyla yeniden temas etmek iyi gelebilirdi. Biraz bekleyip kimlerin katıldığını görmek istedim. Site 12 kişilikti. O sırada gözüm ekranın her köşesini dikkatle tararken, yanıma yaklaşan bir gölgeyle irkildim hafif. > “Bir sorun yok değil mi?” diye sordu Enes, sesi nazik ama meraklı. Başımı ona çevirdim, sonra başımı sallayarak gülümsedim. > “Yok. İstanbul’daki evle ilgili. Ufak bir şey,” dedim. Ekrana geri döndüm. 10 kişi ‘katılıyorum’ seçeneğine tıklamıştı. O anda dudaklarımda farkında olmadan bir tebessüm belirdi. Kendimi dışlanmamış, görülmüş hissetmiştim. Ama sonra… Bir bildirim daha geldi. Son kişi oylamaya katıldı. ‘Katılmıyorum’ seçildi. Merakla kim olduğuna baktım. Ve o an, gülümsemem sönüverdi. Ekranda açık açık yazıyordu: Demir Alp Hazemşah. Nefesim bir an boğazıma takıldı. Sanki parmaklarım bir anda üşümüş gibi, telefonu yavaşça elimden bıraktım. Gözlerim yolda bir yerlere takıldı. Bir taş, bir ot parçası, ya da hiçbir şey. Ama hissettiğim şey çok netti. İnsan bir yere dönmese de, bazı yerlerden hâlâ kopmadığını fark eder ya… İşte o an, ben hâlâ bazı yerlere ait olmadığımı hatırladım. Köyde güneş içimi ısıtırken, İstanbul’dan gelen bir “katılmıyorum” kalbimin ucunu yeniden üşüttü. Gözüm hâlâ ekrandayken, derin bir nefes aldım. Parmağımı kaldırdım. Ve “Katılıyorum” seçeneğine dokundum...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE