8.BÖLÜM

957 Kelimeler
Demir Alp Hazemşah Ekrana gözüm takıldığında, parmaklarım zihnimden bağımsız hareket etti. "Katılmıyorum" butonuna bastım. Ne düşündüm, ne planladım. Sadece bastım. Benden sadece birkaç saniye sonra ekranda başka bir karar belirdi. Dilek – Katılıyorum. Kalbim... İşte o an, tam o an hızlandı. Ondan önce davranamamış olmaktan mı? Yoksa onun o gece orada olacağını öğrenmenin boğucu ağırlığından mı? Bilmiyorum. Ama içimde bir şey titredi. Kızgınlık mıydı bu? Kıskançlık mı? Yoksa çoktan bastırdığımı sandığım, küllerin altındaki o lanetli kıvılcım mı? Bilmiyorum. Sanki inadına yapmış gibiydi. Ve belki gerçekten öyleydi. Ama ben... Ben zaten yola çıkmıştım. Henüz arabaya binmeden, henüz karar vermemiş gibi görünsem de, ruhum oradaydı. Dilek’in olduğu her yer, istemesemde beni içine çekiyordu. Tam o sırada kapı açıldı. Aslan girdi içeri, telaşlı adımlarla. “Abi, sevkiyat yapan firmalar yine sıkıntı çıkarıyormuş,” dedi. Ona değil, ekrana bakıyordum. Boğazımda hiçbir duygu yoktu. Sesim donuktu. “Sessizce hallet, Aslan.” Elimle gitmesini işaret ettim. Ne konuşacak hâlim vardı ne de dinleyecek gücüm. Ben konuşmayı hiç sevmedim. Kelimeler uzadıkça gerçek kaybolur. Her laf, anlamını yolda düşürür. Kısa ve net olmak... Hayatta kalmanın tek yoluydu. Ama Dilek... O kelimelerin bile tarif edemediği bir çelişkiydi. Ne kadar uzak durmaya çalışsam da, hep bir yerden sızıyordu içime. Ne yakındı bana, ne de tamamen uzak. Ne bendendi, ne de benden değildi. O hep... aradaydı. Ve belki bu yüzden, en çok o canımı yakıyordu. Uzun süredir unuttuğumu sanıyordum onu. Sanki hiç var olmamış gibi yaşıyordum. Ta ki... Gözümle tekrar görene kadar. İçimde ölmüş dediğim duygular bir bir canlandı. Sanki uyuyormuşum da beni o uyandırmış gibi hissediyor, vücudumun her zerresi onu istiyordu. Nasıl bu kadar etkilendiğimi ben bile anlayamadım. Yeniden ekrana baktım. Ve içimdeki garip bir dürtüyle, Sırf Dilek’i önemsizleştirmek için — Sırf kendi içimde bir üstünlük savaşı kazanmak adına — Telefonu elime aldım. Zamanında birkaç kez davetlere birlikte gittiğim, adı bile aklımda kalmamış kadınlardan birine mesaj attım: “Cumartesi akşam bizim sitedeki davete katılacağız.” Cevap neredeyse anında geldi: “Tamam canım 💋” Gözlerimi devirdim. “Canım.” O kelime, içimde hiçbir yere denk düşmüyordu. Boş. Soğuk. Yüzeysel. Telefonu masaya bıraktım. Çekmeceyi açtım. Kadife kutuya uzandım. Yavaşça kaldırdım kapağını. İçinde mavi safirle bezeli iki taş. Biri kadın, biri erkek için. Eşitlik. Sadakat. Sessiz bir yemin. Yıllar önce babam vermişti elime. "Bir gün gerçekten ait olduğun kişiye verirsin," demişti. “Biri eşim için olacak,” demiştim o zaman. Ama sonra... O taşla birlikte yemin ettim. Kalbimi korumak için değil, Zihnimi susturmak için. Çünkü aşk, benim için bir gürültüydü. Ve kadın… Kadın her zaman bir sesti. Ben ise sessizliği seçtim. Kurallarım vardı. Basit ama keskin: Sessizlik. Ve bu kurala... Gözleriyle üç gece önce tüm dengemi altüst eden Dilek bile dâhil olamazdı. Ama bazı kurallar, insanın kalbiyle çelişiyor... Ve bazen... o çelişki, her şeyin önüne geçiyor. *** Kokteyl salonu kalabalıktı. Kristal kadehler tınlıyordu, kahkahalar birbirine karışıyor, fısıltılar ortalıkta dolaşıyordu. Gözler bana döndükçe, ortam daha da kalabalıklaşıyor gibiydi. Hoş geldin partisinden çok, dedikodu kazanının fokur fokur kaynadığı bir mafya buluşması gibiydi. Herkes, kim kimle geldi, kim kimden uzak durdu, kim ne giymiş onun derdindeydi. Elimdeki viskiden bir yudum aldım. Boğazımdan aşağı süzülen serinlik, içimdeki sıkıntıyı bastıramıyordu. İçimde bir şey vardı bu gece. Huzursuzluk. Nedensiz bir gerilim. Sonra kapıdan biri girdi. Adımlarını duymadım. Ama baktığım yerde değildi artık salon. Her şey silindi. Gözüm sadece ona kaydı. Dilek. Gece mavisi bir elbise giymişti. Omuzlarından dökülen kumaş, vücudunu olduğu gibi sarıyordu. Gösterişli değildi, iddialı hiç değildi ama sarsıcıydı. İnsan bakmaya devam etmek istiyordu. O yürürken salonun enerjisi değişti. Kadınlar aralarında fısıldaşarak baktı, erkekler merakla izledi. Ama beni asıl donduran şey boynunda takılıydı. Mavi safir. O taş… yıllar önce babamdan bana kalan tek şey. İki küçük safir. Biri kadına, biri erkeğe. Eşitliğe, sadakate dair bir niyet gibi. Onu ilk gördüğümde “Birini sevdiğim kadına takacağım,” demiştim. Ama sonra o düşünceyi gömdüm. Kalbimi susturmak gerekiyordu. Ve şimdi... Dilek’in boynunda o taşı görünce içimde bir şey durdu. Bu bir tesadüf olamazdı. Adım attım. Kalabalığın arasından ona doğru yürümeye başladım. Tam o anda Leyla koluma girdi. Zaman kesildi. Yanlış kadınla, yanlış zamanda... Dilek bana baktı. Tanıdı. Gördü. Ama ben... bakamadım. İçimdeki o tanıdık ses tekrar devreye girdi: “Yaklaşma. Geç kaldın. Senin sınırlarında değil..” Gözlerimi kaçırdım. Ona değil, yanımdaki kadına döndüm. Ama göz ucum hep onda kaldı. Dilek’in duruşu değişmedi. Sanki hiçbir şey olmamış gibiydi. Gururlu, başı dik. Yanına biri geldi. Bir adam. Yüzünde tanımadığım bir ifade. Yerlerini gösterdi, Dilek başıyla onayladı. Gülümsedi. O gülümseme... içime saplanan bir bıçak gibiydi. Kıskançlık mı hırs mı bilinmezliklerle dolu.. Tam o anda, salonun köşesinde bir hareketlilik oldu. Site yöneticisi Mete ortaya çıktı. Elinde mikrofon yoktu ama sesi yeterince duyuluyordu. “Yeni komşularımızdan biri bu gece aramızda. Kendisine teşekkür ediyoruz. Dilek Gökdelen… Evet, rahmetli İsmail Gökdelen’in kızı.” Bir anda salonun sesi kesildi. Kadehler havada kaldı. Kahkahalar yarıda kesildi. İnsanların başı ona doğru döndü. İlk fısıltı bir kadının ağzından çıktı: “Gökdelen’lerin kızıymış.” Bu cümle, benzin gibi yayıldı salona. Mafya dünyasının efsane adamıydı İsmail Gökdelen. Yıllar önce kendi tahtını yıkıp gitmişti. Ama şimdi kızı, sessizce çıkıp gelmişti. Başka biri daha fısıldadı, bu kez bir erkek: “Bunu duyan eski düşmanlar rahat durmaz.” Ben bir adım öne çıktım. Etrafımızdaki herkesin gözü Dilek’in üzerindeydi.Yavaşça yanına yaklaştım, Kulağına eğildim, sesi duyacak kadar yaklaştım. “Bu haber yayılmadan git buradan. Daha kimse öğrenmeden.” Dilek bana döndü. Gözleri kararlıydı. “Hayır,” dedi. “Ben kim olduğumu saklamayacağım. Bu benim geçmişim. Ama beni saklanmaya zorlamaz.Bugüne kadar hiç saklanmadım..” Sustum. Ne kadar istesem de onu koruyamazdım. Sınırlarımın içine alamazdım. Bu dünyada artık her adımı kendi atmak zorundaydı. Ve ben… sadece izleyebilirdim. Tam o anda salonun diğer köşesinde, karanlıkta bir adam belirdi. Sadece birkaç saniyeliğine görebildim. Sakin, ifadesiz, hatta biraz gülümser gibi. “Gökdelen’in kızı ha… Ne sürpriz,” dedi kendi kendine. Eski defterler açılmıştı. Ve bu defa, her sayfa kanla yazılacaktı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE