OLGUN AŞK – TANITIM BÖLÜMÜ
"Babam, seni en yakın dostuma emanet ediyorum. Sana en iyi bakacak kişi o..."
Fransa’nın puslu ve romantik atmosferinde, Paris’in gölgesinde yankılanan bu vasiyet, geri dönülmez bir günahın ilk adımıydı. Hera henüz yirmilerinin başında, hayatın ve sanatın tüm coşkusuyla yanan genç bir kadındı. Kemal ise kırk yaşında, tehlikeli sokakların kurallarını yazan, acımasızlığı ve gücüyle tanınan, Hera’nın babasının sağ kolu ve en yakın dostuydu.
Duvara asılı olan büyük tuval, Hera'nın ruhunun en mahrem, en korumasız anını yansıtıyordu. Tabloda, Paris'in bardaktan boşanırcasına yağan yağmuru altında, elinde siyah bir silahla duran, kırçıllı saçları ıslanmış, kırk yaşının tüm o heybetli ve sert hatlarını taşıyan bir adam resmedilmişti. Kemal... Onu hayatın kıyısından çekip kurtardığı, babasının sağ kolu ve en yakın dostu olan o adam... Hera, Kemal'i ilk gördüğü ve ona vurulduğu o tehlikeli, puslu anı tuvale ölümsüzce kazımıştı.
Ancak bu büyük sanat eseri, akademideki çekememezliğin kurbanı olmak üzereydi. Kalabalığın arasından sıyrılan iki kız öğrenci, Hera’nın arkasından sinsice yaklaşarak fısıldaştılar. Hera'nın yeteneğini ve güzelliğini kıskanan bu iki kız, kimsenin dikkat etmediği bir anı fırsat bildi. Kızlardan biri, elindeki koyu renkli sıvıyı hunharca ileri doğru savurarak tablonun tam ortasına fırlattı. Boyalar tuvalin üzerinde çirkin bir şekilde akmaya başladığında, Kemal’in o asil yüzü ve yağmur damlaları çamurlu bir karaltıya dönüştü.
Hera arkasını döndüğünde gördüğü manzara karşısında nefesinin kesildiğini hissetti. "Hayır! Ne yaptınız siz?" diye çığlık attı, gözyaşları anında yanaklarından süzülürken. Kalbi paramparça olmuştu. Emekleri, umutları ve en önemlisi Kemal’e olan o gizli sevdası, gözlerinin önünde iki haset kız tarafından mahvedilmişti. Kızlar kibirli bir şekilde kıkırdayarak uzaklaşmaya çalışırken, sergi salonunun büyük ahşap kapıları sertçe iki yana açıldı.
İçeri giren figür, tüm salonun buz kesmesine neden oldu. Kusursuz kesim siyah takım elbisesi, heybetli duruşu ve etrafına yaydığı tehlikeli otoriteyle Kemal, korumaları eşliğinde salona adım attı. Gözleri anında ağlayan Hera’yı ve ardından arkasındaki mahvedilmiş tabloyu buldu. Kemal’in gözbebekleri öfkeyle kısıldı, çenesi kasıldı. O tablonun üzerindeki siluetin kendisine ait olduğunu ilk bakışta anlamıştı.
Kemal, ağır ve tehditkâr adımlarla sergi müdürünün ve kalabalığın ortasına yürüdü. Ses tonu, tüm salonda yankılanan mutlak bir emir gibiydi: "Bu tablonun normal satış fiyatı nedir?"
Sergi müdürü kekeleyerek cevap verdi: "O-On sekiz bin euro, efendim..."
Kemal, ceketinin iç cebinden çek defterini çıkardı, sert bir hareketle kalemi bastırarak üzerine rakamı yazdı ve müdürün göğsüne doğru fırlattı. "Bu tabloya 2 milyon euro veriyorum. Tablo satılmıştır, Hera bu okuldan geçecek," dedi. Salondaki herkes şok içinde nefesini tuttu. Kemal durmadı, arkasındaki adamlara dönerek o iki kız öğrenciyi işaret etti: "Bu iki haddini bilmezi alın. Hera ile birlikte bu sergi salonunun altını üstüne getirecekler, her yeri tek bir leke kalmayana kadar temizleyecekler. En küçük bir itaatsizliklerinde neler olacağını çok iyi biliyorsunuz."
Kızlar korkuyla titreyerek korumalar tarafından götürülürken, Kemal adımlarını Hera’ya doğru yöneltti. Genç kızın önünde durdu, elini ceketinin cebine atarak siyah, son derece zarif, dantelden yapılmış bir göz bandı çıkardı. Avucunun içindeki bandı Hera’nın parmaklarının arasına bıraktı. Hera, elindeki dantelli banta bakınca kalbinin göğüs kafesini zorladığını hissetti. Heyecandan soluğu kesilmiş, nefes nefese kalmıştı. Bu bir davetti, yetişkin bir adamın amansız arzusunun ilanıydı.
Kemal, Hera’ya doğru eğildi, aralarındaki mesafeyi sıfıra indirerek genç kızın dolgun dudağına yapıştı. Dudakları birbirine mühürlendiğinde Hera’nın başı döndü, ancak buranın halka açık bir sergi salonu olduğunu hatırlayarak kendini hafifçe geri çekti, titreyen bir sesle, "Dur... Sergi salonunu kapatmam lazım," diye fısıldadı.
Kemal, onun teninde parmaklarını gezdirerek, gözlerinin içine derin bir kararlılıkla baktı: "Bunu tak ve akşam benim için hazırlanmanı istiyorum. Artık ben de seni istiyorum."
Hera, Kemal’in görkemli malikanesindeki yatak odasına ondan önce varmıştı. İçindeki heyecan ve şehvet dalgası genç kadını tamamen ele geçirmişti. Odanın geniş yatağını güllerle süsledi, etrafa loş ışıklar saçan kokulu mumlar yerleştirdi. Kendi kendine kıkırdayarak, "Romantizm sevmeyen bir adama göre anca bu olur," diye mırıldandı.
Üzerine, tenini tamamen ortaya çıkaran, siyah dantelli ve kırmızı çiçekli son derece seksi bir iç çamaşırı takımı giymişti. Kemal’in ona verdiği o siyah dantelli göz bandını da gözlerine özenle bağlamıştı. Karanlığın içinde, sadece duyularıyla hareket ediyordu.
Yatak odasının kapısı ağır ağır açıldı ve içeri giren Kemal’in tanıdık, erkeksi kokusu odayı kapladı. Hera, gözleri bağlı olmasına rağmen onun heybetli varlığını tüm benliğiyle hissetti. Adım sesleri yatağa doğru yaklaştı. Kemal, yatakta son derece davetkar duran emanetini, dostunun kızını süzdü. Ceketini ve gömleğinin üst düğmelerini hızla çözüp yatağa, Hera’nın üzerine doğru eğildi. Dudakları sabırsızca birleşti, odanın içinde nefes nefese bir öpüşme başladı.
Kemal, bir anlığına durakladı. Geri çekilerek Hera’nın göz bandının altından sızan sıcak nefesini hissetti. İçindeki o büyük ahlaki ikilem, son bir kez kafasını kurcaladı. O, dostunun kızıydı; ona gözü gibi bakması için emanet edilmişti. Ama altındaki bu genç kadının amansız arzusu, tüm bentleri yıkıyordu. "Hera..." dedi, sesi hırıltılı ve arzudan boğuk çıkıyordu. "Emin misin? Eğer istiyorsan bana yalvaracaksın. Söyle Hera... Hadi, 'babacık' de."
Hera, aldığı nefesi ciğerlerine hapsederek gülümsedi. Dudaklarını onun çenesine doğru yaklaştırıp fısıldadı: "Hadi babacık... İstiyorum seni, babacık..."
Kemal, duyduğu kelimeyle adeta çılgına döndü, ancak iki lemin arasında kalarak son bir hamleyle kendini geride tuttu. Dostunun kızı olması fikri zihnini kurcalıyordu. Hera da onun bu duraksamasını fark edip kalktı, masanın üzerinde duran kelepçeleri eline aldı. Meydan okuyan gözlerini adamın kararlı gözlerine dikti.
"Ya bu kelepçeleri açarsın babacık..." dedi, sesi odayı inletirken, "...ya da beni becerirsin."
Bu son cümle, kırk yaşındaki adamın içindeki tüm kontrol mekanizmalarını ve barajları paramparça etti. Babacık daha fazla dayanamayarak, vahşi bir öfke ve arzuyla Hera’nın üzerine saldırdı. Genç kadının narin bedenini altına alırken, yasakların ve kuralların tamamen yok olduğu o gecede, tenlerin birbirine karıştığı son derece ateşli ve amansız bir birleşme başladı. Kemal, emanetini artık tamamen kadını yapmıştı.Gözlerindeki siyah dantel bandı tamamen çıkardı; artık saklanacak hiçbir gölge, ardına sığınacak hiçbir engel kalmamıştı. Kemal’in kırk yaşının getirdiği o ağır, tecrübeli ve sahiplenici bakışları, Hera’nın yirmili yaşlarının tazeliğiyle parıldayan esmer teninde, siyah ve kırmızı çiçekli iç çamaşırının sınırlarında gezindi. Aralarındaki yaş farkı, odayı saran bu yoğun şehvetin yanında tamamen eriyip gitti.
Kemal, genç kadının üzerine adeta bir karabasan gibi ama bir o kadar da yakıcı bir arzuyla eğildi. Eğildiğinde, parmaklarını Hera’nın saçlarının arasına geçirip yüzünü sabitlerken, dudakları bu kez ilkinden çok daha derin, nefes kesici ve otoriter bir şekilde birleşti. Hera, aldığı her nefeste adamın erkeksi tütün kokusunu ve teninin sıcaklığını içine çekerken, kalbinin göğüs kafesini zorladığını hissediyordu. Kemal’in büyük, nasırlı elleri Hera’nın narin belini kavrayıp onu yatağa daha da gömer gibi bastırdığında, odadaki loş mum ışıkları ikisinin birbirine kenetlenen gölgelerini duvara yansıtıyordu.
"Sana ait olmak, bu dünyadaki en büyük günahsa bile hazırım babacık," diye fısıldadı Hera, dudaklarının arasından kaçan sıcak bir iniltiyle.
Kemal, bu fısıltıyla birlikte kendini tamamen kaybetti. İç çamaşırının dantel dokusunu teninden sıyırırken, her bir dokunuşu hem amansız bir açlığı hem de delice bir sahiplenmeyi barındırıyordu. Kırk yaşındaki bir adamın sabrı, yatak odasında vahşi bir güce dönüştü. İlk temas anında, Hera’nın vücudu baştan ayağa gerildi, parmakları yatak çarşaflarını sıkıca kavrayarak tırnaklarını kumaşa geçirdi. Kemal, onun bu acemi ama delice arzulayan tepkisine karşılık, hareketlerini daha da derinleştirerek aralarındaki tüm mesafeleri sıfırladı.
Odanın sessizliğini sadece birbirine karışan hızlı nefesler, çarşafların hışırtısı ve tenlerin birbirine çarparken çıkardığı o ateşli sesler bölüyordu. Kemal, her hamlesinde Hera’ya kimin olduğunu, kime ait olduğunu kanıtlarcasına sert ve ritmik adımlarla ilerledi. Hera, altındaki adamın heybeti ve gücü karşısında tamamen teslim olmuş, her birleşmede adını sayıklayarak ona daha da sıkı sarılmıştı.
Paris’in o puslu gecesinde, korumakla yükümlü olduğu emanet, artık Kemal’in hayatının tam merkezine, kalbine ve yatağına kazınmıştı. Ter damlaları birbirine karışırken, tutkunun ve şehvetin en üst noktasında, geri dönüşü olmayan o büyük ve görkemli günahı sonuna kadar tükettiler.