Bulanık Anlar

804 Kelimeler
Arabayla yarım saatlik kısa bir yolculuktan sonra, bağ evinin kıvrımlı toprak yoluna saptılar. Etraf sessizdi. Kimsenin olmadığı, telefonun bile doğru düzgün çekmediği tenha bir yerdi burası. Sadık bu evi yıllar öncesi, iyi bir yatırım olur düşüncesiyle almış fakat İstanbul başka taraflara doğru genişleyince bu ev atıl durumda kalmıştı. Duru, arabanın durduğunu hissetti ama gözlerini açamadı. Bağ evine geldiklerinde artık neredeyse kendinde değildi. Sadık onu kucağına alıp, eve kadar taşıdı. "Sadece biraz dinlenmen gerekiyor," diyordu sesi yumuşaktı ama o tatlı kahveden sonra kendinden geçmiş Duru için uğultulu bir tınıdan farksızdı. Bağ evi dışarıdan bakıldığında oldukça sade görünen ama içerisi beklenmeyecek kadar zevkli döşenmiş olan geniş, iki katlı bir evdi. Geniş camlar, ahşap detaylar, loş ama sıcak bir şömine… Duru normalde olsa bu detayları hayranlıkla incelerdi ama şu an yarı kapalı gözleri duvarlarda dolaşırken, zihni hiçbir detayı kaydedemiyordu. Kafasının içinde kalın bir sis tabakası vardı, düşünceler ya sönükleşiyor ya da yarıda kesiliyordu. Sadık onu kucağında oturma odasındaki geniş kanepeye götürüp, yatırdı. Battaniyeyi üzerine çekti, alnına elini koydu. “Biraz ateşin var gibi,” dedi, gözlerini kısmıştı. Duru sadece başını salladı. Yutkundu, ama ağzı kupkuruydu. “Şimdilik dinlen,” dedi. “Doktor neredeyse gelir.” Duru’nun dudakları kıpırdadı. Belki bir kelime, belki sadece bir iç çekiş… Ama Sadık çoktan başını çevirmiş ve odadan çıkmıştı. ... Bir süre sonra Sadık mutfağa gidip bir tabak içinde çeşitli atıştırmalıklar ve ıhlamur getirdi. “Bunları yavaş yavaş ye. Vücudunun güçsüz kalmasın,” dedi. Duru reddetmeye çalışsa da, eli güçsüzce havada kaldı. Sonunda biraz meyve yedi, ama midesinde garip bir dalgalanma oldu. Her lokmadan sonra yutmak daha zorlaştı. Yediği her şey ağzının içinde garip metalik bir tatla son bulup midesini bulandırıyordu. Gün boyunca Sadık sessizdi. Arada gelip onunla ilgileniyor, camları açıp, bir şeye ihtiyacı olup olmadığını soruyordu. Duru'yu yalnız bırakmıyor, ama üzerine de fazla düşmüyordu. Bu ilgisi ilk başta ona güven verirken, sonradan tuhaf bir hisle yer değiştirdi. O tuhaflık, Duru’yu allak bullak eden o garip kahveyle başlamıştı. O andan beri içten içe bir terslik sezse de bunu kelimelere dökebilecek kadar ayık değildi. Zaman kavramı Duru için giderek dağılıyordu. Güneş batmaya yaklaşırken perdelerin arasından sızan turuncu ışık, Duru’nun göz kapaklarına vurdu. Sonra bir anda kapı çaldı. Ürperdi. Gözlerini araladı ama hâlâ olan biteni net olarak algılayamıyordu. Sadık ayağa kalktı, kapıya yöneldi. “Hoş geldiniz doktor bey,” dedi kapıyı açarken. Sadık’ın sesi uzaktan, bir tünelin ucundan geliyormuş gibiydi. Ama Duru’nun kulağına takılan şey başka bir şeydi. Tonlamada bir şey vardı. Küçük, ince bir alay. Ya da belki bulanık zihninin yanlış yorumlaması... O bunu üzerinde daha fazla düşünemeden ayak sesleri içeri yöneldi. Salona giren adamı ilk başta seçemedi. Göz kapaklarını güçlükle aralayıp doktora baktı. Adam iriydi. Cüssesi kapının genişliğini dolduracak gibiydi. Saçları gürdü ama dağınıktı, yüzü sert ve ifadesizdi. Nabzını ölçmek için Duru’nun yanına çömeldi. Nabzına bakarken göz göze geldiler. Adamın gözleri karanlık ve parlaktı. “Duru Hanım,” dedi yavaşça. “Malesef durumunuz ciddi. Son zamanlarda ani bir travma, ya da duygusal bir sarsıntı yaşadınız mı?” diye sordu kadife gibi ince bir ses tonuyla. Duru, kendini zorlardı. Dudakları kıpırdadı ama kelimeler çıkmadı. “Bilmem…” dedi sonunda, sesi bir fısıltıydı. “Lütfen, kendinizi biraz zorlayın. Travmatik süreçleri hatırlamak zor olabilir ama iyileşmenin ilk adımı, bununla yüzleşmektir.” Duru’nun gözleri uzaklara kaydı. Odada sessizlik oluştu. Sanki bir süre nefes bile almayı unuttu. Sonra dudaklarından bir isim süzüldü: “Hakan…” Doktor anlamlı bir biçimde başını salladı. “Tam da düşündüğüm gibi,” dedi Sadık’a dönerek. “Vücut çeşitli derin duygusal yaralanmalarda kendini kapatır. Beyin kendini korumaya alır. Duru hanım'ın da benzer bir durum yaşadığını düşünüyorum” Duru gözlerini kapatmak istedi. Kafasının içi zonkluyordu. “Şimdi size düşük dozda bir sakinleştirici yapacağım. Bu gece rahat bir uyku uyumanız için. Yarın sabah yine geleceğim ve konuşacağız. Anlatmaya başladığınızda, iyileşmeye de başlayacaksınız.” Duru, meslek hayatı boyunca bu tür vakaları duymuştu. Bir hastası aniden görme yetisini kaybetmişti — gözlerinde hiçbir sorun yoktu ama beyni görmeyi reddediyordu. Bir başka hastası konuşmayı unutmuştu; yalnızca ağzını oynatıyor ama sesi çıkmıyordu. "Belki… benimki de öyle bir şeydir," diye düşündü. Belki vücudu o travmadan sonra kendini kapatmıştı. Hakan... Onunla olan son karşılaşma, yaşadığı şok, attığı o tokat, ve şimdi bu sessizlik… Hepsi birbiriyle bağlantılı olabilir miydi? Düşünceleri ağırlaştı. Kafası yana düştü. Doktor eldivenlerini giydi. “Sadece birazcık batacak,” dedi ve iğneyi hazırladı. Duru kolunun alt kısmında soğukluğu hissetti. İğne saplandığında hafifçe inledi ama kıpırdayacak takati yoktu. Uyuşukluk vücuduna hızla yayılmaya başladı. Kafasının içindeki ağır tabaka daha da kalınlaştı. Sanki kafasının içi hızla suyla doluyordu. Sakinleştirici damarlarında dolaştıkça göz ağırlaşıp kapandı. Ama kapanmadan hemen önce, doktorun Sadık’a dönüp sessizce bir şey fısıldadığını gördü. Gözleri kapanırken Sadık’ın gülümserken dudağının kıyısında beliren o belli belirsiz ifadeyi fark etti. Ve o anda, bir şeylerin yanlış olduğunu kesin olarak hissetti. Ama artık geç kalmıştı. Bedeni ağırlaştı, bilinci dalgalandı. Sesler giderek uzaklaştı, tavan giderek silikleşti. Karanlık üzerine çökerken aklında yalnızca tek bir kelime yankılanıyordu: Hakan...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE