Kayıp ve Keder

1039 Kelimeler
Evin içinde ölüm sessizliği hâkimdi. Halit Ağa, soğuk bakışlarını Mesut’un üzerine dikmiş, silahı sıkıca kavramıştı. Yaser, köşeye çekilmiş, Sinan ve Simya’yı göğsüne bastırmıştı. Kalbi öyle hızlı çarpıyordu ki göğüs kafesinden çıkacak gibi hissediyordu. Halit Ağa ağır adımlarla bir adım daha yaklaştı. Silahını indirip sert bir sesle konuştu: — Son kez soruyorum, Mesut! Oğlanı vermek mi, hep birlikte ölmek mi? Mesut’un nefesi kesildi. Göğsüne saplanan bıçak gibi kelimeler havada asılı kaldı. Yaser gözlerini kapattı, içindeki korku ve çaresizlik dalga dalga büyüyordu. Oğlu Sinan… Onun canı, kanı, ruhu… Küçücük bedeni Yaser’in kollarında huzurla uyuyordu. Yaser’in içindeki annelik içgüdüsü, Mesut’a olan sevgisiyle çatışıyordu. Sinan’ı verirlerse, onun yaşamasını sağlayabilirlerdi. Ama Mesut buna izin verir miydi? Verirse, kendisi nasıl yaşayabilirdi? Ama diğer seçenek… Ölüm… Hem de hep birlikte. Gözyaşları yanaklarına süzülürken, bedeni titreyerek öne atıldı. — Tamam! Dedi, sesi titriyordu. Tamam, oğlumu al… Ama bizi rahat bırak! Mesut’un gözleri büyüdü, şok içinde Yaser’e döndü. — Ne yapıyorsun?! diye bağırdı öfkeyle. Yaser gözlerini ona dikti, içindeki çaresizliği saklamaya çalışmadı. Boğazı düğümlenmişti ama kelimeler bir bir döküldü dudaklarından: — Ben… Ben Simya’yla avunurum, Mesut. Başka yol yok… O an Mesut’un içinde bir şeyler paramparça oldu. Kendi kanından olan oğlunu, Sinan’ı vermek… Bu nasıl bir kaderdi? Ama Yaser’in gözlerine baktığında, onda çocuklarının yaşamasını isteyen bir annenin tarifsiz fedakârlığını gördü. Halit Ağa’nın yüzüne sinsice bir gülümseme yayıldı. Bu zafer, ona büyük bir keyif veriyordu. Yavaşça Sinan’ı Yaser’in kollarından aldı. Sinan, uykusunda hafifçe kıpırdandı ama hiç bir şeyin farkında değildi. Küçücük bedeni, zalim bir kaderin ellerine teslim ediliyordu. Halit Ağa, Sinan’a baktıktan sonra, gözlerini Mesut’a dikti ve alaycı bir sesle konuştu: — Babama da, aşiretin kalanına da sizi bulduğumu ama son anda elimden kaçırdığımı söyleyeceğim. Bir daha da yoluma çıkmayın. Sonra arkasını dönüp kapıya yöneldi. Yanındaki adamlar sessizce onu takip etti. Yaser, gözyaşları içinde yere çöktü. Kolları bomboştu, yüreği ise tarifi mümkün olmayan bir acıyla doluydu. Mesut, olduğu yerde taş kesilmişti. Gözleri, giden oğlunun ardından donmuş gibi bakıyordu. Ve o günden sonra o evde, Mesut ve Yaser’in kalbinde hiç kapanmayacak derin bir yara açıldı. ... Yaser, Sinan’ın gidişinin ardından Simya’yı kollarına aldı ve göğsüne sımsıkı bastırdı. Küçücük bedenini, sanki dünyadaki tüm kötülüklerden koruyabilecekmiş gibi sarıyordu. Artık tek evladı oydu. Kızına bir zarar gelmemesi için tüm varlığını ortaya koymaya hazırdı. Mesut da aynı duygular içindeydi. Sinan’ı kaybetmiş olmanın acısı içinde yankılanırken, Simya’yı gözünden bile sakınıyordu. Karı-koca, Sinan’ın yokluğuyla paramparça olmuştu evet, ama Simya’nın varlığı onları hayata bağlayan tek şey olmuştu. Zaman hızla geçti. Simya büyüdü, kocaman gözleriyle dünyayı anlamaya çalışan sevimli bir kız çocuğu oldu. Annesinin dizine başını koyup uyuduğu geceler, babasının kollarında oyun oynadığı günler, hızla gelip geçti. Güzelliğini annesinden, merhametini babasından almıştı. Fakat annesi Yaser, ne kadar mutlu olmaya çalışırsa çalışsın içindeki o acı dolu boşluğu bir türlü dolduramıyordu. Sinan’sız geçen her gün, her haftam her ay ruhunu biraz daha dertlendiriyordu. Ne zaman bir erkek çocuğu görse, Sinan’ı hayal ediyor, ne zaman bir oğlan sesi duysa gözleri doluyordu. Mesut, Yaser’in içten içe bu acıya yenik düştüğünü fark ediyordu. Ama ne yaparsa yapsın, onu bu acıdan kurtaramıyordu. Yaser, gülümseyerek Simya’yı büyütüyordu belki ama her gece yüreğinde Sinan’ın acısıyla uyuyordu. Ve bir gün… Bir gün vücudu bu acıya daha fazla dayanamaz hale geldi... Bir akşam Yaser, her zamanki gibi küçük Simya’yı dizine yatırmış ona ninni söylüyordu. Küçük kızın saçları annesinin ellerinin arasında kayarken, Yaser aniden öksürmeye başladı. Şiddetli, ciğerlerini yırtarcasına bir öksürük… Simya başını kaldırıp endişeyle annesine baktı. — Anne? Yaser elini ağzına götürdü, ardından şaşkınlıkla eline baktı. Elinde... Elinde kan vardı… İçinde soğuk bir ürperti hissetti. Gözlerini kaçırıp Mesut’un fark etmemesi için elini hızla sildi ama Mesut, onun gizlediği şeyi çoktan görmüştü. Ertesi gün Mesut, Yaser’i zorla doktora götürdü. Günler süren tetkiklerden sonra doktorun yüzündeki ciddiyet ikisinin de içini ürpertti. — Çok üzgünüm… Ama hastalığınız son evre akciğer kanseri. Söylenen cümle, odada yankılandı. Yaser’in gözleri dondu, Mesut’un başı döndü. Doktor devam etti: — Elimizden geleni yapacağız ama… Ama’sından sonrasını dinleyemediler. Çünkü onlar için her şey altüst olmuştu. Yaser, hastalığını duyduğu an Simya’nın yüzünü düşündü. Bu hastalıktan kurtulma şansı olmadığını biliyordu. O küçücük masum çocuğu bırakıp gitme fikri, kanserden bile daha acıydı. Mesut ise doktorun yanından çıktığı an, elinden gelen her şeyi yapıp karısını, biricik aşkını kurtarmaya kararlıydı. Yaser’i kurtarmak için her yolu deneyecekti. Her şifacıya, her hocaya, her doktora gitti. Şifalı otlar, yeni ilaçlar, dualar… Ne duyduysa denedi. Ama zaman ilerledikçe Yaser’in bedeni yavaş yavaş güçten düştü. Önceleri hafif yorgunluklar, sonra uzun süren halsizlikler… Bir zaman sonra ise yataktan çıkamaz hale geldi. Simya ise büyüyen gözleriyle annesinin her geçen gün eridiğini izliyordu. Bir çocuk, annesinin kayboluşunu böyle görmemeliydi. Ama hayat, ona bu zalimliği yaşatıyordu. Ve Mesut… Ne yaparsa yapsın, sevdiği kadının gözlerinin önünde ölmesine engel olamıyordu. ... Yaser, bitkin bedenini zar zor hareket ettirerek Mesut’un elini tuttu. O kadar zayıf düşmüştü ki avuçları eskisi gibi sıcak değildi, parmakları titriyordu. Gözlerini ona kaldırdı, yorgun ama derin bir sevgiyle baktı. — Mesut… Sesindeki zayıflık, Mesut’un yüreğini delip geçti. Aylardır Yaser’in acı çekmesini izliyordu. Hiçbir zaman bu kadar çaresiz hissetmemişti. Onu kaybetmekten korkuyordu, içten içe bunun kaçınılmaz olduğunu bilse de kabul etmek istemiyordu. Yutkunarak, gözlerindeki yaşları saklamaya çalışarak gülümsedi. — Buyur hayatım? Yaser derin bir nefes aldı. Ciğerlerinden gelen acıyı bastırmaya çalıştı. Mesut’un gözlerine bakarken cümlelerini toparlamakta güçlük çekiyordu. — Mesut… dedi tekrar. Sesi titriyordu. Fazla zamanım kalmadı hissediyorum. Mesut, hemen araya girip bir şeyler söylemek istedi. Onu rahatlatacak, ona ümit verecek yalandan sözler… — Olur mu öyle şey Yaser? Bak göreceksin iyileşeceksin… Ama Yaser, onun elini biraz daha sıkarak susturdu. Başını hafifçe iki yana salladı. Gözleri, Mesut’un kalbine işleyen bir kararlılıkla bakıyordu. — Biliyorum Mesut. Boşuna kendini kandırma… O an odada sessizlik oldu. Mesut, nefes bile almaya korkuyordu. Yaser’in dudakları titredi, kelimeler zorlukla döküldü. — Ben gidince… Sözü yarıda kesildi, boğazı düğümlendi. Birkaç kez soluklandı, gücünü toplayarak tekrar konuştu. — Ben gidince… Sana vasiyetimdir Mesut… Gözleri dolmuştu ama ağlamıyordu. Ağlamayacaktı. Güçlü durmalıydı. — Simya’ya sahip çık. Ona benim yokluğumu aratma. Bu sözler Mesut’un yüreğine hançer gibi saplandı. Hemen başını iki yana salladı. — O nasıl söz Yaser?! Sen gidecek değilsin! Biz Simya’yı birlikte büyüteceğiz! Ama Yaser, gözlerini onun gözlerinden ayırmadan devam etti. — Bu… dedi hırıltılı sesiyle, senden son isteğimdir, Mesut. Mesut’un gözleri buğulandı. İçindeki tüm acıya rağmen başını eğdi, Yaser’in elini dudaklarına götürerek uzun uzun öptü. O gece Mesut, bir an bile Yaser’in elini bırakmadı. Çünkü biliyordu… Artık günleri sayılıydı...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE