İlâhi bakış açısı ;
Saat sekizi çoktan geçmişti. Akşam, şehrin üzerine ağır ağır çökerken Uras ve Emir, Emir’in arabasıyla modern apartmana yaklaştılar. Binanın önüne geldiklerinde sensör kapı sessizce açıldı; sanki gelişlerini bekliyormuş gibi. Emir direksiyonu otoparka doğru kırdı, aracı yerine yerleştirip motoru susturdu.
İkisi birlikte arabadan indiler. Beton duvarların arasında yankılanan adımlar, merdivenlere yönelirken yavaşladı. Emir üçüncü katta oturuyordu. Asansörü düşünmediler bile; merdivenlerden çıkmak ikisine de iyi gelmişti. Uras, Emir’in arkasından ağır ama alışık adımlarla ilerlerken, zihni günün ağırlığını hâlâ üzerinden atamamıştı.
Kapının önüne geldiklerinde Emir anahtarı cebinden çıkardı. Tam kilide uzanmıştı ki kapı içeriden açıldı.
Beril Hanım gülümseyerek karşılarında duruyordu.
Emir bir an durdu, sonra kahkaha atar gibi başını iki yana salladı.“Canım annem işte,” dedi şakayla karışık. “Daha bir kilometre öteden hisseder geleceğimi.”
Gülüştüler.
Emir annesine doğru eğilip sıkıca sarıldı, yanağından öptü.
“Güzel kokulum,” diye mırıldandı.
“Hoş geldiniz çocuklar,” dedi Beril Hanım yumuşak bir sesle.
Uras başını hafifçe eğerek selam verdi, dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm vardı. Beril Hanım’ın bakışları Uras da durdu. Bir anlık duraksamadan sonra kollarını açtı.
“Uras oğlum…” dedi içtenlikle.
Sarıldılar. Sıkı, tanıdık bir sarılmaydı bu. Yılların, özlemin ve yeniden kavuşmanın sarılması.
Kadın onu baştan aşağı süzdü; sanki geçen yılları yüzünden silmeye çalışıyormuş gibi. Uras uzun zamandır yurtdışındaydı. Onu özlemişti. Emir onun oğluysa, Uras da neredeyse ikinci oğluydu. Çok iyilik görmüşlerdi ondan, zor zamanlarda hep yanlarında olmuştu.
“Nasılsın?” diye sordu Beril Hanım.“İyi misin?”
“İyiyim Beril teyze” dedi Uras. “Sen nasılsın?”
Kısa bir hâl hatır faslının ardından Beril Hanım sanki bir şey hatırlamış gibi alnına vurdu.“Ah…” dedi, hafifçe gülerek. “Buyur geç evladım, kapıda bıraktım seni de.”
Ayakkabılığın yanından bir ev terliği uzattı Uras'a
Uras ayakkabılarını çıkarırken Beril Hanım hafifçe güldü.
“Hay Allah,” dedi, kendine takılır gibi. “Utanmasam kapıda muhabbeti sabaha kadar sürdüreceğim.”
Uras gülümsedi.“Olsun,” dedi yumuşak bir sesle. “Heyecanına veriyorum.”
Beril Hanım başını iki yana salladı, “Heyecandan değil mi… öyle… evet,” dedi. “Yıllar sonra görünce…” cümleleri yarım keser gibi konuşuyordu.Bir an durdu, gözleri dolu dolu oldu.
“Çok özlemişim.”
Bir adım atıp Uras'a yeniden sarıldı. Bu kez sarılışı daha sıkıydı, bırakmak istemiyormuş gibiydi.
Emir hemen araya girdi, annesinin kolundan çekiştirdi.
“Anne, yeter da…” dedi gülerek. Ardından dudaklarını büzüp ekledi “Hem bak, kıskanıyorum ama.”
Beril Hanım kahkaha atarak Uras'dan ayrıldı, Emir’e dönüp hafifçe omzuna vurdu. Ev, sıcak bir gülüş ve yılların özlemiyle dolup taşarken Uras kendini uzun zamandır ilk kez gerçekten eve gelmiş gibi hissetti.
İçeri geçtiler. Salon ne çok büyüktü ne de dar; ölçüsünü bilen, düzenli ve insana fark ettirmeden huzur veren bir havası vardı. Göze sokulan bir gösteriş yoktu ve her şey yerli yerindeydi. Bej tonlarındaki koltuklar hem rahat hem de özenli duruyordu. Oturdular. Beril Hanım ayakta kalıp gülümseyerek,
“Çay koyayım,” dedi. “İsterseniz kahve de hazırlarım.”
Uras başını kaldırıp nazikçe karşılık verdi.
“Zahmet etme, Beril teyze. Çay kâfi.”
Beril Hanım eliyle geçiştirir gibi yaptı, gülümsemesi daha da genişledi.
“Ne zahmeti oğlum,” dedi. “Sen iste, kahve de yaparım… börek de açarım."
Emir, annesinin de duyacağı şekilde sırrını fısıldar gibi elini ağzına siper etti.“Geleceğini duydu da eminim çoktan açmıştır börekleri. Kurabiye, poğaça… Ne varsa dizmiştir ortaya. Sayende ben de yaralanacağım.”
Beril Hanım bunu duyunca kahkahasını tutamadı.
“Ah görüyor musun şu keratayı,” dedi gülerek. “Sanki ona hiç yapmıyorum!"Hâlâ gülümseyerek mutfağa doğru yöneldi. Salonda kalan iki dostun üzerine, evin o tanıdık sıcaklığı bir süreliğine çökmüştü.
Kadın gözden kaybolunca ise evdeki sıcak hava bir anlığına yerini sessizliğe bıraktı. Uras'ın yüzündeki o az önceki neşeli ifade yavaş yavaş silindi.Sanki kapının eşiğinde bırakmıştı. Bir anlığına dertleri aklından uçup gitmişti ama şimdi hepsi geri dönmüş, omuzlarına yeniden çökmüştü.
Emir bunu fark etti. Oturduğu koltukta öne doğru eğildi, dirseklerini dizlerine dayadı. Sesini alçak tuttu.
“Canını sıkma,” dedi. “Kardeşini her neredeyse bulacağız.”
Uras başını iki yana hafifçe salladı.“Elimde değil,” dedi. “Duyduğumdan beri… sanki biri kafamın içine çivi çakıyor.”
Tek eliyle şakaklarını ovuşturdu. Emir’in bakışları arkadaşının yüzünde gezindi; endişesi saklanacak gibi değildi.
“Belli oluyor,” dedi. Ardından duraksadı.“Hiç uyumadın, değil mi?”
Uras’ın cevabı kısa bir “cık” sesi oldu.Emir derin bir nefes aldı.
“Biraz uyuman lazım,” dedi. “Yarın ola hayrola.”
Uras cevap vermedi. Bakışları boşluğa takılı kaldı; yarının gerçekten bir şeyleri değiştireceğine inanmak istiyor ama buna cesaret edemiyordu.
Kısa bir sessizlik çöktü yine aralarına. Uras bakışlarını bir noktaya sabitlemişti; sesini çıkarmadan geçen birkaç saniyenin ardından, neredeyse kendi kendine konuşur gibi mırıldandı“Ya ona bir şey yaparsa…”
Cümlenin ucu havada asılı kaldı. Devamını getiremedi; getirmeye cesareti yoktu belki de.
Emir tam “bir şey olmaz” demek istedi. Dilinin ucuna kadar geldi o cümle. Ama söyleyemedi. Çünkü emin değildi. Bu işin ucunun nereye varacağını bilmiyordu. Bildiği tek şey, o karanlığın içine bir de o kızı çekmemesini dilediğiydi.
Öne doğru biraz daha eğildi. Sesini alçaltmadı ama yumuşattı. Uras’ın gözlerinin içine bakarak konuştu
“Ben olsam,” dedi, kelimeleri tartarak, “her ne planlıyorsam… seni karşıma almak istemezdim.”
Kısa bir duraksama oldu. Ardından ekledi, sanki kendini de ikna etmeye çalışıyormuş gibi
“Umarım o da böyle düşünüyordur.” sadece bu düşünceye tutunmak istiyordu emir ve Uras'ın da buna tutunmasını istiyordu.
Uras'ın bakışları sertleşti. Çenesindeki kas gerildi; sesi bu kez bastırılmamış bir öfkeyle çıktı
“Ona da zarar verirse,” dedi dişlerinin arasından, “yemin ederim yaşatmam onu.”
Bu, öylesine söylenmiş bir tehdit değildi. Sözleri havaya savrulup düşmedi; ağırlığıyla odanın içine çöktü. Yapabilir miydi? Emir bu sorunun cevabını biliyordu. Evet. Gerçekten yapardı. Uras’ın böyle anlarda kurduğu cümleler yemin etmesine bile gerek bırakmazdı; zaten yemin yerine geçiyordu kelimeleri.Emir’in içindeki endişe katlanarak büyüdü.söyleyecek bir söz aradı ama bulamadı. Zaten aramasına da gerek kalmadı. Tam o anda Beril Hanım içeri girdi .Yüzünden eksik etmediği o sıcak gülümsemeyle birlikte.Ellerinde büyükçe bir tepsi vardı.
“Geldi ikramlarınız,” dedi neşeyle.
Uras'la Emir aynı anda toparlandılar. Az önceki sertlik, endişe, öfke… Hepsi bir anda üstü örtülmüş gibi oldu. Emir hızla doğruldu, annesine doğru birkaç adım attı.
“Dur anne, ben alayım,” dedi.
Beril Hanım itiraz etmedi. Birlikte, acele ama uyumlu hareketlerle tepsidekileri orta masaya yerleştirdiler. Tabaklar dizildi, çaylar kondu...
Uras da öne eğilip yardım etti. Yüzünde kontrollü bir ifade vardı artık; biraz önceki fırtınadan geriye sadece gözlerinin derininde sert bir iz kalmıştı.
Odadaki hava değişmişti yine. Bir sıcak oluyordu bir soğuk.
“Anam döktürmüş yine,” dedi Emir, neşelenmeye çalışarak. Sesindeki hafif zorlamayı kendi bile fark etmişti ama yine de dudaklarında bir gülümseme belirdi.
Beril Hanım mahcup bir edayla elini salladı.“Yapmaya çalıştım işte, bir şeyler…" dedi.
Hep birlikte oturdular. Beril Hanım, Uras’ın hemen yanına geçti. Uras daha çayına uzanmadan, tepsideki mini poğaçalardan birini aldı. Tereddüt etmeden, iştahla ısırdı. Daha lokmayı bitirmeden memnuniyetini gizleyemeyen bir ses çıktı ağzından.
“Senin bu poğaçaların inanılmaz…” dedi, ağzı doluyken.
“En sevdiklerinden yaptım oğlum,” diye karşılık verdi Beril Hanım. Gülümseyerek Uras’ı izliyordu; bakışlarında bildik, sakin bir anne sıcaklığı vardı.
Bir süre havadan sudan konuştular. Günlük, sıradan şeylerdi belki ama sohbetin tonu öyle sıcaktı ki zamanın nasıl aktığı fark edilmiyordu.
Derken anılar kendiliğinden araya sızdı. Emir’in çocukluk yaramazlıkları, Uras’ın bu evde kaldığı zamanlar, mutfaktan yükselen kahkahalar, gece yapılan çaylar… Beril Hanım her hatırayı anlatırken sanki yıllar geriye sarılıyor, o günleri yeniden yaşar gibi oluyordu. Uras da dinledikçe hem gülümsedi hem de içini tatlı bir sızı kapladı; geçmiş, insana hem iyi gelen hem de hafifçe acıtan bir şeydi.
Beril Hanım konuştukça ortam yumuşuyor, sesiyle birlikte eve tanıdık bir huzur yayılıyordu. Mutfağa gidip geldiği anlarda bile onun yokluğu hissediliyor, sanki salon birkaç derece soğuyordu.
Sohbetin sonlarına doğru Beril Hanım çayından bir yudum aldı, sonra gururunu saklamaya hiç niyeti yokmuş gibi konuştu.“Hayırlısıyla şu okulu da bitirdiniz ya…” dedi. “Oğullarımdan biri mühendis, biri de mimar oldu.”
Sesinde taşımaktan yorulmadığı bir anne gururu vardı. Uras'ın kendisini bu cümlenin dışında bırakmaması, onu Emir’den ayırmaması, Uras'ın içini fark etmeden huzurla doldurdu. Emir’i her zaman kardeşi gibi görmüştü; Beril Hanım da zamanla onun için ikinci bir anneye dönüşmüştü. O an, tüm karmaşanın ve ağırlığın arasında, içini ısıtan nadir duygulardan biri yer etti yine içinde.
Beril Hanım bir an durup duvardaki büyük, modern saate baktı. Kaşları hafifçe çatıldı; zamanın bu kadar sessizce ilerlemesine şaşırmış gibiydi.
“Bak hele…” dedi yumuşak bir sesle. “Saat epey olmuş.” Sonra bakışlarını Uras’a çevirdi. “Oğlum, sen de uykusuz duruyorsun. Gözlerin… uykusuz olduğunu haykırıyor resmen”
Ayağa kalkarken mahcup bir tebessüm yerleşti yüzüne. “Ben de sohbete daldım işte,” diye ekledi. “Kusura bakma, seni de tuttum."
Uras hemen araya girdi. “Yok Beril abla, hiç önemli değil,” dedi sakin bir sesle. “Zaten uykum da yok.” Bir an duraksadı, sonra dürüstçe devam etti: “Bu aralar pek uyuyamıyorum zaten. İki, bilemedin üç saat… yetiyor gibi.”
Söylerken ne yakınan bir hali vardı ne de abartı; sanki bu uykusuzluk, hayatının geçici ama kaçınılmaz bir parçasıymış gibi kabullenmişti. Beril Hanım’ın bakışlarıysa bir annenin içgüdüsüyle onun üzerinde kaldı; söylenmeyenleri de duymuş gibiydi sanki.
Beril Hanım kaşlarını çattı, sesi bu kez itiraz doluydu.
“Olur mu öyle şey?” dedi hemen. “İki üç saatlik uykuyla durulur mu hiç?”
Başını hafifçe çevirip Emir’e baktı, dudaklarında tanıdık bir anne serzenişi belirdi.“Bak şuna,” dediği anda, Emir hiç kaçırmadı fırsatı. Dudaklarını büzüp annesine doğru abartılı bir öpücük yolladı.
Beril Hanım başını iki yana sallayıp gülmemek için kendini zorladı ve cümlesini devam ettirdi “Uykusuna ne kadar düşkün. Ama iş gece yatmaya gelince yatmak bilmez, sabah olunca da kalkmak bilmez.”
Tekrar Uras'a döndü, kararı çoktan vermişti bile.
“Bu gece burada kalıyorsun oğlum,” dedi net bir tonla. "Buradayken her zaman kaldığın odanı hazırlıyorum.”
Cümleler ardı ardına dökülürken çoktan harekete geçmişti. Daha cevap beklemeden salondan çıktı.Koridorda ilerlerken ev, sanki onun bu telaşlı şefkatiyle yeniden canlanmıştı.