"Ana, duyuyor musun beni?"
Hicran hastane odasında, kolunda serumla yatan annesinin gözlerinin hareket ettiğini farkedince heyecanla atılmıştı.
Gülsüm Ana, gözlerini yavaşça açıp, ciğerlerine yorgun bir hava çekti. Gözleri birkaç saniye, beyaz tavanda gezindikten sonra, aklına Gülce gelince, gözleri iyiden iyiye açıldı.
Sağ yanına hızla başını çevirdiğinde, Hicran'ın endişeli gözlerini gördü. Hafif çekik, kahverengi gözlerinde yaşlar parıldıyordu.
"Kızım..."dedi zorlukla. " Gülce iyi mi? "
Alacağı cevaptan korkuyordu. Neyse ki, Gülce daha iyiydi de, Hicran'ın verecek cevabı vardı.
" İyi elhamdülillah anacığım. Daha iyi olacak inşallah. Tedavisi iyi gidiyor. "
Annesinin elini sıkı sıkıya tutup, zaptedemediği yaşları gözünden azad etti.
" Sen iyi ol anam. Sen iyi olmazsan, biz ne ederiz?"
Gülsüm Ana, dudaklarını kıpırdattı ve şükür sözleri döküldü ağzından. " Elhamdülillah. Zeval gelmedi emanete. "
Ardından gül goncasının, yazmasından taşan kızıl tutamlarını okşayıp gülümsedi.
"İyiyim ben. Korkma kızım. Hadi Gülce'nin yanına götür beni."
Hicran annesinin bu haliyle bile, yalnızca Gülce'ye düşünüp, kendini önemsememesine kızdı.
" Güzel anam. Sen kendin iyileşmene baksana. Sana birşey olursa, Gülce de iyi olmaz ki. Hem... Birazdan Tahir gelir. Onunla gider, doktoruyla da konuşuruz. Şimdi dinlen kurban olurum."
Gülsüm Ana zaten yorgun olduğu için kızına hak vermişti. Başını yastığa koyup gözlerini kapattı. O uykuya dalarken de, Tahir girdi odaya. Annesinin solgun yüzle yattığını görünce, içi kor gibi yandı.
Suçluluk duyuyordu. Gerçekten suçluydu. Gülce'yi korkutmasa, hem Gülce hem de anası bu halde olmayacaktı.
Ablasına bakıp, gözlerini kaçırdı. "Anam nasıl oldu abla?"
"İyi sayılır. Gülce diye tutturdu. Yollamadım. Az iyileşsin de götürürüz yanına. Kızcağızı öyle görürse daha çok üzülür."
Hak verdi ona Tahir. Küçük kız çok solgundu. Baygın yatıyordu zaten. O hali annesini daha çok üzerdi.
"Doğru söylüyorsun. Biraz daha iyi olsun. Götürürüz yanına."
Akşama kadar anca oyalayabilmişlerdi Gülsüm Ana'yı. Şimdi de Gülce'nin tedavi gördüğü odanın kapısındalardı işte.
Tahir suçlu olduğunun farkında, en arkada duruyordu. Hicran annesinin koluna girmiş, kapıyı tıklayıp açmıştı ki, içeriden üç beyaz önlüklü biri kadın iki erkek çıktı.
En önde Gülce 'yi tedavi eden genç doktor vardı. Adamın kahve rengi gözleri, Hicran'ınkilerle buluştuğunda, öylece geçip gidemedi doktor Hakan.
Kızın çekik kahve gözlerine hapsolmuş gibi orada konakladı. Donakalması garip kaçmaya başladığında, hafifçe öksürüp, kapıdan biraz uzaklaştı.
"Siz Gülce'nin yakınları olmalısınız."
Hicran farklı hissedip gözlerini kaçırırken, Gülsüm Ana atıldı öne. Öyleydi Gülsüm Ana. Her zaman açık görüşlü, dirayetli ve sosyal bir kadındı.
"Evet evladım. Nasıl Gülce kızım? İyi olacak mı?"
Şu tazecik gül goncasının kendiyle konuşmasını tercih eden Hakan, biraz bozulsa da anlaşılmamak için tebessüm etti.
"Korkmayın hanımefendi. Gülce gayet iyi. Ancak birkaç gün gözetimde kalmalı. Burada damardan ilaç veriyoruz. Evde tedavi olamaz."
Eğer bu kızıl afet, her gün gelecekse on gün tedavi yazacaktı Gülce'ye.
"Sağolasın doktor oğlum. Görebilir miyiz?"
Eliyle kapıyı gösterdi istemeye istemeye. "Tabi buyurun."
Onlar içeriye girerken, bile isteye Hicran'a yakın durup kokusunu içine çekti. Yüzünden de gözlerini ayırmamıştı.
Hicran huzursuz bir şekilde, kaçınarak geçti içeriye. Adamın bakışları tedirgin etmişti. Aptal değildi. Beğenildiğini anlamıştı. Ancak bu iyi hissettirmek yerine ,korkutmuştu Hicran'ı.
Odaya girdiklerinde hala gözleri kapalıydı Gülce'nin. Gülsüm Ana hemen yanına ulaşıp, saçlarını okşadı.
"Gülce'm... Kısmeti acı kızım. İyi ol inşallah. İyi ol da, bu hayat sana da gülsün."
Tahir annesinin böylesine düşkün olmasının sebebini anlamazken, o kızı bu hale getirenin kendisi olduğunu bilse, nasıl karşılık vereceğini düşünüyordu. Kızacaktı. Öfkelenecek, Tahir'e büyük ceza verecekti. Bunu önce Tahir'den duymalıydı. Şu yatakta yatan cüceden değil.
Buna niyet ederek boğazını temizledi. Konuşacağı sırada, cılız bir ses çıktı yataktaki kızdan.
"Acıktım..."
Hepsi pür dikkat olmuştu. Gülsüm Ana ve Hicran Gülce'nin yanında bitmişlerdi. Tahir ise geride kalmıştı.
"Ne istedin kuzum. Söyle bir daha."
Gülce, koyu yeşil gözlerini açıp, önce tavana, ardından kendine bakan iki çift göze baktı.
"Acıktım..."
Panikle Tahir'e işaret etti Gülsüm Ana. "Oğlum. Tahir'im. Gülce acıkmış. Duydun mu? Konuştu ya. İlk acıktım dedi. Koş yiyeceği bir şeyler alıp gel. Doyuralım karnını."
Tahir yavaşça, anasının ardından çıkıp, Gülce'nin göz hizasına geldi. Gülce'nin ise onu görünce, bariz bir şekilde ifadesi değişti. Rengi attı.
" İyi misin Çitlembik? Ne alayım sana? "
Bu şu demekti. 'Benden korkma. Yaptıklarımdan pişmanım.'
Yine de sakinleşemedi Gülce. Gülsüm Ana'nın koluna yapışıp gözlerini kaçırdı Tahir'den. Kadın anlamıştı, kızın hali hal değildi.
Gözlerini Gülce'den ayırmadan, Tahir'e seslendi.
" Git yiyecek birşeyler al oğlum."
Tahir sıkıntıyla iç çekti. Şimdi gitse, bu yer cücesi anasına herşeyi anlatırdı. Ama emir de büyük yerdendi. Gözü yataktaki küçükte, odanın kapısından çıktı.
O gittiğinde Gülsüm Ana, sevecen bir ses tonuyla Gülce'yi konuşturmaya çalıştı.
" Gülce kızım. Tahir sana birşey dedi, sen o yüzden mi evden kaçtın kuzum?"
Gülce'nin tedirgin hali, Tahir'den şüphelenmesine sebep olmuştu. Yine de konuşmadı Gülce. O kadar dil dökmesine rağmen, Tahir'le ilgili tek söz etmemişti.
Yarım saat sonra, Tahir'in getirdiği çorbayı içti. Gözleri ara ara, odadaki adama kayıyor, korkuyla kaçırıyordu bakışlarını.
O gece, Gülce'nin yanında Hicran refakatçi kalmıştı. Tahir de devamlı yanlarındaydı. Onikiye doğru Tahir tuvalet ihtiyacı için yanından ayrıldığında, kapı açılmış, içeriye Gülce'nin doktoru Hakan girmişti.
Çapkın bakışları önce Hicran'ın üzerinde gezindi. Kız huzursuzca kıpırdanınca Gülce'ye döndü bu sefer.
"Nasılsın küçük hanım? Muayene etmeye geldim seni."
Konuşmadı Gülce. Yeşil gözlerini dikip, ters ters baktı doktora. Sabiydi ya, hissetmişti bir şeyleri. Bu fırsatı kaçırmayan Hakan, yeniden Hicran'a döndü.
"Nasıldı gün boyu ablası? Öksürük var mıydı?"
Hicran yutkunup, konuşmak istemese de, cevapladı sorusunu.
"Kötü öksürüyor hala. Ateşi de var gibi geldi bana."
Doktor Hakan, böyle naif ses duymamıştı daha evvel. Hicran konuştukça, şiir söylüyor gibi dinleyesi geldi. Bu kız, hem yatağını süsleyecek kadar güzel, anlaşılan o ki gönlünü de süsleyecek kadar şairaneydi.
Bakışlarını kaçırıp, Gülce'ye yoğunlaştı. Yanında getirdiği ateş ölçeri koltuk altına koydu.
"Sırtını açar mısın küçük hanım? Ciğerlerini dinleyeceğim."
Hicran hemen ayaklanıp yardımcı oldu Gülce'ye. Ciddi bir ifadeyle dinledi Hakan. İşini bitirip ateş ölçeri de aldı.
Ardından Hicran'a dönüp, "Hala kritik durumda." dedi. Esasen iki gün daha kalıp çıkabilecek durumda olan kıza bir hafta tedavi yazdı.
Hicran'ın yüzünü ve vücuduna şöyle bir göz atıp, odadan çıktı. O çıkınca tuttuğu nefesi bıraktı genç kız. Rahatsız olmuştu. İçinde peydah olan hissi sevmemişti. Bir hafta daha çekecekti bu adamı anlaşılan. Sabır ve hayır dileyip, yatan kızın üzerini örttü.
İki gün sonra, anası hastaneye gelince eve gidebildi Hicran. Biraz dinlensin, banyo yapıp gelsin diye yollamıştı anası.
"Sen hazırlanana kadar Akif'in yanına uğrayayım ben abla. Gelirim iki saate kadar."
"Tamam kardeşim. Git sen. O zamana kadar hazır olurum."
Tahir gidince soyunup dökündü. Banyo yapıp odasına geçti. Üç gündür hastane odasının kokusu üzerine sinmişti sanki. Banyo iyi gelmişti doğrusu.
Odasına girip kapıyı örttüğünde, beline dolanan kollarla, tiz bir çığlık attı. Kolun sahibi diğer eliyle ağnıza bastırmış, sesinin çok çıkmasını engellemişti.
Korkuyla çırpınırken, az daha havlusu açılacaktı. Ardından, burnuna dolan tanıdık kokuyla sakinleşti. Zaten kolların sahibi konuşunca, çırpınmayı bırakmıştı.
"Benim sevdiğim. Korkma gülüm. Özleminden delirdim. "
Ağzından çekilen el ile, kendini geriye çekip, adamın göğsünden iterek uzaklaşmaya çalıştı. Kaşları çatılmış, göğsü körük gibi inip kalkıyordu.
Kahve gözleri ateş ediyordu.
"Delirdin mi sen?! Öldüm korkudan Afşin. Böyle mi girilir?!"
Saçlarının tutamları gözlerinin üstüne düşen adam, eliyle onları geriye tarayıp, kızdan uzaklaşarak bal rengi gözlerini onunkilere dikti.
"İlk defa böyle gelmedim ya Hicran'ım. Neden korktun bu kadar?"
Sesindeki suçlayıcı ifade,dokundu Hicran'a. Üç gündür Hakan denen doktorun, sözlü tacizlerine uğrayınca, sevdiğini de yadırgamış, korkmuştu.
Bornozunun kuşağını sıkıştırıp, kendinden uzaklaşan adama sokuldu. Kollarını onun beline dolayıp, başını geniş göğsüne dayadı.
Hicran uzun boylu sayılırdı. Ama Afşin'in yanında küçücük kalıyordu.
"Özür dilerim ömrüm. Yoruldum kaç gündür. Gelebileceğin aklıma gelmedi."
Genç adam günlerdir, varlığını hissetmediği kıza, şüpheyle yaklaşmayı bırakıp, kollarını ona dolayıp iyice hapsetti göğsüne. Kızın ayaklarını yerden kesmiş, burnunu narin boynuna gömmüştü. Şampuan kokusu, zihnini bulandırırken, kendini oradan zorlukla ayırdı.
"İsteyeceğim seni. Yetti bu hasretlik."
Hicran panikle atıldı ona doğru. "Ömrüm. Biliyorsun durumları. Sen o işleri bırakmadıkça, anam beni vermez sana. "
Afşin'in düşen yüzü, ciğerine işledi. Daha usul bir sesle konuştu yeniden. Sağ sol davası yüzünden içeriye alınan, Mualla teyzenin oğlunu örnek verdi.
"Ne olur vazgeçsen. Geçenlerde, Mualla teyzenin oğlunu da aldılar içeriye. Korkuyorum. Ya senin de başına gelirse?"
Afşin yüzünü sıvazlayıp, Hicran'ın yatağına oturdu.
"İnandığım davadan vaz mı geçeyim gülüm? Sen benim herşeyimsin. Yapma böyle. Belki verir Gülsüm Ana. Denemedik bile. "
Hicran onu ikna edemeyeceğini anlayıp, omuzlarını düşürdü. Yatağa onun yanına oturup, tıpkı onun gibi, karşı duvarı izlemeye başladı.
"Sen bilirsin ömrüm. Umarım pişman olmazsın."
Pişman olacaktı Afşin. Bilmiyordu ama, vazgeçmediği bu dava yüzünden, Hicran'dan vazgeçmek zorunda kalacaktı.