Karşımdaki yeni geçtiğimiz konuyu nereden anlatmaya başlayacağımı seçmeye çalıştığım vakitlerde uçlu kalemi elimde döndürüyor, ara ara poposundaki çıkıntıya bastırıp kapatıp açıyordum. Velhasıl anlatamayacağım bir konu değildi. Hatta Boğaziçi Üniversite'sinden dereceyle mezun olduğumu düşünürsek kesinlikle anlatabiliyor olmam lazımdı. Ancak bütün bunların yanı sıra Aslan tam dibime oturmuş beni izliyorken anlatmam bir hayli zordu.
"Sana özel dersten çok vermek istiyorum," kalemin poposuna sertçe bastım, "Öyle mi?"
Salonumdaki altı kişilik dikdörtgen yemek masasında oturuyorduk. Etrafında yalnızca dört sandalye vardı. Aslan ise tabii ki bu zorlu seçimde gelip yanıma oturmayı tercih etmişti. Rahat dursa rahatsız olmazdım da az önce manyetizmaya giriş yapmıştık. Daha doğrusu ben manyetizmaya giriş yapmıştım, o da bana. Nasıl mı? Her 'Hm,' diye düşünce nidası çıkardığımda o da sanki soruya merakı varmış gibi bana yaklaşıp elini de destek almak için sandalyeme koymuştu. Bir süre sonra dersi anlatmak şöyle dursun eğilip bacağımın çıplak kısımlarına değen eline bakıp durmuştum. Bunu fark etmişti. Fakat uzaklaşmak yerine bir ara elini bacağıma koyup okşamaya başlamıştı. "Anlatmayacak mısınız?" diyerekten.
Şimdiyse önümüzdeki kağıtlardan zar zor bakışlarını alıp bana çevirdi. Öyle yorgun ve boş bir ifadeyle baktı ki bir an için gerçekten onu yorduğumu düşünüp elimi kaldırıp yanağına yerleştirdim. "İyi misin?"
"İyiyim," yanağını avucuma yaslarken, "Sadece fizik çok sıkıcı." dedi.
Anlamadığı için böyle düşündüğünü biliyordum. Dudaklarımı "O zaman buna yolun başında son verelim," demek için araladım. Ta ki avucumdaki sıcaklığı duyumsayana kadar. Elimi yanağından alnına kadar çıkarıp ateşini kontrol ettim. "Sen yanıyorsun."
Endişeyle gözlerine baktığım vakitlerde bacağımın üzerinde yine bir baskı oluştu. Tenimi avuçlayıp "Normaldir," deyince öfkeyle "Aslan!" dedim. Elimi çekip sandalyemi geri ittim. Ayağa kalkarken "Ailene hala durumunu anlatmadın, değil mi?" diye homurdandım. "Eğer anlatmış olsaydın," masanın yörüngesinden çıkmak için bir adım atmama kalmadan kolumdan tuttu.
Elini bileğime doğru kaydırdı. "Ben ağrı kesici alırım, siz oturun."
"Ağrı kesici mi?" ayakta olmama rağmen çokta aşağıda olmayan suratına gözlerimi diktim, "Sana kendi kullandığım ilaçlarımdan getireceğim. Otur oturduğun yerde." emrimi ciddiye almakla almamak arasında gidip gelirken nihayet elini çekti ve "Siz kazandınız." diye konuştu. "Hem itiraf etmem gerekirse benimle ilgilenmeniz hoşuma gidiyor."
Şu lafından sonra kaldırıp onu içeri göndermek çok istedim ama halsiz ifadesine acıdığım için bu fikre karşın başımı onaylamaz anlamda sallayarak mutfağa yol aldım. Seri adımlarla oturma odasından çıkıp ara koridora geçtim, ara koridordan ise mutfağa vardım. İlk iş olarak ilaçlarımın bulunduğu yere, tezgahın altındaki çekmecelere gittim. Birinci çekmecede çatal kaşık vardı, ikinci çekmecede kepçeler ve tahta kaşıklar vardı, üçüncündeyse ilaçlarım.
Üçüncüsünü çekip içinden HIV ile ilgili bütün ilaçlarımı çıkarıp tezgahın üstüne koydum. Çekmeceyi ayağımla kapatıp musluğun oraya ilerledim. Üst dolaptan bir bardak çıkarıp o bardağa musluktan su doldurduktan sonra dönüp ilaçları da öteki elime aldım ve mutfağın çıkışına ilerledim.
Ara koridora çıkarken ilaçları tutmakta zorlanıp bir kısmını vücuduma yaslamıştım. Ara koridordan salona geçtiğim sıradaysa elimdekileri düşürmemek için büyük bir çaba harcıyordum. Dikkatle yemek masasına doğru giderken oradaki boşlukla sekteye uğradım. "Aslan?" dedim, aval aval masaya bakarken, "Aslan!"
"Buradayım!"
Sesin geldiği yöne döndüğümde hayrete düştüm. Koltukların orta yerinde duran sehpanın hemen bitişiğine bir minder yerleştirip üstüne oturmuştu. Servis tabağını ise önüne kadar çekmiş, üzerindeki mini pop kekleri açıp yiyordu.
Ağzındaki bir pop keki yanağına yerleştirmiş bana bakarken başta bu halini çok tatlı bulduğum için güldüm, ardından 'Ihhh,' diye ağlamaklı bir nida çıkardım. "Sana doğru düzgün yemek ikram etmeliydim."
Ben sehpanın oraya ilerledim, oysa ağır ağır ağzındakini yemeye başladı. Bir yandan yakınmaya devam ettim: "Her ne kadar saçma sapan şeyler yaşamışta olsak bunu ihmal etmemeliydim. Üzgünüm,"
Alt tarafı yattığımızı öğrenmiştim, benim yüzünden virüs kaptığının bilincindeydim ve her şeyden önce beni hala istediğinin farkındaydım. Bütün bunlar düşününce dikkat dağıtıcı mıydı? Kesinlikle. Ama bu kadar dikkatim dağıtmamalıydı. Of.
Sehpaya vardığım gibi elimdekileri üzerine koydum. Gidip bahçeye bakan cam duvarın bitişiğine yerleştirdiğim minderlerden iki tane alıp geri yerime döndüm. Oturacağım yere, Aslan'ın hemen karşısına, minderleri gelişigüzel bırakıp üstlerine yerleştim. "Önce ilacını iç kendini toparla, sonra ben seni doyuracağım."
"Söz mü?"
"Tabii söz," en etkileyici hapın şişesini elime alıp kapağını döndürdüm. Ancak bir noktada yavaşlayarak kafamı doldurup ona baktım. "Acaba önce doyman daha mı doğru olur?" önündeki kakaolu pop kek poşetlerini ileri iterken "Düşününce bana da bu daha mantıklı geldi." dedi.
Bir müddet için hangisini yapalım diye düşünce alemine dalıp gittim. Bu sırada elimde tuttuğum şişeyi sehpaya bıraktım ve kutusunu elime alıp prospektüsü çıkardım, ilaç hakkındakileri okumaya başladım. Amacım yan etkilerine vs. bakmaktı. Aslan "O zaman önce doyuyoruz?" diye konuşunca başımı belli belirsiz salladım.
"Zaten bence bu ilaçlar tok karnına içiliyordur," bu bilgiye dair kağıtta bir yazı görmeye çalıştım ama yoktu. Karşımda bir hareketlilik olsa da bütün ilgimi kağıda verdim. Didik didik etmeme rağmen görünürde aradığımı bir türlü bulamadım. Tam prospektüsü kutuya geri koyarken kutunun üstündeki nasıl kullanılması gerektiğiyle ilgili etiket dikkatimi çekti. Boşuna bu çocuğun yanında akli melekelerimi kaybettiğimi söylemiyorum. Pür dikkat yazanları okumaya başladım. Ancak o an beklemediğim bir şey oldu. Bacaklarıma bir soluk çarptığını duyumsadım.
Usulca birini ötekinin üstüne attığım bacaklarımı düz hale getirip kendime çektim. Bunun ona daha büyük bir manzara sunduğunu bilmeden yaptığım bu hareketle bu defa aynı soluğu kalçalarımda duyumsadım. Göğsüm şiddetle inip kalkarken "Aslan," diye fısıldadım.
Bir şey söylemektense dudaklarını bacaklarıma bastırdı. İşte o an elimdeki kutu yaklaşık beş santim yukarıdan masaya düştü. Sıcacık dudaklarını tenimin çeşitli yerlerine bastırıp bastırıp durdu. Öpücüklerinin arasından "Önce doyacaktım hocam," dediğinde beni çok yanlış anladığını yeni yeni idrak ettim.
"Aslan, ben bunu-" 'kastetmedim' diye devam edeceğim sırada tenimi kıstırıp dişledi. Çareyi bacaklarımı aralamakta buldum. Elleri hiç "Ne yapıyorum ben?" demeden eteğimin altından iç çamaşırımı buldu. İki yanından tuttuğu çamaşırımı çıkarmak için yardımıma ihtiyacı olduğunda bir diretir gibi oldum. Soluğunu bacak aramda hissedene kadar. Minderin iki yanından destek alarak azıcık kalktığımda iç çamaşırımı kalçamdan sıyırdı, diz kapağıma kadar yukarı çıkardı, sonra ise aşağı çevirip bacaklarımdan sıyırdı. İç çamaşırımı nereye koydu bilmiyorum. Geriye döndüğünde kadınlığımda hissettiğim ilk şey nefesi olunca umursamadım.
Kalçalarımı tutup beni minderlerden aşağı çektiğinde neye uğradığımı şaşırdım. Üst vücudum sehpaya dayandı, tıpkı Aslan'ın ağzının kadınlığıma dayanması gibi.
Gözlerim kocaman açılırken ellerimi sehpanın kenarlarına sardım.
Vajinama olduğu gibi dayadığı diliyle dondurma yalarcasına kadınlığımı yaladı. Nefesimin anbean kesilmesiyle birlikte zorlukla bacaklarımı kaldırıp boynuna doladım ve onu kadınlığıma bastıracak o hareketi yaptım; bacaklarımı kenetledim. Nefes nefese "Aslan," diye inledim.
Durması için değil, zevkten.
Yalamaya yavaş yavaş son verip bu defa kadınlığımın dudaklarına sardı. Onları emdi, dişledi ve çekiştirdi. O sırasıyla iki dudağıma aynısını yaparken ben hissettiğim hazla art arda inledim. Hırıltılı bir ses çıkardı. Ardından bacak arama yaklaşmak için hamleler yaptığını duydum. Onu engelleyen yegane şey sehpanın boyu olmalıydı. Daralıyor olabilir. Bu doğrultu da boynundan var gücümle destek alıp sehpayı ileri ittim. Gitti, alanım dar olduğu için çok değil ama yine de gitti.
Böylelikle kafamı eğip ona bakabildim. Bir an için duraksayıp sonra kısa sürede dilini deliğime götürdü. Ellerimi saçlarına sardım, bacaklarımın ise baskısını azaltabildiğim kadarıyla azalttım. Ta ki dilini kadınlığıma sokana kadar. "Aslan!" çığlık atıp bacaklarımı boynuna yeniden sıkıca kenetledim. Hem parmaklarımı saçlarına dolamış daha fazlası için onu kadınlığıma bastırıyorum hem de içinde bulunduğum durumdan mütevellit ara ara inleyip ister istemez teşvik olmasını sağlıyordum.
Düşününce, beni becermek için teşvik olmasına gerek yoktu.
Dilini kadınlığıma sokup sokup çıkarmaya başladığı anlarda görüş açım bulanıklaştı. Kafamı geriye doğru atıp tavana baktım. Orası daha bir bulanıktı. Avize ışıl ışıldı, renkler birbirine girmiş haldeydi. Üstelik üstüme üstüme geliyordu. Öyle anlarda gözlerimi sıkıca kapadım.
Aslan beni orada tüketene kadar hamlelerine devam etti. Ne kadar sürdü bilmiyorum, bir süre sonra daha fazla dayanamayıp sarsıla sarsıla ağzına geldiğim sırada başımı eğip ona baktım. Son dakikaya kadar bacaklarımı çözmedim. O da gitme düşüncesi şöyle dursun kadınlığımı yaladıkça yaladı. Beni bulduğu gibi, sadece biraz ıslak, bıraktığında bacaklarımı usulca çözdüm. Ellerimi çektim. Benden uzaklaştırdığı kafasına karşın eteğimi biçimsizce düzelttim.
Dudaklarını yaladığı sırada "Bundan sonra istediğinizi inkar etmeyin," dedi. Koyu kahvelerini az önce ağzının içinde yer edinen kadınlığımdan çekip gözlerime kitledi. "Bu ikimiz içinde zaman kaybı olur. Sizi istiyorum," yanıma yaklaştığında arkaya doğru gitmeye çalıştım. Çalıştım diyorum çünkü dibimde minderler olduğu içi gidemedim. Aslan'ın dibime kadar gelişini öylece izledim. Ellerini vücudumun iki yanına koyup kısa mesafeden yüzümü inceledi. O da soluk soluğa. Onun göğsü de şiddetle inip kalkıyor. "Siz de beni istiyorsunuz."
"Korkuyorum, Aslan."
Doğrulup "Korkmayın," dedi ve bir elini yanağıma sardı. "Ben buradayım." öteki elini ise belime götürüp koydu. Bana sarılmak istediğinde usulca bu arzusuna eşlik ettim. Göğsüne sindim.
Derinden gelen mide bulantımı aksettirmemeye çalışarak sakince orada durdum.