Özlem saate baktığında gözlerine inanamadı. Bu saate kadar nasıl uyumuştu bilmiyordu. Neredeyse öğlen olmuştu. Asya’ya ne kadar ayıp olmuştur şimdi diye düşünürken salona geçti fakat beklediği gibi Asya’yı göremedi. Lavaboya da baktı ama orada da yoktu. Masanın üzerinde duran notu eline aldığında, rahatladı. Gitmişti Asya ve iyi olduğunu yazmıştı. Bu yeterdi Özlem’e.
Telefonunun sesiyle düşüncelerinden sıyrıldı. Eline alıp baktığında gülmeden edemedi.
“ Eğer hala uyuyorsanız ben ve öpücüklerim emrinizdeyiz. Sizi uyandırmaktan büyük onu duyarız.”
Özlem ne yazacağını düşündü bir süre. Sonra, onu deli etmek istediğine karar verdi ve aklına gelen şeyle haince sırıttı.
“ Ah mersi bayım. Az önce başka bir şövalyenin öpücükleri tarafından uyandırıldım zaten. “
Tolga’nın mesajını okuduğu an deliye döneceğini biliyordu. İçten bir kahkaha dökülürken dudaklarından, artık mutlu olduğunu fark etti. Eskiden gülümsemeyi bile başaramayan o değilmiş gibi artık her şeye kahkaha atarken buluyordu kendini. Bu öylesine farklı ve güzel hissettiriyordu ki… Tolga’ydı onun sevinci…
Kapı sertçe çalındığında, kim olduğunu bulmak zor olmamıştı Özlem için. Yavaş yürüyüp ağırdan alarak kapıyı açtığında, Tolga’nın birden üzerine yürümesiyle, yutkunmak zorunda kaldı. Bedeninin birden bire duvara yaslandığını hissettiğinde, kısa bir çığlık döküldü dudakları arasından.
“ Bir daha, bir daha başka bir adamın imasını bile yapmayacaksın. Başka bir adamın adı bile çıkmayacak o güzelim dudaklarından, anladın mı beni? “ dediğinde sesi fazlasıyla sertti.
Özlem, başını olumlu bir şekilde sallayınca, Tolga’nın rahatlayan bedenini gördü. Bu kadar mı gerilmiş, sinirlenmişti? Gülmeden edemedi Özlem. Kendisi aylarca kıskançlıktan deliye dönmüş yine de tek kelime söyleyememişti ama Tolga... Küçücük bir şakadan bile kızgın boğalara dönüşebiliyordu.
“ Sadece şaka yapmak istemiştim… “ dedi, fısıldayarak.
“ Yapma… Deliye döndüm mesajını okuduğumda. Şakası bile beni bu hale getiriyorsa… Özlem... Özlem’im.. Hasretim... Anladım, ben seni çok seviyormuşum meğer. Öyle böyle değil hem de. “
“ Yeni mi anladın sevdiğini? “ diye sordu Özlem, kırgınca bakarken.
“ Görmüyor musun bana neler yaptığını? Ben seni ilk gördüğüm andan beri seviyormuşum meğer. İlk andan etkilenmiştim senden ama… Ben hiç âşık olmamıştım ki nereden bilebilirdim sana böyle tutulduğumu. Kader’den etkilendim kabul, güzelliğiydi belki de beni kendisine çeken bilmiyorum ama içten içe biliyordum onun olması gereken kişi olmadığını… Meğer yüreğim seni ilk gördüğü an tanımış da ben tanıyamamışım… Affet bu aptal çocuğu. “
Özlem, Kader’in ismini duyduğu an gerilse de belli etmemeye çalıştı. Kader’i ne yapması gerektiğini hiç bilmiyordu. Öğrenmesi mi iyiydi yoksa öğrenmemesi mi, bilmiyordu. Nasıl karşısına çıkıp da biz Tolga’yla birbirimizi seviyoruz diyebilirdi ki… İçi yine vicdan azabıyla kavrulmaya başlamıştı.
“ Bugün ne yapacaksın okuldan sonra? “ diye soran Kader’e ne cevap vermesi gerektiğini bilmiyordu Özlem.
“ Eve gitmem lazım ders çalışacağım. “ Dediğinde, Kader’in tek kaşının havaya kalktığını gördü. Acaba biliyor mu diye düşünse de, bu düşüncesini hemen sildi kafasından. Eğer bilseydi Kader’in böyle sakin olmayacağını biliyordu.
“ Özlem… Ben Tolga’yı çok özlüyorum. O da beni unutmadı biliyorum. “ diyen Kader’e, içi burkularak baktı. O beni seviyor dememek için dilini ısırıyor, kendine engel olmaya çalışıyordu.
“ Nereden biliyorsun? “ diye sordu, zorlukla. Kader’in yüzüne geniş bir gülümseme yayıldığını gördüğünde, kalbi korkuyla kasıldı. Kader’in kendisine sır veriyormuşçasına eğilerek ve kısık sesle söylediği sözlerin Özlem’i ne hale getireceğinden habersiz, konuşmaya başladı.
“ Geçen gün bize geldi. Babamdan birkaç dosya aldı. Ama bu bahane tabi. Beni görmek için geldi, biliyorum. “
Her bir söz bıçak olup saplanırken kalbine, gülümsemeye çalıştı Özlem. Daha fazla bu şekilde kalamayacağını anlaması çok sürmedi. Nefesi kesiliyordu her geçen saniye.
“ Benim gitmem gerekiyor. “ dedi, Kader’e bakarak. “ Yarın görüşürüz. “
Eve geldiğinde hırsla çantasını yere attı. Kader’in söyledikleri hala kulaklarında yankılanıyordu. Doğru olmamasını diliyordu, tüm kalbiyle. Kapının kilit sesini duyduğunda huzursuz bir nefes çekti ciğerlerine.
“ Sevgilim. “ diyen sesi kulaklarını doldurduğunda, ifadesiz bakan gözlerini Tolga’ya çevirdi.
“ Kaderin evine hiç gittin mi? “ diye sordu, gözlerini bir an bile Tolga’dan ayırmadan. Oradaki duygu geçişlerini görmek istiyor, doğruyu öğrenmeye çalışıyordu.
Tolga’nın gözlerini kaçırması, gereken cevabı vermişti Özlem’e. Gözlerinin dolmaya başlamasıyla odasına doğru yürümeye başladı. Tolga kendisinden gizlemişti bunu. Peki neden? Gerçekten de oraya Kader’i görmeye mi gitmişti?
Odadan çıkacağı sırada Tolga tarafından sımsıkı tutuldu.
“ Açıklayabilirim. “ diyen Tolga’nın sesi endişe doluydu.
“ İstemiyorum. Bırak Tolga! “ diye bağırdığında, bedenini saran eller daha çok sarılmıştı kendisine.
“ Bırakmam... Beni dinleyeceksin önce. Gittim evet ama mecbur kaldığım için gi… “
“ Sus. Dinlemek istemiyorum! Kader’i özlediğin için gittin. Şimdi de git! “ diye bağırdığında, Tolga’nın elleri serbest kalmış, hayal kırıklığıyla duruyordu iki yanında.
“ Sen ne dediğini biliyor musun? Kader’i istesem burada mı olurdum? Niye bıraktım ben Kader’i? Kim için bıraktım? Söylesene! O kadar aptalsın ki göremiyorsun seni nasıl sevdiğimi. Evet, gittim o lanet eve ama mecbur kaldığım için gittim. Oradan aldığım belgeler çok önemliydi. Onlarla ortak olduğumuzu biliyorsun. Benden ve Taner’den başkasının eline geçmesi düşünülemez. Anlıyor musun? Anlatabiliyor muyum sana önemini? “
Özlem ne diyeceğini bilmiyordu. Pişman olmuştu. Hem de delicesine. Elinde değildi ki, çok kıskanıyordu Tolga’yı. Eskiden olsa susmak kolaydı ama artık değildi işte. Bir bakış değse Tolga’ya nefesi kesiliyordu. Niye anlamıyordu ki? Tolga’nın kapıya doğru ilerlediğini görünce yüreği ağzına geldi. Koşarak yanına giderek gitmesine engel olmak istedi ama yetişemedi. Gitmişti Tolga. Kapıyı sert bir şekilde çarpıp çıkmış, Özlem’i geride bırakmıştı.
Saat gece yarısını geçmiş olmasına rağmen hala gelmemişti Tolga. Belki gelmeyecekti ama bekleyecekti Özlem. Gözlerini bir an bile kırpmadan Tolga’nın gelmesini, kendisini sarmasını bekleyecekti. Koltuğa kıvrılmış öylece otururken, gözyaşlarını durduramıyordu. Ona güvenmemiş, kalbini kırmıştı. Pişmanlığı bir çığ gibi büyürken, kapının açılma sesiyle birden ayağa fırladı. Tolgayı karşısında görünce, tutamadı kendini. Koşarak sarıldı âşık olduğu bedene. Tolga’nın da onu sarmasını bekledi. Bekledi... Ama sarmıyordu Tolga kendisini. İçi üşürken, çekti boynundan kollarını. Gözlerine bakmalı, pişmanlığını anlatmalıydı.
Tolganın yüzünü avuçları arasına alıp okşamaya başladı. Nasıl vazgeçerdi ondan? Yaşayamazdı ki...
Özür dilerim diye fısıldadığında, Tolga’nın cevap vermeden koltuğa oturuşunu seyretti. Bir söz bekliyordu. Bir bakış... Tolga’nın kırgınlığını en derininde hissediyordu Özlem. Canı yanıyordu…
“ Yemek yemedin mi sen? “ diye soran Tolga’ya şaşkınlıkla baktı. Küslüğüne, kırgınlığına rağmen kendisini düşünmeye devam ediyordu. Gözlerinin yanmaya başladığını hissettiğinde, hızla yere çevirdi bakışlarını. Ağladığını görsün istemiyordu. Tolga’nın hala bir cevap beklediğini fark ettiğinde, başını iki yana salladı. Gerçekten de hiçbir şey yememişti. Aklına da gelmemişti üstelik.
Tolga’nın ardından mutfağa girdiğinde, bir süre onu izledi. Dolaptan çıkardığı malzemelerle bir şeyler yapmaya çalışıyordu. Özlem derin nefesler alırken, Tolga’nın kendisini fark ettiğini biliyordu ama yine de kendisine dönüp bakmıyordu sevdiği adam. Özlem daha fazla dayanamayarak beline doladı kollarını. Başını da sırtına yaslayıp sıkıca sarıldı. Tolga’nın sessiz kaldığını, bir şey söylemediğini fark edince tutamadı daha fazla gözlerinde biriken yaşları.
“ Adını başka dudaklardan duymak bile yakarken canımı, nasıl dayanırım böyle bir şeye? Kader, öznesi sen olduğun cümleler kurarken nasıl sakin karşılayabilirdim? Özür dilerim Tolga… Sana inanmalıydım. Affet beni… “
Birden kendini Tolga’nın kolları arasında buldu. Sımsıkı sarmalanırken, yeniden nefes almanın ne demek olduğunu öğreniyordu.
“ Sen bilmiyor musun bana senden başka yol yok. Çok kızdım sana. Aşkıma inanmayışına, güvenmeyişine kızdım ama bak yine sana geldim. Hep geleceğim. Sevgime inanana, güvenene kadar her gün, her saat seveceğim seni. “
**
Asya, ne oldu sana? Diyen Sarp’ı duymuyordu. Aklı ve kalbi o havaalanında kalmıştı. Yüreği isyan edercesine haykırırken, duyamıyordu Sarp’ı. Gözlerinden akan yaşları istese de durduramıyor, ayakları Altay’a gitmek için delice bir istek duyuyordu. Ama yapamazdı… Daha fazla alamazdı gururunu ayaklar altına. Gitmek mi istiyordu Altay? Gitsin… Önemi yoktu artık.
Sarp’ın elini tutup ayağa kalktı. Bir kez bile dönüp bakmadı arkasına. Özlemi yakarken içini, nefretin tohumlarını da ekmişti artık sol yanına. Geri dönüşü yoktu artık. Bitmişti Altay…
Arabada sessizce ilerlerken çalan şarkı benliğini allak bullak ederken, nefes almak için camı açtı. Şubat soğuğunu çekerken içine, üşümüyordu Asya. İçinde öyle bir yangın vardı ki…
Yine sen yoksun karşımda, acılar pusu kurmuş
Yine hasretler ordu gibi geliyor üzerime
Ay gibi nur gibi, yüzüne bakınca nefesim kesilirdi
Sense beni burada boynu bükük bırakıp gidiyorsun
Yapma canım ne olur bırakıp da gitme
Gitme ne olur bırakıp gitme
Sensiz yaşayamam ben böyle
Gitme ne olur bırakıp gitme
Bir ömür boyu yaşayamam böyle
Süzülürken gözlerinden yaşlar, silmeye uğraşmıyordu artık. Biliyordu hiç kurumayacaktı artık göz pınarları. Yüreğinde ki yangın sönmedikçe, gözleri de hep ıslak kalacaktı.
Yine hasretler koydun sen uzanan ellerim de
Yine yalnızlıklar gezinir yanımda aşk yerine
Ay gibi nur gibi yüzüne bakınca nefesim kesilir
Sende beni burada boynu bükük bırakıp gidiyorsun
Yapma canım ne olur beni bırakıp da gitme
**
Altay, uçağın kalkış anonsunu duyunca kalktı oturduğu yerden. Ayakları geri geri gitse de, yapmalıydı. Zorlukla geçerken kontrolü, son kez dönüp baktı geriye. Asya varmışçasına bakarken arkasına, dönüp gitmek öyle zordu ki... Kalbini dinlemeyerek adımlarını hızlandırıp yürümeye başladığı anda bir ses duydu. İlk önce, doğru duymadığını düşündü ama hemen sonra, tekrar adını duyduğunda emin oldu o olduğuna.
Hızla geriye dönüp çıkarken bölümden, gördü onu. Yere yığılmamak için zorlukla tutunuyor, ağlamaktan önünü göremiyordu. Onun buraya nasıl geldiğini anlamayarak baktı bir süre. Ayakları ona doğru koşmak isterken, beyni ikaz ediyordu kendisini. Sakın diyordu, gitme… Ama yapamadı Altay. Öylece bırakıp gidemedi onu. Adımlarını ona doğru attığında, hissettiği özlemle yandı. Oysa daha gitmemişti ki… Nasıl bu kadar özleyebilirdi?
“ Asya… “ dedi, zorlukla. Sevdiğinin böyle perişan olduğunu kabul edemiyordu Altay. Böyle yıpranmış, böyle aciz…
Asya’nın kollarını boynunda hissettiğinde, kıpırtısız bir şekilde durdu. Ciğerlerini dolduran kokusu yakıyordu her bir nefeste. Daha fazla dayanamadı Altay. Sardı kollarıyla, sımsıkı. Öyle sardı ki, hava bile girmesin istedi aralarına. İçindeki özleme birkaç saniyelik tanıdığı bu dokunuşun son bulması için çekti kollarını. Aralarına koyduğu mesafe, Ne demeli nasıl ikna etmeliydi bilmiyordu. Artık inkârdan yorulmuştu, seviyordu ölesiye hem de. Asya da biliyordu bunu. Yoksa gelir miydi hiç… Gelmezdi, biliyordu Altay. Yüreğinde izi olmadığını kabullense, kokusunu dahi yaklaştırmazdı kendisine.
“ Gitme… “ diyordu sevdiği, gitme… Yapamazdı Altay. Kalbi ve ruhu burada onunla kalacaktı belki ama bedeni değil. Gitmek zorundaydı Altay. Melek’i için bu kadarını yapmak zorundaydı…
“ Benim için kolay mı sanıyorsun canımı arkamda bırakmak? “ diye sordu Altay, Asya’ya. Anlasın istiyordu kolay olmadığını. Canının nasıl yandığını görsün istiyordu.
“ Gideceksin. Git… Ama bir daha sakın dönme! “ diyerek çıkışa doğru yürümeye başlayan Asya’nın ardından bakarken, sevdiği kadını bırakacak olmanın o ağır yükünü sırtlanmıştı. Zorlanıyordu Altay. Taşıyamıyordu…
Çok değil, birkaç dakika sonra anladı yapamayacağını. Onun kendisinden uzaklaşmak için attığı her adım sesinde gördü, gidemeyeceğini. Altay, sebep ne olursa olsun gidemezdi Asya’dan bir adım öteye… Anladığı bu gerçeği sevdiğine de anlatmak istiyordu. Bu yüzden Asya’nın gittiği yöne doğru koşmaya başladı. Bir an önce bulmak istiyordu onu. Kollarıyla sımsıkı sarmak ve bir daha hiç bırakmamak…
Ama yoktu Asya. Görmüyordu onu. Gitmiş miydi? Hayır, dedi içinden. Gitse bulacaktı onu. Karşı caddeye attı kendini. Asya’yı bulmaya öyle çok odaklıydı ki karşıdan gelen arabayı görmedi. Bedeni, çarpmanın etkisiyle savrulmuş ve yere düşmüştü. Bilinci kendisini terk ederken aklında olan tek şey Asya’ydı.
Karanlığa açtı gözlerini Altay. Tek bir ışık olmadan, kopkoyu bir karanlıktı gördüğü. Neredeydi? Ne olmuştu? İçine düştüğü bu dipsiz kuyudan niye çıkamıyordu? Zifiri karanlık olmuşçasına her yer, ışığı niye yoktu?
Elleri panikle etrafını kontrol ediyor, bulunduğu yerin neresi olduğunu anlamaya çalışıyordu. Bir yataktaydı. Kablolar bağlıydı vücuduna. O an anladı nerede olduğunu. Hastanedeydi. Sonra, bedenindeki ağrılar hatırlattı kendini. Her yanı ağrıyordu. Kaza, evet kaza yapmıştı. Bedenine çarpan aracın eziciliğini hatırlıyordu ama sonra… Sonrası yoktu. Karanlıktı, tıpkı şimdi olduğu gibi.
“ Kimse yok mu? “ diye seslendi. Biri olmalıydı. Kendisini bu kabustan uyandıracak birine ihtiyacı vardı Altay’ın.
“ Ben hemen doktorunuzu çağırıyorum Altay Bey. Sakin olun lütfen. “
Sakin olmak mı? Bu haldeyken mi? Nasıl sakin olabilirdi ki Altay? Nasıl bir durumun içinde olduğunu bilmezken, nasıl sakin olabilirdi?
“ Altay Bey ben doktorunuz Yusuf Kılıç. Bir kaza geçirdiniz ve hastanemize getirildiniz. Hatırlıyor musunuz? “
“ Evet kazayı hatırlıyorum. “ diye cevapladı adamı. Bir an önce kendisine ne olduğunu öğrenmek istiyordu Altay.
“ Durumumu açıkça anlatır mısınız doktor? Neyim olduğunu bilmek istiyorum. “
“ Altay Bey, düşüşün etkisiyle kafatasınızda çatlaklar var ve sinirleriniz oldukça zedelenmiş. Bu yüzden görme mekanizmanız işlemini yerine getiremiyor. Bunun ne yazık ki zamanla geçmesi mümkün değil. Ameliyatın dahi kesin çözüm olmadığı bir durum… “
Altay doğru duyup duyamadığından emin değildi. Göremeyecek miydi artık? Bunu mu anlatmak istiyordu doktor? Asya… Bakamayacak mıydı bundan sonra, deniz mavisi gözlerine? Gördüğü tek şey karanlıkken üstelik…
2 yıl sonra
“ Nerede kaldın kızım? Merak ettim seni. “ Diyen babasına sarılarak yanağına sımsıcak bir öpücük kondurdu.
“ Taner’in yanındaydım sinemaya gitmiştik babacım özür dilerim. “ dedi Asya, geç gelmesinin sebebini açıklamış olmanın rahatlığıyla.
“ Çok sık görüşür oldunuz bu Taner efendiyle. Bir gün çağır da yemeğe gelsin. “ Diyen babasını onaylayarak odasına doğru yürümeye başladı. Odasına geldiğinde kendini sırt üstü yatağına attı. Çok yorulmuştu. Ayakları saatlerdir yürümekten ağrıyordu. Taner’le beraberken zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyordu doğrusu. O kadar eğlenceliydi ki… İyi geliyordu Asya’ya. Telefonunun sesini duyduğunda sızlanarak yataktan kalktı. İki dakika dinlenemeyecekti şurada… Arayanın Taner olduğunu görünce yüzüne şapşal bir gülümseme yayıldı.
“ Az önce beraberdik. “ Diye isyan etti Asya, telefonu açar açmaz.
“ Olsun… Ben her an sesini duymak istiyorum. “ Diyen Taner’e ne cevap vermesi gerektiğini bilmiyordu. Tolga sayesinde tanışmıştı Taner’le. İlk başlarda oldukça rahatsız olsa da davranışlarından, zaman için kanı ısınmıştı ona. Kendini sevdirmeyi biliyordu. Tek sorunu duygularını bu kadar çok belli etmesiydi. Şimdi olduğu gibi o zamanlar da ne cevap vereceğini bilmiyordu Taner’e. Ondan bu tür sözler duymaya alışmıştı artık ama yine de her duyduğunda hissettiği o rahatsızlık hissi geçmiyordu.
Taner’i seviyordu. Çok değer veriyordu ona. Yanında sıkılmadan saatlerce konuşabiliyordu mesela. Ama bu yakınlığı, Taner’in istediği gibi değildi. Ama yine de sabrediyordu adam. Beklediğini her fırsatta dile getiriyordu.
“ İyi bakalım öyle olsun. Niye aramıştın? “
“ Yarın Özlem’lere uğrayalım diyorum. Ne dersin? “
“ Olur tabi. “ dedikten sonra, “ Bugün çok yorulduk Taner. Uyuyacağım ben. Telefonun sesini kısıyorum. Ararsan duymam haberin olsun. “ dedi, esnerken.
“ Tamam, iyi uykular o zaman. Bir de, rüyanda beni gör. “
Asya telefonu gülerek kapattıktan sonra bedenini tekrar yatağa bıraktı.
Asya, bir kendiyle kaldığında buluyordu, yüreğindeki o eski küçük kızı. O derin sızıyı bir tek yalnızken hissedebiliyordu, en çok o zaman açabiliyordu kendini, maskesi olmadan. Altay’ı buluyordu, gizlediği, kanadığı yerden…
Özlemi o kadar dayanılmaz oluyordu ki bazen, aramak istiyordu. Gel demek için değil, gerçek misin demek için. Çünkü emin olamıyordu Asya… Altay hayatına ansızın girmiş ve yine ansızın çıkıvermişti. Rüyaydı belki de yaşadıkları… Bazen çıldıracak gibi oluyor, yaşanılanların gerçek olduğunu anlamak için yüreğini yokluyordu. Aşkı yine orada, en kuytularında saklı duruyordu. Ne yaparsa yapsın söküp atamıyor, unutamıyordu…
Korkuyordu Asya. Sesini duymaktan, ona yeniden kapılmaktan… En çok da kendisiyle alay etmesinden korkuyordu. Ben çoktan unuttum, sen hala unutmadın mı? Diyerek kendisini paramparça etmesinden korkuyordu. Sesini duymadığı, yüzünü görmediği binlerce gün gelip geçmişti ama bir an olsun silinmemişti yüzü aklından... Her bir karesi kazınmışken beynine, söküp atamıyordu. Aklı, unutması gerektiğini, Taner’e bir şans vermesi gerektiğini söylerken, kalbi Altay’ın adını fısıldıyordu her defasında…
Taner’in kendisine yaklaşmasına izin verdiği anlarda gözlerinin önünde canlanan siluet, tüm ezberini bozuyordu Asya’nın. Çığlık çığlığa kan kusuyordu, çaresizce. İhanet hissi çökerken içine, toparlayamıyordu kendini… Aklı araya giriyordu bu sefer, ilk ihaneti onun bırakıp gitmekle yaptığını söylüyor, acısını hafifletiyordu… Yine de elinde değildi. Taner’le konuştuğu, yakınında olduğu her an o bilindik sancı yerleşiyordu yüreğine…
Bazen bir fotoğrafını görmek umuduyla internette arıyordu onu. Hakkında bir şeyler öğrenmek için, iyi olduğunu anlamak için... Hiçbir şey yoktu, ona dair. Eskiden kullandığı adreslerin hepsi kapatılmıştı. Sanki hiç olmamış gibi… Sanki hiç sevmemiş gibi…
**
Altay, sessizliğin hüküm sürdüğü bu ıssız yerde kendisine dost olan tek arkadaşına, sırdaşına sırtını dayamıştı. Onun omuzlarına yüklemişti, tüm cefasını… Derin bir karanlıktayken dünyası, bir an bile unutmadığı maviliklerle bulmaya çalışıyordu yolunu. Ona tutunuyordu, çaresizce… Tamamen bitmemek için, onda var olmaya çalışıyordu.
“Geldin mi?” diye sordu, kapının açıldığını duyduğunda.
“Geldim, bilgisayarı da getirdim istediğin gibi.”
Altay, kadının sesine doğru yürürken, küçük bir çocuğun tebessümünü taşıyordu yüzünde. Eylül’ün yardımıyla koltuğa oturmuş, heyecanla bilgisayarın açılmasını bekliyordu.
“Açılmadı mı daha?” diye sordu, dayanamayarak. Heyecanlıydı Altay. Sevdiğini, küçük sevgilisini yeniden, şu anki haliyle canlandırabilecekti zihninde. Görmese de gözleri, önemli değildi. Altay onu görmek için gözlerine ihtiyaç duymuyordu artık.
“Açıldı.”
“Hadi Eylül, anlat… Ne var üzerinde? Saçları… Aynı değil mi? Yüzüne bak, gülümsüyor mu? Söyle Eylül…”
“Saçları çok uzun, şelale gibi omuzlarına dökülüyor.” Dediğinde Eylül, yüzünde bir gülümseme belirdi Altay’ın… “Mavi, diz kapağında biten bir elbise giymiş. Elinde bir kahve var ve arkadaşı da var yanında, gülümsüyor.”
“Teşekkür ederim.” Dedi, Eylül’ün elini tuttuğunda. “Görmeyen gözlerim olduğun için…”
“Biliyorsun Altay, o gelebilir. Eğer anlatırsan durumunu…” Eylül’ün sözü, Altay’ın, “Asla!” demesiyle yarım kalmıştı. “Asla bilmeyecek…”
“Peki, dediğin gibi olsun ama şunu bilmelisin ki benden çok, o hak ediyor burada, seninle olmayı.”
Sessiz kalmıştı Altay. Eylül’ün de bir cevap beklemediğini, yalnızca aklını başına getirmek istediğini biliyordu. Bunu defalarca yapmıştı ama her defasında Altay, Asya’nın hiçbir zaman öğrenmeyeceğini söylemişti. Yapamazdı bunu küçük sevgilisine. Onu, kendi dünyasındaki karanlığa mahkum edemezdi…
Eylül’ün ayağa kalkıp uzaklaştığını fark etse de bir şey söylemedi. Yalnız kalmak iyi gelecekti, az da olsa. Kapının kapanma sesini duyduktan sonra elleri beceriksizce önündeki ekrana dokundu. Asya’ya dokunuyormuşçasına ürperdiğini hissetti. Hızla çekti ellerini, ekrandan. Bu ateşte yanmaya bile hakkı yoktu kendisinin. Onun için kül olmaya razıyken…
**
Ah be Asya’m…
Ben seni görmeye hasret, sen… Biliyor musun nefes alamıyorum ben sensiz? Soluğumu tıkıyorlar sanki… Yarım yamalak bir hava doluyor ciğerlerime, yaşatmıyor ama öldürmüyor da. Ne gereği var yaşamanın diyorum bazen, seni göremeyeceksem, sesini duyamayacaksam niye yaşayayım ki… Ama sonra, güzel gözlerin düşüyor aklıma, yapma diyorsun. Vazgeçme yaşamaktan… Vazgeçmiyorum ben de… Ama zor Asya’m… Sensiz yaşamak çok zor. En çok da kokunu duyamamak zorluyor beni.
Neredeyim biliyor musun? Güzelbahçe’de… Seninle aynı şehirde olmaya dayanmak, benim gibi aciz bir adama göre değil be Asya… Bizi bize getiren şehre geldim. Evimize…
Evimizdeyim güzel gözlüm... Çocuklarımızın koşup oynayacağı, senin rengârenk çiçekler ekeceğin bahçemize çıkıyorum her gün… Hep hayal ediyorum, senin evin içinde olduğunu, yanımda olduğunu... Bir an gerçekten yanımda oluyorsun, yaklaşıyorsun bana... Elimi uzatıyorum dokunmak, varlığını hissedebilmek için… Kayboluyorsun… Karanlığım, ecelim oluyor o anda. Göremiyorum diye seni, ölümü anıyorum her bir soluğumda, bulması için beni…
Haberlerini alıyorum. Sen tanımazsın ama kuzenim hep izliyor seni. Neler yaptığını, nerelere gittiğini hep söylüyor. Seni izlemesini, korumasını istedim. Kızma bana, sen tabi ki korursun kendini ama yapamadım be Asya’m.. Seni, en güvendiğime emanet etmeden gelemedim evimize… Mutluymuşsun, öyle söyledi bana. Güneş, bir tek sen güldüğünde doğacak benim karanlığıma, bunu unutma…
Biri varmış yanında, yakınında… Kalbine de yakın mı, merak ediyorum. Buyur ettin mi yüreğine de? Hakkım yok ama… Sormak istiyorum, yüzsüzce... Yüreğim, unutmaz seni dese de aklım unutmalı diyor… Biz, biz olamayız artık diyor... Sağır olmak istiyorum o sese, gül yüzünü düşlediğimde… Ama susmuyor, akıtıyor zehrini, ölür diyor... Kıyamıyorum ki ben sana… Yak geçmişimizi.. Unut sonu olmayan hayallerimizi…
Beni ayakta tutan anılarımız da olsa, sen hatırlama… Bencilce, yanında olduğu için nefret ediyorum ondan. Oysa o iyileştirdi seni, biliyorum. Ama bilmek yetmiyor be Asya… Bilmek, hiçbir derde çare olmuyor. Benimsin sen, diye bağırıyor içimde, âşık yanım… Benim... Gerçek olmadığını bile bile sahiplenmek istiyorum seni. Ait olduğun yer, başucum olsun istiyorum. Yanımda istiyorum, soluklarını...
Gözlerim, bir an olsun ayrılmaz senden. Maviliklerinde boğulup, tekrar doğarım... Ben senle tam olurum Asya’m... Bebeğimiz büyürken karnında, ben ellerimle hissetme çalışırım. Dokunurum her bir köşesine karnının. Canım deyip seveyim sizi, her gece… Sen güzel sesinle şarkı söylersin bebeğimize ben dinlerim seni… Bir ömür dinlerim…
Erkek olsun diye tuttururum, erkek adamın erkek oğlu olur diyerek, ama asla öyle hissetmeyerek. Seni kızdırmaya bayıldığımdan... Aslında kız olmasını daha çok istediğimi bilmeden sen, kız bana… Sana benzeyen, güzeller güzeli bir kız… Engin denizleri kıskandıran, boncuk gözlü bir melek…
Ama ben nasıl korurum onu tüm kötülüklerden? Oğlum devreye girmeli bu sefer... Yardım etmeli babasına. Çocuklarımız koşup dursun etrafımızda. Sen, kızımızı şikâyet et bana, ben kızımla bir olup daha çok kızdırayım seni… Kızgın kızgın bak gözlerime… Ben bileyim o kızgınlığın ardında aşkın olduğunu. Oğlumla maç yapayım evin içinde. Kırarken vazoyu, senin sesin doldursun evi. Yumurcak kaçarken senden, ben masum masum bakayım sana. Güzel gözlerini bana dik sonra gülmeye başla. Sen gülünce güneş açsın yüreğime... Evin içi dolup taşsın, kahkaha seslerimiz hiç eksik olmasın… Ben kıskanayım her gözden seni… Değmesin sana başka bakışlar… Başka tenler, bulmasın seni. Yüreğin bir beni tanısın, bir beni kabul etmesin...
Oğlumuzu evlendirmek kolay da kızımızı veremem ki ben... İçim içime yer. Sen avutursun beni, sen sararsın yine, kızımın bıraktığı boşluğu...
Ben her gün, her gece düşlediğim biz’li günlerde yaşıyorum. Bizi bizden koparmadan, bambaşka bir dünya yaratıyorum. Karanlığıma ikimizi sığdırıyorum… Seni sensiz yaşıyorum.
Bilmemelisin sen, sensiz öldüğümü… Ben hayalimde yaşarken tüm bunları, sen gerçekliğinde bulacaksın, tüm bu anları, bir başkasıyla… Bir başkasının gerçeği olacaksın… Kızamam sana ama yine de bilmek istiyor, yaralı, uslanmaz yüreğim… Kalbinin köşesinde, ufacıkta olsa yerim olduğunu, gönlünde izim olduğunu… O zaman daha kolay olur belki. Seviyor diye avuturum kendimi… Ama sevmemelisin, biliyorum. Gel de anlat bunu, cehenneme dönmüş yüreğime… Aklım başka yüreğim başka söylüyor ve ben yalnızca çırpınıyorum bu bataklıkta…
**
Geçmeyen günlere miydi bu kin? Bir sonu olmayan içinde ki yangına ne demeliydi peki? Bir bekleyişin içinde, umarsızca, hesapsızca tükenişi… Neyi bekliyordu Asya? Bilmiyordu…
Altay’ın dönmesini mi? Yoksa gelip, af dilemesini mi? Belki de acı çektiğini görmeyi bekliyordu, bilmiyordu… İçi bir kor gibi yanarken, Altay’ın mutsuz olmasını tüm kalbiyle istiyor, âşık tarafı buna dayanamayarak mutlu olmasını diliyordu, tüm kalbiyle…
Kolay geliyordu diline, unuttum demek. İnkârı seçiyordu her seferinde… Kaçıyor, yok sayıyordu, kendi içinde… Gözlerinin onu ele verdiğini bilmeden… En çok da Taner’in yanında duygularını bu denli belli ettiği için üzülüyordu. Ne onu mutlu edebiliyordu ne de içindeki mutsuzluğa kapılabiliyordu… Unuttum, artık yok dediği her anda, Altay’ın nefesi giriyordu sanki aralarına ve kilometrelerce uzaklaştığını hissediyordu Taner’den. Ve öyle zamanlarda karşısındaki adamın gözlerinde ki umudun gün geçtikçe azaldığını görüyordu Asya. Günbegün tükenişini ama asla vazgeçmeyişini okuyordu gözbebeklerinde…
“Beni beklediğini bilseydim koşarak gelirdim.” Diye dalga geçen Taner’in omzuna vurdu hafifçe. Gözleri, az önce düşündüklerini yansıtırcasına dolu doluydu fakat bunun bir önemi yoktu. Yok sayılamazdı, vardı belki ama mümkün oldukça görmezden gelmeye çalışılırdı. Yine öyle yapıyordu Taner. Altay’ın küllerini savurmasını bekliyordu, dört bir tarafa…
“Seni bir daha beklemek mi? Ben bile senin kadar bakmıyorum kendime Taner.” Dedi Asya, gülümseyerek. İçinden gelen, samimi bir gülümsemeydi dudaklarındaki. Taner’in yanında asla yapmacık ve sahte olamıyor, kendi gibi davranıyordu. Böyle yapışıydı ya zaten, onu yaralayışı…
“Eh oldukça yakışıklıyım ve kalbini kazanmam gereken harika bir kız var onun için süslendim.”
Asya, bu sözlerle yine içinin sıkıldığını hissetse de, bir şey söylemedi. Alışmıştı Taner’in imalarına. Taner elbette farkındaydı Asya’nın içinde bulunduğu durumun. Onu hiçbir şekilde sıkmak istemiyor fakat duygularına da kilit vuramıyordu. Özlem’in evinde onu ilk gördüğü andan beri dilinden düşüremiyordu ki adını... Özlem’e az yalvarmamıştı Asya için. O günleri düşününce yüzündeki gülümseme genişledi. Bu, Asya’nın gözünden kaçmamış olacak ki;
“Neye gülüyorsun?” diye sordu, Asya. Taner, yüzünü Asya’ya dönerek konuşmaya başladı.
“Seninle arkadaş olabilmek için yaptığım maskaralıklar geldi aklıma, ona gülüyordum.”
“Okulu meskenin haline getirdikten sonra, derslere girmek için öğrenci olmaya gerek yok, okumak istiyorum diyerek bağırışından mı bahsediyorsun?” diye soran Asya’ya göz devirdi. Bu kız bazen gerçekten sinir bozucu olabiliyordu.
“Sence de biraz fazla konuşmadın mı?”
“Neden? Daha yeni başlamıştık oysa…”
Taner, Asya’nın susmayacağını, anlayınca, “Nereye gidelim istersin?” diye sordu. Olabildiğince fazla zaman geçirmek istiyordu onunla. Yanında olup, çok daha yakın olmayı diliyordu.
“ Özleme gidelim, Tolga da dönmüş şehir dışından.”
Taner içinde ki umudu biraz daha körelterek, “peki” dedi. Ne diyebilirdi ki, seninle yalnız vakit geçirmeyi seviyorum, o adamdan tek bir iz bile kalmayana dek yanı başında olmak, beni sevmen için çabalamak istiyorum mu diyecekti? Dediği an neler olabileceğini biliyordu Taner. Son ümit kırıntılarını böyle aptalca heba etmeyecek, Asya’nın ruhuna sızmayı başaracaktı. Sadece zaman gerekiyordu.
Arabaya binip, Özlem’lerin evine doğru sürmeye başladı. Bir süre sessizce yol aldıktan sonra bir şey çekti dikkatini. Yola çıktıklarından beri aynı araba vardı arkalarında. Bu; içinin sıkılmasına sebep olmuş ve durumu Asya’ya belli etmeden halletmeyi umarak, yolunu değiştirdi. Yaptığı bu ani hareket sayesinde arkasındaki arabayı şaşırtmış ve trafiğe karışmasına sebep olmuştu. Az da olsa rahatlamıştı. Huzursuzluğunu belli etmemek için ıslık çalmaya başlamıştı.
“Kes şunu!” diyen Asya’yı umursamadan ıslığına devam etti. Her ne kadar neşeli ve umursamaz görünse de, öyle olmadığını yine kendisi biliyordu. Hiçbir şeyi takmayan, düşünmeyen o serseri, uslanmaz çocuk yalnız kaldığında büyüyordu yalnızca. İçindeki huzursuzluğu serseri gülüşlerinin ardına gizliyordu.
Özlemlere geldiklerinde karşısında Özlem’i sinirli bir şekilde bulmayı hiç ama hiç beklemiyordu. Özlem genellikle sakin, ılımlı bir karaktere sahipti. Böyle burnundan ateş soluyarak evin içinde dolaşması ikisini de hayrete düşürmüştü.
“Ah iyi ki geldin Asya yoksa katil olmak işten bile değil. Ve sen, Taner! Tolgayla iş birliği yaptın.”
Taner, okların kendine saplanmasıyla kaşlarını çattı. “Ne yapmışım yahu?” diye sorduğunda, hiçbir şey anlamadığını belli edercesine ellerini iki yana açtı.
“ Senin bu sevgili kardeşin var ya, sırf ah düşündükçe çıldırıyorum bana ev almış! Düşünebiliyor musun? Bana ev almış!”
“Ha o mesele. Ne var bunda yengecik ya bende önemli bir şey sandım. Diyerek koltuğa gelişigüzel yayıldı.
Tolga, kapıdan görünerek, “hay o ağzını öpeyim abicim be. Anlatamıyorum bu deli kadına! Tutturmuş ben senin aldığın evde yaşamam diye. Yok, anlatamıyorum ben zaten evlenecek benimle, o zaman kimin evinde yaşayacak? Benim evimde, benimle birlikte olacak. Sorun ne ben anlamıyorum ki.”
Özlem, sinirle saçlarını çekiştirdi. ‘’ Sabahtan sana ne anlatıyorum ben be adam! Çok şey fark eder. Neyin olarak yaşayacağım ben o evde? Sevgilin, arkadaşın ya da belki bir tanıdığın… Hangi sıfatla? Ailen bile bilmiyorken ilişkimizi, ben ne olarak, neyin olarak yaşayacağım söylesene? Ne zaman karın olurum, o cesareti gösterip alırsın beni soyadına, o zaman nereye dersen ben oraya gelirim. Sen ağaç olursun ben köklerin, sen çiçek olursun ben dalın. Anladın mı? “
“Vay be…” demekten alıkoyamadı kendini, Taner. “Tüm bunları Özlem mi söyledi gerçekten?”
“Evet, gerçekten Özlem söyledi.” Diyerek kendisini onaylayan Asya ile birbirlerine baktıktan sonra, ayağa kalktılar. Çok yanlış bir zamanda gelmiş olmaları kötü olsa da, kendine eğlence çıkaracak bir şey bulmuştu Taner.
“Biz gidelim yengecim, Tolga’yı rahatlıkla çiğneyebilirsin.” Dedikten sonra, Asya ile kapıya doğru yürümeye başladılar.
“Çok özür dilerim böyle karşılamak istemezdim sizi ama gözüm döndü. Sinirlerim çok bozuk…”
“Hiç önemli değil canım. Biz yanlış bir zamanda geldik. Sonra görüşürüz, sıkma sen canını bu kadar.”
“Denerim…” diyen Özlemle vedalaştıktan sonra evden çıkmış ve arabaya binmişlerdi.
“ Özlemin içinde uyuyan bir canavar varmış resmen.” Dedi Taner, gülerek ve tam o anda omzuna sert sayılamayacak bir darbe aldı.
“Arkadaşıma canavar deme.”
Taner, gülme isteğini bastırdıktan sonra sesine alaycı bir ton vererek, “Seninde içinde uyuyor mu küçük canavar? Söyle de bileyim tedbirimi alıp da kızdırmayayım seni.” Diye sordu.
Aldığı tek cevap Asya’nın kendisine öldürecek gibi bakması olmuştu.
**
“Rezil olduk senin yüzünden.”diye söylendi Özlem, salona geri döndüğü sırada.
“Deli ediyorsun beni. Nankör olmak zorunda mısın sen? Pardon, suç bende. Ne diye seni mutlu etmeye çalışıyorsam!”
Özlem içten içe kırılsa da bu sözlere, belli etmedi. İçinde ki öfke git gide büyürken kalbine batan bu cam kırıklarını daha sonra hissedeceğini biliyordu.
“ Ya sen… Sana sürpriz yaptım diyorsun bir de. Ne sürpriz ama! Ne kadar da şanslıyım sevgilim bana ev almış. Hem de eski sevgilisiyle çıktığı seyahatten döner dönmez.”
Tolga, daha ne kadar sinirleneceğini bilmiyordu. Bu kadın kesinlikle elinde kalacaktı.
‘’ Özlem, sınırı aşma! Kötü olur… Yanarsın bak. Yakarım. Kaderi hiç katma bu işin içine. Kızın bana bir zararı yok, bir tek iş için gittiğimizi biliyorsun bu aptal kıskançlıkların yüzünden işe aklımı veremedim de doğru düzgün.”
“ Benim yüzümden mi yoksa Kader yüzünden mi aklını veremedin işine, bilemiyorum.”
Tolga, yanında ki masada duran vazoyu alıp fırlatırken yere, kadının olduğu yerde sıçradığını görmedi. Artık gözü dönmüştü. Bıkmıştı bu imalardan, bu suçlamalardan. Âşık olduğu kadını yeni yeni tanımaya başlıyordu. Eski Özlem değildi karşısında duran. Kimdi bu? Ne yapmıştı sevdiği kadına? Kadını, hiç sorgusuz güvenir, böyle adice suçlamazdı kendisini.
“Ah… Sen işin için çok sevdiğin doktorluğu bile bıraktın Tolga. Hayallerinden bile vazgeçtin bir benden mi vazgeçmeyeceksin?”
‘’ Sen böyle aptalca davranmaya devam edersen bir gün o da olacak, hiç kuşkun olmasın.”
İşte bu son sözler olmuştu, aralarında konuşulan. Özlem, diyecek tek kelime bulamamış, Tolga kurduğu cümlenin altında nefessiz kalmıştı. Nasıl söyleyebilmişti tüm o sözleri, bilmiyordu. Özlem için tüm dünyayı yakmaya hazırken, nasıl tutuşturabilmişti onu, kendi aleviyle?
Özlemi enkaza çevirdiğinin farkında olarak usulca yaklaştı ona. Omzuna ufak bir öpücük kondurdu, yavaşça. Bu şekilde diliyordu, dile gelemeyen özürlerini. Özlem’i kanattığı için kanıyordu şimdi yüreği. Kollarına aldığı kadının gözyaşları yakarken içini, içli içli ağlamaya başlamıştı sevdiği kadın. Onu susturmak istiyor, öyle bir şeyin olmayacağını, olamayacağını anlatmak istiyordu.
“ Özür dilerim… Özür dilerim… Özür dilerim…”
Duymuyordu kadını.. Kendi iç benliğinde kaybolmuş, yolunu bulamıyordu. Belki de yolunu aydınlatan ışığı söndürdüğü için Tolga, çıkamıyordu karanlıktan. Tek bir sözle tüm inancını, umutlarını, hayallerini çalmıştı Tolga.
“ Git…”
Tek bir kelime çıkabilmişti ağzından. Gücü yoktu uzun kelimeler kurmaya…
Gidemezdi Tolga. Ayakları taşımazdı ki onu… Ayakları adım atmazdı Özlem’den bir adım öteye. Kırılır, dökülürdü…
“ Gelme bir daha…”
Bir söz cellâdı olur muydu insanın? İpi boğazına geçirip, nefes almasını engeller miydi? Yapıyordu işte… Yavaş yavaş kesiliyordu soluğu Tolga’nın. Özlem’i bırakırsa, boşlukta kalırdı. Savrulurdu kuru bir yaprak gibi...
“Gidemem… “dedi, pişmanlık kokan sesiyle. “Seni sensiz yaşayacak kadar güçlü değilim. Öl de, yemin ederim şimdi teslim ederim ruhumu. Ama git deme... Affet... Kabul, söylememeliydim, canını yakan, gözlerini yaşlarla dolduran o sözleri, ama engelleyemedim… Sen beni suçladın, aşkıma inanmadın Özlem… Canımı yaktın, farkında olmadan. Bende senin canını yakmak istedim ama bak... Görüyor musun halimi? Seni yakarken kendimi daha çok yakıyorum. Git diyorsun ya bana, ben keşke ölsem diyorum. Keşke ölsem de Özlem’im bana böyle bakmasın.”
Özlem’in bakışlarının yumuşadığını görünce, tutmuş olduğu soluğunu bıraktı. Eli, dokunurken sevdiğinin yüzüne kalbi kuş kadar hafifledi. Gözlerine bakarken kadınının, yaşların her birini teker teker kuruladı.
“Bende Özür dilerim, hatalıyım. Kışkırttım seni. Ama elimde değil. Seni aradığımda telefona cevap verenin Kader olmasını hazmedemiyorum. İlişkimizi öğrendiğinden beri farklı biri oldu. Dost gibi değil hissediyorum. Mutluluğunuzu istiyorum dediğinde, ödüm kopuyor aramız bozulacak diye. Sana bakışları içimi oyuyor sanki. Kaybedecekmişim gibi hissediyorum seni. Soluğum kesiliyor. Ben biliyorum beni sevdiğini. Özür dilerim aşkım... Şüphe etmiyorum senden inan ama Kader… Affet olur mu beni?
Tolga sımsıkı sararken sevdiği kadını, onu teselli edecek kelimeler arıyordu zihni. Bu kadar çok mu takmıştı kafasına Kader’i... Bilmiyordu... Bilseydi ne yapar eder gitmezdi o seyahate. Bir daha ne olursa olsun Kader’e yaklaşmayacaktı. Hiçbir suçu bile olmasa Kader’in, sırf Özlem istiyor diye bir ömür görmezdi onu.