Özlem, yanında uyuyan adamın varlığına emin olmak ister gibi daha çok sokuldu. Onun kolları arasında uyumak... Hayalini bile kurmaya korktuğu şeyleri yaşıyordu. Ne güzeldi Tolga’nın sevdiği olmak... Sevgisini öyle belli ediyordu ki… Bir an bile şüpheye düşemiyordu Özlem.
Markete gittikleri zamanı hatırladığında gülümsemesine engel olamadı. Yiyecek birkaç şey almak için girdikleri marketten hiçbir şey almadan çıkmışlardı. Market görevlisi, yanına yaklaşıp istediklerini sorduğu sırada Tolga telefonla konuşuyordu. Özlem, yanında ki görevliyi es geçerek alacaklarını sepete atmaya başlamıştı. Arkasında, kendisini beğenerek süzen adamdan habersiz raflara bakmaya devam ediyordu.
“ Size yardım edeyim. “ diyerek kendisine yaklaşan adama gülümseyerek karşılık verdi Özlem. Elindeki sepeti, yanında ki adama uzattığı sırada, elini kavramasıyla birden ne yapacağını bilemedi.
“ Ne yapıyorsunuz siz? Bırakın elimi.” diye bağırdığında, Tolga gelip görecek diye ödü kopuyordu. Karşısında ki adam hiç istifini bozmamış elini tutmaya devam ediyor, yüzünde ki aptal sırıtışla yüzüne bakıyordu.
“ Adınızı öğrenirsem bırakacağım.”
Özlem, adamın cüretkarlığına dayanamayarak hızla çekti elini.
“ Seni şikayet edeceğim! “ diyerek bağırdığı sırada duydu Tolga’nın kükremeyi andıran sesini.
“ Ne yapıyorsun lan sen? “ diye bağırarak adamın üzerine atlamış ve hızını kesmeden yumruklamaya başlamıştı. Gözü dönmüş gibiydi. Özlem, Tolga’yı geri çekmeye çalışıyor fakat başaramıyordu. Çıkan gürültüye gelen görevliler zorlukla alabilmişti Tolga’yı adamın üzerinden. Tolga’yla göz göze geldiğinde, zorlukla yutkundu. Sinirliydi Tolga. Sinirli olduğunu, sıktığı yumruklarından anlayabiliyordu.
Eve doğru yola çıktıklarından beri ikisi de tek kelime konuşmamışlardı. Özlem, anahtarı çantasından çıkartıp, kapıyı açtığında Tolga’nın girmediğini fark etti. Bir yumru oluştu boğazında…
“ Gelmeyecek misin? “ diye sordu. Sesi, yaşadığı hayal kırıklığını belli etmemek için kısık çıkmıştı.
“ Şu an sinirliyim Özlem. Seni kırmak istemiyorum. “
Özlem, Tolga’nın elinden tutarak gitmesine engel oldu.
“ Gitme... Ne söylersen söyle, küfürde etsen sesim çıkmaz yeter ki kal burada.” dediğinde, Tolga’nın ateş gibi yanan gözleri yumuşamıştı. Daha sıcak bakıyordu şimdi.
Oturma salonuna geçtiklerinde, Özlem, Tolga’nın yanına oturmakla oturmamak arasında kararsız kalmış, en sonunda çekindiği için karşısına oturmuştu.
“ Ben... Birden tuttu elimi, çekmek istedim ama bırakmadı. “ dediğinde, yüzü acı çeker bir hale bürünmüştü. Tolga’nın gözünde, basit biri olmayı kabul edemezdi. Anlatmalıydı ona kendini. Suçu olmadığına inandırmalıydı.
Tolga’yı yanı başında hissettiğinde, sabahtan beri akmak için savaşan gözyaşlarını serbest bıraktı. Başını adamın göğsüne koydu, yavaşça. Saçlarını okşayan parmaklar tüm korkularını alıp götürüyordu birer birer…
“ O adamın sana dokunduğunu görünce engel olamadım kendime. Değemez bir başkasının eli eline. Gözleri, gözlerini bulamaz... Ben bu kadar geç kalmışken gözlerinin içine bakmaya, bir başkası adını bile anamaz… Benimsin sen... Belki de bana ait olan tek şeysin… ”
“ Kıskandın mı beni? “ diye sordu dayanamayarak. Bu öylesine tuhaf hissettiriyordu ki… Hala inanmakta zorluk çekiyordu Özlem.
Tolganın yüzüne çapkın bir gülümseme yerleşirken, çenesinin altında ki gamzesine dokunma isteğine engel olamadı Özlem. Eli, dolaşırken Tolga’nın yüzünde, birbirlerinin gözlerinde kaybolmanın keyfini çıkarıyorlardı. Hiç bu kadar özgür dokunmamıştı Tolga’ya, hiç bu kadar kendine ait hissetmemişti... Yavaşça yaklaşarak öperken gamzesinden, dudaklarının tenine ilk kez değmesiyle titredi... Dudaklarını o ufak çukurdan çekemiyor, biraz daha özümsemek istiyordu.
Yüzünü elleri arasına alınca Tolga, huysuzlandı. Biraz daha dokunmak istiyordu, aklını başından alan gamzesine. Ama izin vermemişti Tolga. Başını az önce yasladığı göğsüne yerleştirmiş ve kulağına, duymayı uzun zamandır beklediği sözleri fısıldamaya başlamıştı.
**
Altay, başını dahi kaldıramayacak kadar çok içmiş ve olduğu yere çökmüştü. Asya’nın kapıyı çekip çıktığı an gitmiyordu gözlerinin önünden. Tutamamıştı ya ellerini en çok ona yanıyordu. Hiç bırakmayacağım derken, ne büyük laf etmiş meğerse... Nasıl söyleyebilmişti küçüğüne o sözleri? Dili nasıl dönmüştü, beyni nasıl kurmuştu o cümleleri? Elinde ki içki şişesini çarparken duvara, kırılan cam parçalarının elini kestiğini bile hissedemeyecek kadar hissizleşmişti Altay.
İlk defa korku görmüştü deniz gözlerinde Altay. İlk defa aşktan başka bir duygu yer edinmişti mavilerinde. Binlerce kez lanet etti kendine. Ne olurdu hiç bulaşmamış olsalardı bunca pisliğe… İzmir’de geçen günleri dolarken zihnine, gözünden süzülen damlaların farkında değildi. Söylediği her söz yalandı... Küçücük bedeniyle bulaştıramazdı onu bu karanlığa… Işığını çekip alamazdı ondan.
Elinde tuttuğu dosya bundan sonra ki hayatıydı Altay’ın. Artık Altay yoktu. Soy adına yaptığı ihanetin farkında olsa da mecburdu buna. İlk olarak sahte bir isimle Amerika’ya gidecek, orada ki firmalardan birine yerleştirilip, buraya, Dinçer Holding’e transfer edilecekti. Plan basitti ama uygulamanın kolay olmayacağını biliyordu. Aslan Dinçer’in, şirketinde güvendiği adamlardan başkasını çalıştırmayacağını elbette biliyordu. Kendisine güvenmesini sağlayacaktı. O şirkete girecek ve can evinden vuracaktı Aslan Dinçer’i. Elinden aldığı yalnızca serveti olmayacaktı. Hayatını da alacaktı elinden. Çöküşünü izleyecekti büyük bir zevkle. Parça parça yok olacaktı Aslan. Acı çeke çeke… En sonunda… Her şey bittiğinde, Melek’ini bulduğunda o pisliği adalete teslim edecek ve ALTAY SIRAÇ olmanın gururunu yaşayarak gelecekti sevdiğine. Bırakmayacaktı bir daha ne olursa olsun. Zor olacaktı. Yakacaktı Asya’sız olmak Altay’ı, nefesini kesecek, yıpratacaktı. Ama sonunda ona kavuşacaktı. Başka yolu yoktu…
Yapması gerekeni yapmalıydı. Bitirmeliydi... Asya’yı aramaya cesaret edemeyerek mesaj attı. Sesini duymanın kendisine iyi gelmeyeceğini biliyordu. Keşke bir kez sarılabilsem diye düşündü... Son kez içime çeksem kokusunu… Bana ait olduğunu, hep benim kalacağını fısıldasam kulağına... Ona ait olduğumu her bir zerremle, haykırsam…
**
Elini, kenetlenmişçesine tutan adam, tanıdığı ya da tanıdığını sandığı Tolga’dan o kadar farklıydı ki... Küçük bir çocuğu andırıyordu bazen, bazen ise o kadar olgun davranıyordu ki hangisinin gerçek Tolga olduğunu ayırt edemiyordu. Ama biliyordu, Tolga, bir tek onun yanında çocuktu... En çocuk yanlarını gösterirlerken birbirlerine, kimsesiz kalmış yanları iyileşiyordu. Hayatı boyunca yapmadığı şımarıklıkları Tolga’ya yapmaktan kendini alamıyor, ilgisini her an üzerinde hissetmek istiyordu.
İlk defa beraber film izleyecek olmanın heyecanı sararken bedenini, sevdiği adama biraz daha yakın olma isteğine engel olamıyordu. Daha çok sokulurken adamın sinesine, kokusu doldu burnuna. İçi giderken bu kokuya, aklını filme vermek o kadar zordu ki…
Güzel başlayan film, fazla duygusal bir hal alınca göz yaşlarını tutamadı Özlem. Niye böyle olurdu ki? Niye giderdi adam? Korkaklık değil miydi bu yaptığı?
Gözyaşları ıslatırken Tolga’nın gömleğini, ağlamamak için daha çok sıktı kendini. Adamın dövüldüğü her an daha çok üzülüyor, bu sahnenin bir an önce geçmesini istiyordu. Tolga’nın fark etmediğine şaşırarak yüzünü kaldırıp baktığında ağzı açık kaldı. Uyuyordu Tolga. Bu adam film başladığından beri uyuyor muydu? İlk başta kızsa da, kıyamadı sevdiğine. Yerinden kalkıp yavaşça televizyonu kapatırken, odadan battaniye getirip üzerini örttü.
Yanağına bir öpücük kondurarak karşısında ki koltuğa oturdu. Tolga’yı uyurken izlemeyi hiçbir filme değişmezdi doğrusu. Yaşadıkları rüyadaymış gibi hissettirse de, gerçek olduğunu biliyordu Özlem. Gerçeği bu adamdı… Şu an salonunda uyuya kalan adam geleceğiydi…
Uzaktan bakmak sinmedi içine. Hemen yanı başına çöküp, soluklarını dinledi. Hiç farkında değildi yüzünü okşadığının. Yeni çıkmış sakalları öyle çok yakışıyordu ki ona. Hiç kesmemeliydi… Ya da hayır kesmeliydi, hiç yakışmamıştı zaten! İçinde ki kıskançlığa gülerken, kapının çalmasıyla olduğu yerde sıçradı. Korku esir alırken bedenini, kimin gelmiş olabileceğini düşündü.
Kapıyı açarken titrekçe, karşısında yıkık bir Asya görmeyi beklemiyordu. Şaşkınlığını atarken üzerinden, Asya’yı içeri davet etti.
“ Ne oldu sana? “ diye sordu, Asya’nın perişan haline bakarak.
“ Ben.. Kime gideceğimi bilemedim. Bu gece burada kalabilir miyim? “ diye soran Asya’ya; tabi ki diye cevap verdi. Salona geldiklerinde hatırladı Tolga’nın varlığını. Asya’nın donmuş yüz ifadesine bakarken, geç kaldığını anlamıştı. Asya’yı sessizce kendi odasına götürdü.
“ Tolga ve sen…? “diye soran Asya’yı, başıyla onayladı. Evet artık Tolga ve Özlem olmuşlardı. Bunu gizlemek istemiyordu Özlem. Asya’nın şaşkın surat ifadesine hafifçe tebessüm etti. Öyle imkansızlardı ki… Asya’da bunun için şaşırıyor olmalıydı.
“ Nasıl oldu? “ dediğinde ise, hasta oluşundan başladı anlatmaya. Bazen gözleri dolarak ama çoğu kez yüzünde ki tatlı bir tebessümle… Bitirdiğinde, Asya’nın mutlulukla karışık garip bir hüzünle kendisine baktığını gördü. Asya’yı inceledi bir süre. Gözaltları şişmiş, ağlamaktan gözleri kızarmıştı. Asya normal görüntüsünden o kadar farklıydı ki şu anda…
“ Şimdi sen anlat… Seni bu hale getiren ne? “ diye sordu. Asya’nın gözlerinin dolduğunu gördüğünde, yerinden kalkıp arkadaşının yanına oturdu. Elini tutup, destek olmak istedi. Belli ki anlatacakları kolay değildi. Güç vermek istercesine sıktı ellerini.
Asya’nın anlattıkları, Özlem’i hem çok şaşırtmış hem de çok üzmüştü. Nasıl bir kaderi vardı bu kızın böyle? Dışarıdan bakılınca hiçbir sıkıntısı, tasası yokmuş gibiydi hâlbuki… Kendisi de öyle değil miydi? Sürekli gülerdi. İlk başlarda zorlansa da zaman içinde, içindekileri saklama yöntemine dönmüştü. Altay ve Asya’nın sevgili olabileceği hiç aklına gelmezdi doğrusu. Önceden tanıştıklarını, Altay’ın Asya için buralara gelişini… İnanması öyle güç şeylerdi ki bunlar.
“ Ne yaparım ben Özlem? Onsuz nasıl yaşarım? Böylesine işlemişken içime, söküp nasıl atayım? İstemiyorum ki söküp atmak… O yoksa acısı kalsın bende… O yok ama onun bıraktığı acı var derim... Ondan bir iz derim… “
Tolga’nın birden odaya girmesiyle, konuşmaları bölündü.
“ Hoş geldin Asya. “ diyen sevgilisine gülümsedi. Gözleri şiş ve saçları dağınıktı. Bu haliyle öyle tatlıydı ki…
“ Hoş buldum… Kusura bakmayın habersiz gelerek sizi de rahatsız ettim. “ diyen Asya’ya; “ Aşk olsun, ne rahatsızlığı. İstediğin zaman gelebilirsin.” diye cevap verdi Özlem.
“ Özlem haklı istediğin zaman gel lütfen. “
“ Teşekkür ederim. Ben artık kalkayım.” Diyen Asya’yı kolundan tuttu Özlem.
“ Hiçbir yere gitmiyorsun Asya. Burada kalacaksın. Tolga’dan çekiniyorsan o biraz sonra gidecek zaten.” Dediğinde; Tolga’nın onaylamasını bekledi fakat Tolga kaşlarını çatmış bir şekilde kendisine bakıyordu.
“ Öyle değil mi hayatım? Bugün gidecektin ya hani…”
“ Haa evet evet birazdan çıkacağım ben.” Diyen Tolga’nın yüzü asılmıştı.
Özlem gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı. Tolga, Asya’nın görmeyeceği şekilde parmaklarını sallıyordu seninle görüşeceğiz dercesine.
Özlem, Asya’ya yiyecek bir şeyler hazırlamak için mutfağa geçti. Tolga’nın da ardından geldiğini anlamak için bakmasına gerek yoktu. Dolaptan sebzeleri çıkartıp tezgaha yerleştirdiğinde Tolga’nın ellerini hissetti kolunda.
“ Niye gideceğimi söyledin? “ diye soran Tolga’nın sesi, şekeri elinden alınmış bir çocuğu andırıyordu.
“ Kız buraya kalmaya geldi Tolga. Seni görünce de vazgeçti bende gitmesin diye sen git dedim ne olmuş yani. “ dediğinde; Tolga’nın yüzünde hayal kırıklığına uğramış bir ifade gördü.
“ Asyayı bana tercih ettin öyle mi? “ derken acı çekiyormuş gibi bir ifadeye büründü yüzü.
“ Aynen öyle. Film izlerken uyuya kalmanın cezası olsun.” Derken kıkıyordu Özlem.
“ Seni izlemek daha güzeldi… “
Bu adam nasıl oluyordu da tek bir sözle tüm sinirini alıp yerine sonsuz bir mutluluğu getirebiliyordu? Sıcacık bir gülümseme yayılırken dudaklarına, bir kez daha bu mutluluğunun hiç bozulmamasını diledi.
Tolga, Özlem’e biraz daha yaklaşarak elini beline koyup kendine yasladığında, burnunu saçlarına götürüp fısıldadı.
“ Kokunu almadan nasıl uyuyacağım bütün gece? Bu kadar alışmışken, sinmişken üzerime varlığın, tek bir gece nasıl ayrı kalacağım senden? “
Özlem, kollarını dolarken Tolga’nın boynuna, içinde ki ağlama hissini bastıramadı. Hayalinde bile mutlu olmaya korkarken, şimdi nasıl korkmazdı? Nasıl inanırdı Tolga’nın kendisine ait olduğuna?
“ Sev Tolga… Hep böyle sev beni. Öyle çok sev ki, bizden başka bir şey kalmasın. Öncemiz, sonramız olmasın. Sen ben olmayalım…. Biz olalım sadece… ”
**
Gidiyordu adam...
Biliyordu olacakları, gitmeliydi. Peki ya aşık olduğu kadın? Bırakabilecekmiydi onu? Silebilecekmiydi aklında gözlerini? peki ya sesi? O nasıl gidecekti kulaklarından? Ondan başka her sese sağırken... Ya her kokladığında cenneti hissettiği kokusunu nasıl geride bırakacaktı?
Tutamadı Altay daha fazla gözlerinde biriken yaşları. Her zaman kalbinin üzerinde taşıdığı fotoğrafı çıkardı. Baktı uzun uzun sevdiğine. Gözyaşlarıyla ıslattığı fotoğrafı, eski yerine koydu. Vakit yaklaşmıştı. Birazdan gidecekti. Dursun istedi zaman, akmasın. O saat gelmesin istedi ama geleceğini biliyordu.
İşte gelmişti, karşısında duruyordu sevdiği. Nasıl da masum bakıyordu... O bakışlarda gördüğü aşk kendi gözlerinin yansımasıydı biliyordu… Ama şimdi inkar zamanıydı... Yaşananları, yaşanmayacaklarla alıp gitme zamanı…
Yutkundu önce. Söyleyecekleri dizilirken boğazına bir bir, konuşmak öyle zordu ki…
“ Asya… “ diyerek başladı konuşmasına.
“ Gidiyorum… Nereye diye sorma. Gitmek isityorum senden… Aslına bakarsan herşeyden... Sevdim seni inkar edemem ama anla Asya, boğuluyorum... “
Asya’nın yıkık bakışlarını görmezden gelerek devam etti sözlerine.
“ Kalamam artık burada… Ben, ben değilim artık… “
Önce sözlerinin etkisini görmeyi bekledi. Bir söz, bir işaret... Yoktu, hiçbir tepki vermiyordu sevdiği. Asya’nın bir şey söylemeyeceğini anlayınca, son darbeyi vurmaya hazırlandı.
" Aramızda olanlar hataydı…"
Yüreğinin feryatlarına kulaklarını tıkadı Altay. Benliği cayır cayır yanarken, nasıl kurabilmişti o cümleyi? Nasıl hata diyebilirdi yaşanmışlıklarına? Bu bile bir ömür kendine lanet etmesine yeterdi. Asya’sız olmak cehennemde yanmak değil miydi? Niye bu sözler? Niye bu içi boş, kuru sözler? Sustu, daha fazla ne söyleyebilirdi ki... Bitmişti işte, söylemesi gerekenleri söylemişti. Sevdiğinin yüreğinde onarılmaz bir yara açtığının bilincinde, göz yaşlarını içine akıtarak uzaklaştı. Sevdiğini daha fazla kanatmadan gitmeliydi.. Attığı her adım, cehennemine giden yoldu... Ve Altay, o cehennemde çoktan yanmaya başlamıştı…
**
Yağmur damlaları eşlik ederken göz yaşlarına, ellerini kaldırarak avuçlamak istedi damlaları. Yağmura dur diyemediği gibi, sevdiğine de diyememişti. Ama yağmur onun değildi ki... Hiçbir aitliği olmayan su damlalarından başka neydi bunlar? Ama Altay kendisine aitti. Niye dur, gitme dememişti? O, hataydı diye bitirirken tüm sevdasını, neden kalbi inanmıyordu tek bir kelimesine bile? Olmuyordu, olmayacaktı da. Nefesi yarım bırakıp gitmek de neyin nesiydi? Madem bırakmaya niyetliydi öldürseydi ya... Bırakmak, ölmek demek değil miydi Asya için? Ölüm daha insaflı olurdu…
Bulmalıydı onu. Yetişmeli, heasap sormalıydı son kez. Dönüşü olmayan bir gidişti belki de… Sonu olmayan bir bekleyişi olacaktı Asya’nın… Bu defa Asya konuşmalıydı. Gitme diyecek, gerekirse yalvaracaktı ama giderse, asla affetmeyecekti. Altayın sindiği her bir zerresini söküp atacaktı gerekirse.
Altay’ın evine doğru yol alırken, göz yaşlarını istese de tutamıyor, hıçkırık sesleri, yoldan geçen insanların garip bakışlarını üzerine çekiyordu. Umurunda değildi..Evin önüne geldiğinde, başını kaldırıp Altay’ın odasının penceresine baktı. Bu ev İzmir’de olanın aksine mutlu anılarla dolu değildi. Acı ve göz yaşı görüyordu bu taştan duvarlar arasında. İzmir... Öyle pişmandı ki geldiğine. Sevdiğini almıştı İstanbul... Sevdiğine hasret bırakmıştı bu koca şehir...
Girerken apartmandan içeri, kalbi korkuyla atıyor onun gitmiş olma ihtimali nefesini kesmeye yetiyordu. Kapı ziline dokunurken, titriyordu. Altay’ı gördüğü an indirecekti tokatı, kıyamadığı yüzüne. Kendine getirecekti onu. Bırakamazsın beni diyecekti. Ama açılmıyordu kapı. Yumruklamaya dönerken çalışları, çöktü kapı pervazına. İçli içli ağlarken, kendisine şaşkın gözlerle bakan bir çift gözden habersizdi.
“ Kızım ne oldu sana? “ diye soran yaşlı adamı fark ettiğinde, gözlerini kısarak kim olduğunu görmeye çalıştı.
“ Ben Altay’ın amcasıyım kızım. Ona mı bakmıştın? “
“ Evet. “ dedi, zorlukla. “ Nerede olduğunu biliyor musunuz? “
“ Az önce gitti kızım. Yurt dışına gideceğini söyledi. Sana gideceğini söylemedi mi kızım? ”
Asya, duyduğu sözlerle başını yerden kaldırıp adamın gözlerine baktı. Kalbi onu bulmanın heyecanını yaşarken koşarak çıktı apartmandan. Sağa sola bakınarak taksi bulmaya çalışıyordu. Neden en ihtiyaç olunduğu anda taksi geçmezdi? Zor da olsa taksi bulduğunda, havaalanına gitmesini söyledi şoföre. Gitmemiş olması için sessizce dualar ediyor, yaşadığı korkuyu gözlerinden yaş olarak akıtıyordu.. Altay, nefesini yarım bırakıp gitmeyi nasıl seçerdi bilmiyordu. Gururunu ayakları altına aldığının farkındaydı. Bu durumda ne önemi vardı gururun? Kefeni olmazmıydı eğer, ardından gitmeseydi yaşadığı pişmanlık?
Sonunda havaalanına geldiğinde parayı ödeyerek atladı taksiden. Koşar adımlarla içeri girdiğinde, Altay’ın nereye gideceğini bilmediğinden boş boş etrafına bakıyordu. Bu şekilde bulamazdı Altay’ı. Ya uçağı kalktıysa? Ya çoktan gittiyse? Yok… Gitmez, gidemezdi… Kafasından attı bu düşünceleri hızla. Yurt dışı seyahat bölümüne geldiğinde Altay’ın pasaport girişinden geçmemiş olmasını diliyordu. Eğer geçtiyse kaybederdi…
Dört dönerken etrafta, yaşadığı panik artmış ne yapması gerektiğini bilemiyordu. Yoktu hiçbir yerde… Nereye baksa, nereye gitse bulamıyordu. Yoktu işte, gitmişti. Kaybettin diyen içinde ki sesin haklılığı yakıyordu canını. Son kez dönüp bakarken arkasına, gördü onu. Yeniden canlanmışçasına hayat bulurken, önünde ki insanlara çarptığını umursamayarak koşmaya devam etti. Yetişmeliydi ona. Bir an önce Altay’ın yanında olmak istiyordu. Yetişemedi… Altay geçerken pasaport kontrolünden, gitmek istedi ardından.. Aşmak istedi, önündeki engelleri. İzin vermediler. Kollarından tutan görevlilerden kurtulamayacağını anlayınca yalvarmaya başladı. Hiçbiri fayda etmedi… Ağlayışları hıçkırıklara dönerken Altay’ın gidişini görüyor ve elinden hiçbir şey gelmiyordu…
ALTAY! Diye bağırırken tüm gücüyle, duymasının imkânsız olduğunun bilincindeydi. Çekilirken köşeye, kendisine bakan gözlere aldırmadan ağlamaya devam ediyordu. Omzunda bir el hissettiğinde, bakışları yavaşça yukarı doğru kalktı. Ve gördü onu… Duymuştu sesini, gelmişti... Dolanırken kolları boynuna, sımsıkı sarılarak bırakmayacağını anlatmaya çalışıyordu ona. Ne yaparsa yapsın bitmeyeceğini, vazgeçmeyeceğini... İnanamıyordu… Altay’ın yanında olduğuna, kokusuna bulandığına inanamıyordu…
Karşılığı yoktu dokunuşunun… Sarmamıştı Altay onu. Bir an, sadece bir an sonra Altay da dayanamamış olacak ki sardı kollarını bedenine. Tekrar nefes aldığını hissetti Asya. Onun kollarında olmak, onunla olmak… Nasıl yapardı ki Altay’sız? Geri çekildiğinde, Altay’ın kaşları çatık bir şekilde kendisini izlediğini gördü. Bir an sonra elini hissetti, yüzünde. Dokunuşuyla birlikte kapattı gözlerini. Hissetmeye çalıştı varlığını… Parmakları silerken akıttığı yaşları, daha fazlasını hissetmek istiyordu Asya. Altay’ı hissetmek, yanında olduğunu, bunun rüya olmadığı bilmek istiyordu…
“ Neden geldin? “diye soran Altay’ın sesi öyle yorgundu ki... Titriyordu sesi, o da dayanamıyordu belli ki…
“ Bırakmam seni… Sen yine aşkla bakarken gözlerime, bir daha bırakmam. “
Bir süre birbirlerinin gözlerine baktılar. Asya, gözlerinde gördüğü vazgeçişi kabul etmiyordu. Kollarındayken, kokusunu solurken nasıl edebilirdi ki?
Altay, yeni fark ediyormuş gibi Asya’yı kollarında tuttuğunu, hızla çekti ellerini bedeninden. Gözlerini, bakışlarını uzak tutmaya çalışsa da yüzünden, biliyordu Asya… O gözlerin nasıl yandığını, aşkla atan kalbinin nasıl çarptığını biliyordu. Hiçbir duvar aşklarını hissettirmeyecek kadar güçlü değildi. Ne kadar set örülürse örülsün aralarına, aşk mutlaka küçük bir delikten bile olsa sızıyordu benliklerine. Ve o duvar, aşkın etkisini içerisinde barındırabilecek kadar güçlü değildi. Yıkılmaya mahkûmdu…
Altay ağlıyordu… Tıpkı kendisi gibi... Kalbi bin parçaya bölünürken, hissettiği acıyla karışık mutluluğu anlatamıyordu. Çıkmak istemiyordu, bir ömür kalmak istediği kolların arasından. Bir rüya içinde hissediyordu kendisini. Uyanmaktan ölesiye korkuyor, bu anı uzatabildiğince uzatmaya çalışıyordu…
Yüzünü avuçladı küçücük elleriyle. Dudaklarını değdirdi, yaşlarla parlayan yanaklarına. Bu defa onun gözlerinin kapandığını gördü. Hiç itirazı yoktu... Doya doya izlerdi böylece... Fark ettiği şeyle içi sızladı. Tıpkı kendi gibi, Altay da uyumamıştı. Gözaltları mordu ve yüzü çökmüştü. Kıyamadı sevdiğine... O hata diye karalarken ilişkilerini, gerçeğin dile getirmediklerinde saklı olduğunu artık biliyordu.
“ Gitme… “ diye başladığı cümle, Altay’ın gözlerini açmasıyla yarım kaldı. Yine eski haline bürünmüştü. Az önceki gibi sıcacık bakmıyordu adam. Kalbini eriten o ifade yoktu yüzünde. Kalbi korkuyla teklerken, ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Korkuyordu yalnızca.
“ Benim için kolay mı sanıyorsun canımı arkamda bırakmak? “ diye soran Altay’a cevap vermedi. Veremedi. Aklı, onun gidişinde takılı kalmıştı.
Sesinin titremesine aldırmadan konuşmaya başladı.
“ Gideceksin. Git… Ama bir daha sakın dönme! “ diyerek çıkışa doğru yürümeye başladı. Yürümeye devam ederken, son bir kez arkasına dönüp baktı.
“ Sen benim yaramsın… Hiç geçmeyecek olan… “
Asya, Altay’ın cevap vermesini beklemeden arkasını dönerek yürümeye başladı. Ayakları onu daha fazla taşıyamıyor, yürümesine engel oluyordu. Son bir gayretle kendisini dışarı attığında, çöktü bir duvar dibine. Daha fazla taşıyamadı ayakları bedenini. Ağlamaya bile takati olmadığını hissediyordu. Kolundan tutulup ayağa kaldırıldığını hissettiğinde, kalbi tekledi. Gitmedi diye düşündüğü sırada Sarp ile göz göze geldi. Acı bir tat yayıldı ağzına. Kekremsi, zehir gibi…
Sarp’ın endişeli bakışlarına karşılık verecek hali yoktu. Altay'ın gittiği gerçeği keserken soluğunu, sığınabileceği tek kişiye sığındı. Kollarını kendisini tutan adama sararak, gözyaşlarını serbest bıraktı. Aynı anda karşı caddeden gelen uğultuların, telaşlı koşuşturmaların ne olduğunu anlamak için arkasını döndüğünde caddede, birinin etrafında toplanan kalabalığı gördü. Muhtemelen bir trafik kazasıydı. Kalbi sıkıştı nedensizce.
“ Hadi gidelim buradan. “ diyen Sarp’ı başıyla onayladı.