Asya, evden çıkıp Altay’a gelmişti. O günden sonra onu görmemişti ve kalbi, bu ayrılığa daha fazla tahammül edemiyordu. Kırgın da olsa, özlemişti onu. Kapıyı çalarken heyecandan yerinde duramıyordu. Altay’ın kapıyı açmasıyla birden atılarak boynuna sarıldı. Kokusunu içine çekerken, tüm kırgınlıkları uçup gitmişti.
Altay’ın kendisini sarmadığını fark etti, bir an sonra. İçine yerleşen huzursuzluğu yok saymaya çalışarak ayrıldı Altay’dan.
“ Sana geldim...” dediğinde; Altay’ın sevinmesini beklerken sadece kafasını sallamasına anlam veremedi Asya. İçeri geçerken etrafın oldukça dağınık olduğunu gördü. Çantasını koltuğa bırakarak Altay’a ters bir bakış attı
“ Bu kadar dağınık olduğunu bilmiyordum. “ dedi, sitemkar bir ses tonuyla. Aslında kızmamıştı, kızamazdı da. Sadece, yapacak bir iş bulup onun neden bu kadar soğuk olduğunu düşünmemeye çalışıyordu. İçini acıtsa da, bu yabancı duruşuna bir anlam veremiyordu Asya.
Etrafa saçılan her bir kıyafeti özenle topluyordu. Masanın üzerine saçılmış dosyaları eline alıp kutuya geri koyacağı sırada Altay’ın sert sesini duydu.
“ Dokunma o kağıtlara! “
Asya, ateşe değmiş gibi çekti birden ellerini. Anlayamıyordu. Ne olmuştu böyle birden bire? Ne vardı o kâğıtlarda? Gözlerinin dolmasına lanet ederek başka şeylerle uğraşmaya çalıştı. Dikkatini Altay’dan uzaklaştırıp etrafı toplamaya devam etti. Bekliyordu.. Altay’ın bir açıklamasını… Bir nedeni olduğunu… Bir şeye canının sıkkın olduğunu söylemesini bekliyordu. Ama susuyordu Altay. Niye öyle bakıyordu ki bu adam? Niye öyle donuktu gözleri? Sevgiden başka bir şey görmediği o gözler niye yabancılaşmıştı böyle?
Daha fazla dayanamayarak Altay’a doğru yaklaştı. Hemen yanına oturup, gözlerini, gözlerine sabitledi. Anlamaya çalıştı bu denli değişimin sebebini. Yine de kötüye yormak istemedi. Uzanıp elini tutarken Altay’ın, dudaklarına götürdü. Ilık bir gözyaşı düşerken Altay’ın eline, gözleri buluştu tekrar.
Her zaman ki sıcaklık yoktu o bakışlarda... İçinin ısındığı o gülüşler yoktu. Bir şey olmuştu. Altay’ı kendisinden alıp götüren bir şey. Hıçkırıklara boğulmamak için kendini sakinleştirmeye çalıştı. Niye kapatmıştı Altay kendini bu denli? Melek miydi sebep? Bilmiyordu… Değişmişti Altay… İzmir’de ki kendisine deli gibi âşık olan Altay değildi bu karşısında ki adam. Kimdi öyleyse?
“ Kimsin sen? “ diye sorduğunda Altay’ın duyup duymadığından bile emin değildi. Tekrar yinelediğinde sorusunu; Altay’ın alaycı bakışlarıyla karşılaştı. Bu… Bu öyle yabancıydı ki… Sevdiği adam hiç böyle bakmazdı…
“ Sen... “ diyebildi güçlükle. “ Sen benim sevdiğim adam değilsin. Altay’ımı geri istiyorum ben. Anlat bana. Anlat ki böyle kavrulmasın içim. Anlat ki derdin derdim olsun… Her şeyi yap Altay ama kapatma kendini. Kendine bir duvar örme, o duvarların ardında bırakma beni. Biliyorum bu sen değilsin. Ben kendimi biliyorum Altay, seni de biliyorum. Geride bırakmazsın sen beni... Ardında koymazsın. Bilirsin olmayacağını... Sen istediğin kadar duvar ör kendine, ben tırnaklarımla yıkacağım o duvarı. Sakla kendini benden, yine bir ben bulacağım seni… Gidiyorum… Başla duvarlarını örmeye, ama unutma kendini aşılmaz duvarlar ardına da saklasan, ben her zorluğu aşarım sonunda sana kavuşacaksam… “
Gece boyunca uyuyamamanın verdiği sıkıntıyla ellerini saçları arasından geçirdi. Melek’i nasıl bulacağını düşünüp durmuştu. İlk iş yetimhane kayıtlarına bakacaktı. Tek tek tüm kayıtları inceleyecekti gerekirse. Telefonu eline aldığında, gelen aramaların hepsinin Asya’dan olduğunu gördü. Derin bir of çekerken yüreği ile aklı arasında gidip geliyordu. Kokusunu duymak için çıldıran benliğine karşı geldi. Nasıl bulaştırırdı küçüğünü bu çamurun içine... Özellikle o adam; “ Kızı bu işlere karıştırma. Yalnızca sen olacaksın. “ dedikten sonra, nasıl kirletebilirdi onu bu pislikte. Beyazdı o... Yanında kalsa, kirlenecek, solacak.. Nasıl izin verebilirdi? Onsuzluğa alışmalı ve en önemlisi de kendinden uzak tutmalıydı. Mecburdu.. Telefonda ki adam çok net bir şekilde açıklamıştı, Asya o adamın torunu bile olsa, bu iş sonunda oda pisliğe bulanacaktı. Yapmayacaktı bunu sevdiğine... Asya’nın kendisinden nefret etmesi için ne varsa yapacak ve kendinden uzak tutacaktı.
Biliyordu ki; bunlar diline kolay olanlardı. Nasıl söyleyecekti sevdiğine o sözleri? Nasıl söndürebilecekti ışığını? Mecbursun… diye geçirdi içinden. Asya için, Melek için buna mecburdu.
Elinde yazan adrese baktı ve bulunduğu binanın kapı numarasına çevirdi gözlerini. Evet, aradığı yer burasıydı. Oldukça eski, yıkık dökük bir evdi geldiği yer. Kapıyı çaldığında, içinden ne söyleyeceğini tekrar edip duruyordu.
“ Kime bakmıştınız? “ diye sordu, kapıyı açan kadın.
“ Fatma hanımla görüşecektim. ”
“ Buyurun benim. Ne hakkında görüşecektiniz? “ diye soran kadının çekindiği her halinden belliydi.
“ Böyle kapı ağzında olmaz. Müsaitseniz eğer içeride konuşmak isterim. “ dediğinde; kadın çekinerek Altay’ı içeri davet etti. Karşılıklı koltuklara oturduklarında Altay hemen söze başladı.
“ Eşinizi trafik kazasında kaybettiniz değil mi? “ diye sordu, dayanamayarak. Kadının acıyla kaplanan yüzünü gördüğünde, cevabını almıştı.
“ Size soracağım her soruya lütfen dürüstçe cevap verin inanın bu benim için çok önemli. “dediğinde kadın;
“ Anlamıyorum... Bunları neden soruyorsunuz? “ diye soran kadına, dürüst olacaktı Altay.
“ Ben ailemi çok küçükken kaybettim. Onları bir trafik kazasında kaybettiğimi sanırken aslında öldürüldüklerini öğrendim. Ailem adice katledildi ve aynı zamanda sizin kocanızın da katili. “
Kadının şok olmuş ifadesi, böyle bir şeyi beklemediğini gösteriyordu. Kendisi de beklemiyordu ki… Hayatı hiç beklemediği anda tersine dönmüştü. İnsanlara şifa olan elleri artık can almak için uğraşıyordu. Kadının suskun kaldığını görünce;
“ O yüzden lütfen bana bildiğiniz ne varsa anlatın. Aslan Dinçer adını daha önce duydunuz mu? “ diye sordu. Kadın uzun bir bekleyişten sonra;
“ Eşimle ortak olmayı istiyordu fakat eşim kabul etmedi. Şirketlerimizin durumu hiçte iyiye gitmiyordu batmak üzereydik ve bu ortaklık tek kurtuluşumuzdu. Ne söylediysem kabul ettiremedim bu ortaklığı. Olmaz diyip dururdu bizimki.
“ Nedenini biliyor musunuz peki? “ diye sordu, az çok tahmin yürüterek.
“Hayır, hiç söylemedi. “ diye cevap verdi kadın.
“ Peki, eşiniz bu olaydan ne kadar sonra vefat etti? “ diye sordu bu defa.
“ 3 gün sonra eşimi kaybettim. “ dediğinde sesi oldukça hüzünlüydü. “ Geçinmek içinde hisseleri satmak zorunda kaldım… “
“ Bakın... Bu adam sadece beni, sizi değil bir sürü insanı mahvetti. Bunları kanıtlayacak delillerim var ve sizin mahkemeye gelmenizi istiyorum. Sizin şahitliğiniz çok önemli. Kabul eder misiniz? diye sorduğunda kadın başını salladı.
“ Bize bunları kim yaptıysa layığını bulsun… “
Evden çıktığında rahatladığını hissediyordu Altay. Rahatlığı, Asya’nın hüzün dolu gözlerini anımsadığı an kayboldu. Çok üzmüştü onu, biliyordu. Ama elinden bir şey gelmiyordu. Kahretsin! Dedi, geceden beri bininci defa. Niye Asya o adamın kanından olmak zorundaydı? Asya’yı suçlu bulmuyordu, bulamazdı. Sadece, eğer o adamın torunu olmasaydı yaralanmaz, üzülmezdi. Altay’ın yine bir nefeslik mesafesinde olurdu. Ama artık imkânsızdı…
**
“ Aşkım… “ diye seslenen kızı son anda fark ederek yanında duran Özlem’e baktı Tolga. Nasıl da kırılgan görünüyordu. Elinden tutup; “ Ben buradayım... Seninleyim… “ dememek için kendini zor tutuyordu. Her şey bu kadar yeniyken olmazdı. Kader’e doğru dönerken zorda olsa gülümsemeye çalıştı. Ne zordu şimdi Özlem’in yanında Kader’e yakın olmak... Şimdiye kadar umursamadığı bu durum, öyle büyük bir ayrıntıydı ki artık Tolga için. Özlem’in canını acıtacak her şeyden uzak olmak istiyordu. Özlem’i üzmek istemiyordu… Gerçekten istemiyordu.
Bir faydasının olmayacağını bilse de biraz uzaklaştı Kader’den. Her zaman ki gibi elini tutup, sımsıkı sarılmadı. Sanki ne kadar uzak durursa o kadar Özlem’e ait hissedecekti kendini.
“ Çok özledim seni. “ diyen Kader’e sadece gülümsemekle yetindi. Hiç inanmıyordu doğrusu. Aksine tüm tavırları o kadar yapmacık geliyordu ki… Gerçek sevgiyi tattıktan sonra, Kader’in olmayan sevgisine inanamıyordu. Bir an önce Kader’le konuşmak istiyor bu işi bitirmek, Özlem’e ait olmak istiyordu her şeyiyle…
“ Ben arama falan görmedim. “ diyerek Kader’e imalı bir cevap verdi Tolga. “ Özleyen insan arar değil mi? “
Kader biraz bozulsa da belli etmedi. “Fırsatım olmadı. “ diye cevap verdi en sonunda.
Özlem’e döndüğü sırada onun çoktan gittiğini gördü. Kader’e o kadar odaklanmıştı ki yanından çekip gittiğini bile görmemişti. Kader’in yanından uzaklaşarak Özlem’e gitmek için arkasını döndüğü sırada duydu Kader’in sesini.
“ Nereye gidiyorsun? “
“ Bir işim var. “ dedi, bıkkınlıkla.
“ Özlem’le beraber mi geldiniz? “ diye sorduğunda Kader; Tolga, yalan söylemek istemese de Özlem için yalan söyledi. Biliyordu ki Kader gerçekleri öğrenirse Özlem’e rahat vermezdi. Okulda huzurlu bir an geçirmesine izin vermezdi.
“ Kapıda karşılaştık bizde. “ derken yalan söylemenin bıkkınlığı vardı üzerinde.
“ Ne oldu, niye bu kadar uzaksın bana? Yoksa özlemedin mi beni? “
Sustu Tolga. Verecek cevabı yoktu. Doğruyu söylemek gerekirse, Kader aklına bile gelmemişti.
“ Hadi derse girelim geç kalacağız. “ diyerek sınıfa doğru yürümeye başladı. Özlem’e bakınsa da hiçbir yerde göremedi. Gitti mi acaba diye düşünürken kapıdan giren Özlem’i gördü. Gözlerinin kızarıklığından ağladığı belli oluyordu. İçi sızladı Tolga’nın… Yine üzmüştü onu…
Yanına gitmek istese de gidemeyeceğini biliyordu. Ona aitken her bir zerresi, uzaktan bakmak öyle zordu ki… Özlem de böyle mi hissetmişti? İliklerine kadar severken yanına bile yaklaşamamak… Kötüydü.. Çok kötüydü hem de… Özlem için çok daha kötüydü. O, bir başkasının varlığını kabullenerek sevmişti. Ya kendisi? Yapabilir miydi böyle bir şeyi? Özlem’i bir başkasıyla görmeye, en önemlisi başkasına kalbinde yer açmasına dayanabilir miydi? Cevabı bulmakta gecikmedi. Hayır dedi, defalarca. Ölürdü ya da öldürürdü… O kadar güçlü değildi. Ya Özlem nasıl dayanmıştı küçücük haliyle? Dokunsa kaybolacak diye korkarken, ilk defa bu kadar çok severken, ne yapması gerektiğini bilemiyordu…
Kader’le en kısa sürede konuşması gerekiyordu aslında. İşin garibi bu konu hakkında Özlem’den tek söz işitmemişti. Kader’den ne zaman ayrılacaksın diye sormasını beklerken, Kader’in adını ağzına bile almamıştı. Nasıl bir kadındı bu böyle? Tüm acısına rağmen nasıl olurda seçimi kendisine bırakırdı? Artık biliyordu Tolga… Kader’den hiç ayrılmasa bile Özlem tek kelime etmezdi. Beni seç demezdi. Sessizce beklerdi, gelecek olanı…
Dersten sonra Özlem’in yanına oturdu ve direk gözlerinin içine baktı. Bir an bile ayırmadan bakışlarını, yüzünün her bir zerresinde gezindi gözleri... Konuşmadı, söylemedi hiçbir şey…. Bakışlarıyla anlattı sevgisini. Görsün istedi… Sana aidim ben diye bağırırken benliği; “ anla kadın bir tek sen varsın yüreğimde… “ diye feryat etti gözleri. Göz bebekleri şahitlik ederken bu aşka, gözlerini kaçırmadı Özlem... Hissetti her bir sözü... Duymasa da kulakları, yüreği duydu… Onlar kalpleriyle konuşuyor, gözleriyle anlaşıyorlardı. Bir atıyordu yürekleri… Her bir nefeste sevdaları mühürleniyordu…
“ Eve git, akşam geleceğim. “ dedikten sonra kalktı. Kader’in yanına gitti ve beraber sınıftan çıktılar. Yol üstünde bir cafeye geçip oturduklarında, söze nasıl başlaması gerektiğini bilemiyordu Tolga. Üzülmeyeceğini bilse de kızacağını biliyordu. Elbette Özlem’i söylemeyi düşünmüyordu. Ona olan sevgisini anlatsa da, anlamayacağını biliyordu.
“ Niye suskunsun böyle? “ diye soran Kader’e çevirdi gözlerini. Bir süre öylece baktı yüzüne. Emin olmak istedi, yüreğinden. Kader’e bakarken hissettikleri, Özlem’e bakarken hissettiklerinin yanından bile geçmiyordu. Atmıyordu sanki kalbi, öyle hissiz, öyle tepkisizdi…
“ Seninle konuşmak istiyorum. “ dedi sonunda. Artık bir yerden başlaması gerektiğini biliyordu.
“ Kader… “ dedi, içine derin bir nefes çektiği sırada. “ Sende biliyorsun, farkındasın her şeyin. Yürütemiyoruz bu ilişkiyi. “
“ Sen ne saçmalıyorsun? Yürütememek ne demek? Biz çok mutluyuz… “
“ Mutlu mu? “ diye sordu Tolga, alay edercesine. “ Gerçekten mutlu muyduk? Emin misin? Ben söyleyeyim sana, mutlu falan değildik. Robottan farkımız yoktu. Birbirimize karşı hissettiklerimiz alışkanlıktan öteye gitmemiş. Hissettiklerimi aşk sanacak kadar sevgisizdim ben. Ama artık biliyorum. Hissettiklerim aşk değil. Hiç olmamış… “
“ Başkası mı var? O yüzden mi bu sözlerin? “ diye soran Kader’e; “ Başka birinin olup olmaması önemli değil Kader. Önemli olan sana karşı hiçbir duygu beslememem. “
“ Ailelerimizin evlenmemizi beklediğini biliyorsun değil mi? Asla izin vermezler ayrılmamıza. “
“ Onları dinleyecek yaşı çoktan geçtim. Hayatıma karışmalarına izin vermem. “ diyerek ayağa kalktı. Kendisine şaşkın gözlerle bakan Kader’e yaklaşarak konuşmasını sürdürdü.
“ Kendine iyi bak. Ve seni gerçekten sevecek birini bul. “ diyerek arkasına dönüp bakmadan cafeden çıktı. Rahatlamıştı. Üzerinden kocaman bir yük kalkmış gibi hissediyordu. Özlem’e Kader’den ayrıldığını söylediği anda ki yüz ifadesini görmeyi çok istiyor, bunun için sabırsızlanıyordu. Bu yüzden bir an önce eve gitmek için adımlarını hızlandırdı. Neyse ki arabasını fazla uzağa park etmemişti.
Eve doğru ilerlerken kalp atışlarının hızlanması gülümsemesine sebep oldu. Hiç tatmadığı hislere ev sahipliği yapıyordu yüreği… Kapıyı çaldığında, karşısında beliriveren melekle bir an nefesini tuttu. Çok güzeldi Özlem... Ve bunu yeni yeni fark ediyordu. Ne kadar da aptaldı.
“ Hoş geldin.” diyen Özlem’i kolundan tutup kendine çekti. Sımsıkı sarıldı… Bütün gün yapmak istediği gibi… Burnuna, aklını başından alan kokusu dolarken sımsıkı sardı Özlem’i.. Kapının ağzında olduklarını fark ettiğinde ise geri çekilerek salona doğru ilerledi ve Özlem’i de peşinden sürükledi.
Koltuğa oturduğunda Özlem de yanına oturdu. Sanki arada çok mesafe varmış gibi çekti Özlem’i kendine. Başını göğsüne koyduktan sonra sanki yeni nefes almaya başlamış gibi hissediyordu kendini. Artık hiçbir engel yoktu… Tüm benliğiyle Özleme’ aitti. Bu ne güzel bir histi... Özlem’in olmak, Özleme ait olmak... Ne güzel şeydi…
Uzun süre öyle kaldıktan sonra sessizliği Tolga bozdu.
“ Kader’le her şey bitti artık. “ dedi, sanki sıradan bir şeyden bahsediyormuş gibi.
Özlem’in sessiz kaldığını fark ettiğinde, kaşlarını çattı.
“ Sevinmedin mi? “ diye sorduğunda sesi oldukça kırgın çıkmıştı.
“ Bilmiyorum… Ben, sizin aranıza girdiğim gerçeğini yok sayamıyorum. “
Özlem’in söyledikleriyle, kalbi kuş gibi hafifledi Tolga’nın. Öyle iyi kalpliydi ki sevdiği… Ama yanılıyordu. Suçlu olan Özlem değildi. Kader kendisini sevmiyordu ki.
“ Güzelim… Sen bizim aramıza girmedin çünkü biz diye bir şey kalmamıştı artık. Alışkanlıktan öteye gitmeyen ilişkimiz, benim zorumla yürüyordu. Seni sevdiğimi anladığımda, daha fazla devam edemedim. Bu yüzden kendini suçlamayı bırak. Sen olmasaydın da bir gün bitecekti. “
Sözlerinin Özlem’i rahatlattığını görünce, az önce kaçan keyfi yerine geldi. Özlem’in alnına bir öpücük bırakarak, kokusunu içine çekti.
“ Tüm bu olanlar… Rüya gibi… “diyen Özlem’e bakıp gülümsedi Tolga. Onun korkularının hemen geçmeyeceğini biliyordu. Zaman vermeliydi ona. Alışması ve inanması için zaman gerekliydi. “
**
“ Duydunuz mu Ahmet Hoca’nın asistanı istifa etmiş. “ diyen sesi duyduğunda, nefesinin kesildiğini hissetti Asya. Korku kalbini ele geçirirken, çantasını alarak çıkışa doğru ilerledi. Bir an önce onu görmeliydi. Koşarcasına okuldan çıktıktan sonra bir taksiye binerek Altay’ın evinin adresini verdi. Yollar bitmek bilmiyor, Asya’yı derin bir karamsarlığa sürüklüyordu. Niye ayrılmıştı okuldan? Niye istifa ediyordu? Tüm bu sorular beynini kemiriyor, nefes aldırmıyordu…
Evin önüne geldiğinde hızlıca arabadan indi. Zile dokunurken ellerinin titremesine mani olamadı. Açılmayan kapıya lanetler yağdırırken, Altay’ın gitmiş olabileceği gerçeğini kabul etmiyordu. Gitmezdi sevdiği adam… Bırakmazdı Asya’sını…
Uzun bir çalıştan sonra açılan kapıda Altay’ı görünce, hiç beklemeden boynuna atıldı. Öyle çok korkmuştu ki… Onsuz kalacağını düşünmek bile Asya’yı mahvetmişti.
“ Ne oldu sana? “ diye soran Altay’a cevap veremiyordu. Sıtmaya tutulmuş gibi titriyor ve ağlıyordu.
“ Korktum… Çok korktum… Gittiğini sandım… “ dedi, az da olsa sakinleştiğinde. Altay’ın gerilen bedenini hissetmedi Asya. Aralarına koyduğu mesafede takılı kalmıştı aklı. Salona geçip oturduklarında, Asya bir açıklama beklediğini belli edercesine gözlerinin içine bakıyordu adamın. Ama inatla konuşmuyordu Altay ve bu durum Asya’yı az önce hissettiği korkunun sınırlarına sürüklüyordu.
Daha fazla dayanamayacağını anladı Asya. Bu belirsizlikle bir saniye bile yaşayamıyordu. Konuşmak için ağzını açtığı sırada çaldı Altay’ın telefonu. Altay, telefonu alarak diğer odaya geçmiş ve kapıyı kapatmıştı. Gözleri doldu istemsizce. Sevdiği adam hiçbir zaman böyle davranmazdı ona. Bir yabancı yerine koymazdı… Aklını dağıtmak isteyerek masada duran kâğıtlara doğru ilerledi. Eline aldığı kâğıtta birçok isim ve adres yer alıyordu. Başka bir dosyayı eline aldığı zaman en üstte yazan isim çekti dikkatini. Aslan DİNÇER!
Dedesinin adını gördüğünde, boş gözlerle baktı elinde duran kâğıtlara. Okuyor ama anlamıyordu. İhaleler yazıyordu. Ve sonuçları. Tehdit edilen isimler… Ne işi olurdu Altay’ın onunla, anlayamıyordu… Başka bir kâğıdı eline alıp okuduğunda, okuduklarının gerçek olabileceğine inanamıyordu. Olamazdı…
Kapının çarpılma sesini duyduğunda, olduğu yerden sıçradı Asya. Altay’ın sinirli yüzünü gördüğünde hareket dahi edemedi.
“ Okudun mu? “ diye soran Altay’ın sesi, buz kestirmişti Asya’yı. Sesine eşlik eden soğuk bakışları Asya’yı korkutuyordu.
“ Okudun mu dedim sana? “ diye bağırınca Altay; dudağından bir hıçkırığın firar etmesine engel olamadı.
Asya, korkudan tüm kâğıtları yere düşürürken, geri geri gitmeye başladı. İlk defa korkuyordu Altay’dan… Karşısında ki sevdiği adam değildi görüyordu bunu. Sırtı duvarla buluştuğunda, Altay’ın elini yüzünde hissetti. Çenesini sıkıyor ve canını acıtıyordu. Her zamanki gibi şefkatli bir dokunuş, sevgi belirtisi değildi bu. Acıtmak için, kanatmak için tutuyordu.
“ Okudun mu? “
Bir şey söyleyemiyordu Asya. Herhangi bir tepki verebilecek durumda değildi.
“ Evet okudun… “ diye başlayan cümlesi; Altay’ın hafif alaylı sesiyle devam etmişti.
“ Öğrendin mi sevgili dedenin neler yaptığını? Ailemi nasıl mahvettiğini de okudun mu? Sadece benim ailemle de bitmiyor iş. Kaç kişinin canını yaktığından haberin var mı? Kaç çocuk babasız kaldı benim gibi. Senin üzerine giyindiğin kıyafetlerin parası, bu insanlar canlarına mal oldu! “
Hayır demek istedi, çığlık çığlığa… Doğru değil bunlar! Demek istedi. Dedesini korumak için değildi bu sözleri. Altay’ın düşmanı olmamak için, nefretini kazanmamak içindi bu dileği…
“ Dedene yakıştıramadın mı bunları? “ diye soran Altay’a, kırgın gözlerle baktı.
“ Nasıl düşünürsün bunu? “ diye sordu, can acısıyla. “ Ondan ne kadar nefret ettiğimi biliyorsun… “
“ Ben hiçbir şey bilmiyorum Asya. Bilmiyorum! Gördüğün bu belgeler dedenin sonu olacak Asya, yalnızca bunu biliyorum. “
“ Polise gidelim. “ dedi, ellerine uzanarak. “ Her şeyi anlatalım. “
“ O kadar basit değil. Hem… Hem sen, kendini neden katıyorsun bu işe? Sana ihtiyacım yok benim. “
Acı dolu bir nefes çekti içine Asya. Bu sözleri bir gün Altay’dan duyacağına inanmazdı. Ama onunla bu hale geleceklerine de inanmazdı… Dedesi… Yine mahvetmişti hayatını. Yine dokundurmuştu pis ellerini…
“ Altay… Nasıl söyleyebiliyorsun tüm bunları? Yanmıyor mu dilin, söylerken? “
“ Anne babamın katiliyle aynı kandan olan birine, az bile söylüyorum. “