Nişan Günü

2147 Kelimeler
Ela, dolabının önünde dikilmiş, giyebileceği kıyafetleri kurcalarken telefonuna gelen mesaj ile duraksadı. "Saat sekizde seni kapının önünden alırım." yazan mesajı okuduktan sonra saate bakan Ela hızla mesaja tamam yazarak, artık bir elbise seçmesi gerektiğini düşündü. Dolabındaki en sade elbiseyi seçen Ela, seçiminden memnundu. Yarım boğazlı, kolsuz hiçbir dekoltesi olmayan, sadece boyu kısa olan, açık gri jarse bir elbise seçmişti. Saçlarını tepesinde sıkıca toplayan Ela, elbisesi ile aynı renk bir göz makyajı yaptı. Halka küpelerini de kulağına takan Ela, ayakkabılarını giyip çıkması için yalnızca Asil'in gelmesi kalmıştı. Çok geçmeden Asil gelmişti. Ela bahçe kapısından çıkar çıkmaz kendisini bekleyen arabayı ve Asil'i görünce gülümsedi. Asil, elindeki beyaz zambak buketini Ela'ya doğru uzatarak "Çiçekler yanında sönük kalıyor." dedi. Ela gülümseyerek çiçekleri aldı. Eğdiği kirpiklerinin altından Asil'e bakarak, "Teşekkür ederim." dedi. Asil, hemen ardından, aklına gelen şeyle ciddileşti. Son zamanlarda Ela'nın çevresinde çok fazla görünüyordu. Etraflarındaki tehditleri de baz alınca Ela'yı uyarma ihtiyacı hissederek, “Ela. Biri sana benim hakkımda ya da bizden biri hakkında herhangi bir soru sorduğunda bizi tanımadığını söyleyeceksin.” dedi ve bir elini Ela'nın eline attı. Dokunuşu yumuşaktı. Ama sesi bir bıçak gibi keskindi. Ela’nın kaşları çatıldı. “Kim?” dedi. Asil anlamamıştı. “Bizim..” dediğinde Ela sözünü kibarca kesti. “Siz kimsiniz ve bana niçin bu kadar yakın duruyorsunuz beyefendi?” dedi Ela göz kırparak. Asil, kızın bu zeki hallerine tav olduğunu kendine itiraf etmekle etmemek arasında boğuşurken başını ileri geri sallayarak kızı onayladı. Gözleri, Ela’nın parlayan mavi gözlerini bulduğunda, kıza ne kadar yakın durduğunu fark edip, aklındakileri kontrol altına alarak derin bir nefes verdi ve geri çekildi. “Ben aptal değilim Asil bey.” dedi. Bey kelimesinin üzerine basarak konuştu. Asil’in hem kendisine bu kadar güvenip çağırmasını hem de bu kadar güvenmeyip akıl vermesini dengesizlik olarak nitelendiriyordu. Halbuki Asil’in kendisini korumaya çalıştığını bilmiyordu. “Aksini hiç düşünmedim. Ama ben fazlasıyla karanlık ve kötü bir adamım. Sana çiçekler alan, gönderen, kibar davranan o adam ben değilim.” dedi. Ela’nın gözlerinden bir anlık kırgınlık geçince Asil, ne kadar ahmakça bir hareket yaptığını anlamıştı. Ancak onu sadece kendisinden uzak tutarak koruyabilirdi. “Rol kesmene gerek yok. Tıpkı senden bir beklentimin olmadığı gibi.” dedi Ela. Gözleri dolmuştu. Ancak bununla baş edebilirdi. Asil, elinin arasından Ela'nın elini bilerek çekmediğini o anda anladı. Asil, sessiz bir küfür savurup arabanın tavanına bir yumruk attığında Ela apartmanın içinde durup gözünden akan bir damla yaşı sildi. Kafasını dik tutup omuzlarını dikleştirerek derin bir nefes verdi. Özgüven maskesini takınarak hızla evin içine doğru yürüdü. Ela, Asil için okuması kolay ama ön görmesi zor bir figürdü. İçinden Ela’nın peşinden gidip ona her şeyi, onu kendisinden uzak tutmak için yaptığını söylemek geliyordu. Ama bunun aralarındaki durumu fazlasıyla büyük bir çıkmaza sokacağının farkındaydı. Ela ulaşılmaz bir kadındı. Diğer kızlar gibi kucağına atlamıyor, cazibesine ve yakışıklılığına direnebiliyordu. Asil’in gücünden korkmuyor hatta o gücü kucaklayabiliyordu. Ama Asil’e olan ilgisi, gücünden bağımsızdı. Ela, Asil’e içindeki aydınlık yönü görüyorum dercesine bakıyordu. Etraftaki diğer kızlardan farkı olmadığı imajını Ela’ya vermeye çalışsa da onun diğer kızlarla gram alakası olmadığını biliyordu. Tam da bu yüzden Ela’yı istiyordu. Kendi kendine “Tipik Asil Türkoğlu.” diye mırıldanarak arabasına geri döndü. Tülay hanım, gözünden bir şeyler kaçıran türden bir kadın değildi. Her şeyi görür ve duyardı. Asil'in keyifsizliğinden, nişana Ela'yı çağırdığından, bir şeylerin ters gittiğinden, Ela’ya alınan çiçeklerden.. Hepsinden haberi vardı. Ela’yı Asil’den uzak tutmak istiyordu. Asil, tehlikeli bir dünyada yaşıyordu. Ela bu dünyanın içine girerse geçmişini öğrenmesi an meselesi olurdu. Zaten Ela’yı bulup yeniden takip etmesi tesadüfi olmuştu. Bir daha kızı kaybedip gözünün önünden ayırmaya niyeti yoktu. Davetin yapılacağı salonda her şeyin yolunda olup olmadığını kontrol ettikten sonra, Tülay hanım düşüncelerini geçici olarak bir kenara koydu ve Güvençlerin yanına doğru ilerledi. Şevket Güvenç ve Gonca Yakut Güvenç'e başıyla bir selam vererek gülümsedi. "Nasılsınız?" diye sordu. Gonca hanım, ışıldayan ela gözleri ile dünürüne baktı. Bu insanların hepsi, birbiriyle çok çok yakın olmasalar da muhakkak birbirlerini bir yerlerden tanıyordu. Gonca hanım gülümseyerek "Mutlu ve iyiyiz Tülaycığım." dedi ve gülümseyerek ekledi "Gelin kızım nerede?". Tülay hanım gülümseyerek "Yukarıda hazırlanıyor Goncacığım." diye karşılık verdi. Gonca hanım, dirseği ile oğlunu dürttü. Fatih, derin bir nefes vererek "Müsaadeniz olursa Tülay hanım ben biraz Ceren Eda ile konuşmak istiyorum." dedi. Tülay hanımın, sorgulayıcı ve otoriter bir tavırla tek kaşını havaya kaldırmasıyla birlikte Fatih, cebindeki kadife kırmızı kutuyu çıkartarak açtı. İçindeki göz alıcı derecede parlak ve büyük tektaş yüzüğü Tülay hanıma göstererek "Genç bir kızın evlilik teklifi yüzüğü olmadan evlenmek isteyeceğini düşünmüyorum. Bize de yakışmaz." dedi. Tülay hanım gururlu bir gülümseme ile damadına baktı. Kibarca, eliyle salonun en sonundaki basamakları işaret ederek "Merdivenleri bitirince soldaki ilk oda." dedi. Fatih başıyla Tülay hanıma teşekkür ederek basamaklara doğru yöneldi. Fatih, Ceren Eda'yı ilk gördüğü andan beridir heyecanlı hissediyordu. Kızın duru güzelliği ve annesinden aldığı soluk yeşil gözlerinin daha önce bir benzerine rastlamamış olduğuna emindi. Kızın minyon fiziğine rağmen kendisini belli eden kıvrımları neredeyse rüyalarına giriyor, kızı arzulamasına neden oluyordu. Gezdiği ülkelerin hiçbirinde hiç bi kadının kendisini bu kadar heyecanlandırdığına şahit olmamıştı. Fatih odanın kapısını çalmaya uzanırken elinin neredeyse titriyor olduğunu görünce "Kendine gel oğlum." diye mırıldandı. Derin bir nefes alarak kapıyı çaldı. Kapıyı açan soluk yeşil gözlü kıza bakarak "Geldiğimden Tülay hanımın haberi var baldız. Ceren Eda müsait mi?" dedi. Cemre Ece şokla gözlerini açarak Fatih'e baktı ve "Sen bizi nasıl ayırabildin? Daha ikinci görüşmemiz." dedi. Fatih yarım bir gülümsemeyle "Müstakbel eşini seçemeyen adam vurduruyordur." dedi. Cemre Ece, Fatih'in bu keskin tavrını beğenmişti. Memnun bir gülümsemeyle omzunun üzerinden odanın içindeki paravana baktı. İkizinin çoktan giyinmiş olduğunu düşünerek omuz silkti ve geçmesi için Fatih'e yol verdi. Kapıdan çıkarken yeniden Fatih'e bakarak "Saat geliyor enişte bey. Elini çabuk tut. Kızı al getir." dedi. Ceren Eda, sırtının yarısında kalan fermuarı ile bir türlü baş edememişti. Zaten istemediği bir sürü şeye maruz kalıyordu, bir de istemediği bir elbise giyiniyor olduğu için iyice çileden çıkmıştı. Hırsla, paravanın arkasından "Cemre gel şu siktiğimin elbisesini kapat bak ağlıcam sinirden." diye bağırdı. Bağırırken sesi titremişti. Ceren Eda, aynanın karşısında elbisesi ile uğraşırken, arkasında beliren lacivert takım elbiseli silüeti görünce, sıçrayarak arkasını döndü. Elbisesinin göğüs kısmını sıkı sıkıya tutuyordu. Fatih, kızın bu korkmuş halini görünce iki elini havaya kaldırarak "Sakin ol, seninle konuşmaya ve seni aşağı indirmeye geldim." dedi. Ceren Eda öfkeyle sıktığı dişlerinin arasından "Cemre nerde?" diye sordu. Fatih yavaşça ellerini indirip pantolonunun cebine sokarken "Giyinme işini bitirdiğini düşünerek aşağı indi. Haydi, dön de şu siktiğimin elbisesinin fermuarını kapatalım." dedi. Ceren Eda, ettiği küfrü Fatih'in duymasından oldukça utanmıştı. Yüz yüze kalmaktansa arkasını dönmek gözüne daha makul geldiği için de arkasını dönmeyi tercih etti. Fatih, sıkışan fermuarı elbiseye zarar vermeden düzeltmeye çalışırken, odada oluşan sessizlikten rahatsız olmuştu. "Bu elbiseyi senin seçmediğini düşünüyorum." dedi. Ceren, gülümseyerek aynadaki yansımadan Fatih'e baktı. "Evet. Nerden bildin?" dedi. Fatih içten bir gülümseme ile aynadan kızın gözlerine bakarak "Ne kız kardeşim, Ebru ne de annem kendi seçtikleri kıyafetlere küfür etmezler." dedi. Ceren utançla bakışlarını yere eğerek "Duymaman gerekiyordu ya kusura bakma." dedi. Fatih fermuarı kapatıp derin bir nefes vererek, "İşte oldu. Ve inan bana sorun değil." dedi. Ancak Ceren aynada kendisine bakarken memnun görünmüyordu. Kızın giydiği elbisede hoşnutsuz olduğu bir şeyler görüyordu. Elbisenin dar kesimini inceliyor, kumaşına dokunuyordu. En sonunda genç kız "Tamam hazırım." diyerek derin bir nefes verdi ve Fatih'e döndü. Fatih. Cebindeki yüzük kutusunu çıkartıp kutuyu açarak Ceren'e doğru uzattı. Ceren yüzüğün göz alıcı parlaklığına bakarken Fatih "Kesimi lotus çiçeğini andırıyor diye bunu seçtim. Ama beğenmezsen başka bir tane alabiliriz. Seni biraz araştırınca, bu berbat dünyada hala temiz kalabilmenden ilham aldım." dedi. Ceren gülümseyerek yüzüğü parmağına geçirirken Fatih'in gözlerine baktı. Çocuk yakışıklıydı. Hem de hayatında gördüğü tüm yakışıklılardan daha yakışıklıydı. Eğitimliydi. En az abileri kadar ölümcüldü. Kendisine de kibar davranıyordu. Bu evliliğin o kadar da kötü olmayacağını düşünmeye başlamıştı. Ceren Eda "Lotus çiçekleri bataklıkta tertemiz kalırlar evet." derken gülümsüyordu. "Teşekkür ederim Fatih." dedi ve yüzüğü kutusundan alıp parmağına geçirdi. Fatih yanağını kıza doğru eğip, "Nişanlına bir teşekkür öpücüğü yok mu?" diye sordu. Ceren Eda, tek kaşını havaya kaldırarak "İki güldük diye şımarma." dedi. Fatih toparlanarak kıza baktı. Derin bir nefes aldı. Nefesini geri verirken "Bu elbisenin içinde de harika görünüyorsun ama madem mutlu değilsin bu siktiğimin elbisesinden kurtulalım." dedi. Ceren Eda şaşkınlıkla kaşlarını çatarak "Nasıl? Aşağı inmemize yarım saat var." dedi. Fatih gülümseyerek beğendiğin elbiseyi bana at, 15 dakika içinde kapında olmazsa gel yüzüme tükür. Ama olursa bu defa öpücüğü dudaklarından çalarım." dedi. Ceren Eda, istediği elbiseyi 15 dakikada kapısına getiremeyeceğini bildiği için Fatih'i başıyla onayladı. Meydan okuyan bir tavırla "15 dakikan kapıdan çıktığın anda başlar." dedi ve telefonuna uzandı. "İşte bu da beğendiğim elbise." diyerek fotoğrafı gönderdi. Fatih kapıdan çıkar çıkmaz gülümseyerek fotoğrafı kız kardeşi Ebru'ya attı ve "Bunu bana 15 dakika içinde getir." yazdı. Ebru telefonuna gelen mesaja gülümseyerek basamakların başında duran abisine baktı. Ebru, önce elbiseyi inceledi. Lacivert renkli olan bu elbisenin üst kısmı sade tüllerle kaplı bir korseden oluşuyordu. Korseden aşağısı, A şeklinde kesilmiş hafif kabarık sayılabilecek bir etekti ve tamamı tüylerle kaplıydı. Ebru görür görmez elbiseyi tanımıştı. Abisine "Şanslısın, elbise Soyerlerden Berrak'ın mezuniyet tezi. Moda tasarımı okuyor." yazdı ve gönderdi. Ebru, gözleriyle salonda Soyerleri aradı. Göremeyince rahatlamıştı. Hemen ardından Berrak'ı arayıp elbiseyi istedi. Göz ucuyla basamakların başındaki abisine bakıp gülümseyerek "Yengem daha şimdiden sana kök söktürüyor. Cannnım yengem. Elbise 5 dakikaya burada." yazdı ve gönderdi. Hemen ardından hızla kuyumcusuna ve ayakkabıcısına elbiseyi göndererek kıyafete uygun takılar ve ayakkabılar istemeyi de unutmadı. Tülay hanım salonun içinde kısa zaman içinde oluşan hareketliliği ve kızının odasına çıkan kutuları fark etmişti. Basamakların başında duran Fatih'in yanına giderek "Neler oluyor burada?" diye sordu. Fatih derin bir nefes vererek, hafif ukala bir tavırla, "Ceren Eda elbisesinden pek memnun görünmüyordu. Ben de nişanlımı mutlu etmek istedim." dedi. Tülay hanım bu duruma şaşırmıştı. "İyi de Ceren elbisesini kendisi seçti." dedi. Fatih gülümseyerek kadına baktı. Koluna girmesi için kayınvalidesine kolunu uzatırken "Bence Ceren Eda yavaş yavaş bu evliliğe ilgi duymaya başladı." dedi ve kibarca kadını basamaklara yönlendirdi. Birlikte basamaklardan inerlerken "Bakın Tülay hanım, kızınızın mutlu olması için elimden geleni yapacağım. Bunu onun da görmesini sağlamaya çalışıyorum. Aşk evliliği yapmamış olmamız birbirimizi sevemeyeceğimiz anlamına gelmiyor. İnsanın aklına yatan gönlüne de girer. Sadece bunu zamanla onun da görmesi gerek." dedi ve bir elini, Tülay hanımın kolundaki elinin üzerine koydu. Tülay hanım gülümseyerek "Aferin Fatih, yavaş yavaş gözüme giriyorsun." dedi. Kibarca damadının kolundan çıkarak "İzninle." dedi ve misafirleri karşılamak üzere kapıya yöneldi. Fatih, telefonunu iç cebinden çıkartarak Ceren Eda'ya "Bana olan öpücük borcunu almak için acele etmeyeceğim." yazıp gönderdi. Ela, hırsla sabaha kadar çalışmıştı. Hiçbir şeyden hıncını alamıyor, öfkesi dinmiyordu. Elindeki kalemi kenara bırakırken bir anlığına gözüne, kristal vazoda duran zambaklar takıldı. Zambaklar çoktan solmuştu. Tıpkı, Asil’in kendisine olan ilgisinin solduğu gibi. Adamın kendisine olan ilgisi, gönderdiği çiçeklerin ömrü kadardı ve bu durum, genç kadını bir şekilde yaralamayı başarmıştı. Lise zamanındaki sınıflarından tüm kızlar birlikte kahvaltıya gideceklerdi. Alya, Ela’nın gelmeyeceğini bildiği için hiç sesini çıkartmamıştı. Arkadaşının bir sorunu olduğunu biliyordu. Ve bunu asla paylaşmayacağını da. Ela, Alya odadan çıkınca derin bir nefes vererek gözlerini kapatıp sessizliğin ve yalnızlığın bir kaç saniye tadını çıkarttıktan sonra yeniden işine koyuldu. Çalışırken saçları Ela'yı rahatsız etmeye başlamıştı. Sol avcunun içinde topladığı saçları bileğindeki lastik tokadan geçirirken sıkı ve düzgün olmasına özen gösterdiği bir at kuyruğu yapıyordu. Topladığı saçlarını kontrol ederken ofisin kapısı açıldı. Asil kapının ağzında Ela’ya bakıyordu. Asil’in gözleri çiçeklere gidip geldiğinde, Ela onu yok saymayı tercih etti. Ela ellerini yavaşça başından çekip masasının üzerine koydu. Ancak Asil’in hala karşısında kendisine baktığını görünce "Nasıl yardımcı olabilirim?” dedi tek kaşını havaya kaldırarak. “Benimle kahvaltıya gelerek.” dedi Asil. Sanki bütün gece içmiş ve eğlenmiş gibi değil, uyumuş, dinlenmiş ve hazırlanıp gelmiş gibi görünüyordu. Ela kafasını sağa sola salladı. Gece yaşananlardan sonra Asil’e yanaşmayı, hatta konuşmayı bile reddediyordu. Ela, yavaşça ayağa kalkıp Asil’e yanaştı. Kahverengi saçlarını sımsıkı topladığında yüz hatları fazlasıyla gergin gözüküyor olsa da, mavi gözleri ortaya çıkıyordu. Ela’nın bu halinin, her halinden daha güzel olduğunu düşünen Asil, kıza hayranlıkla bakıyordu. Ela, Asil’e kocaman gülümseyince, Asil kızın kendisine hayır diyemeyeceğini düşünmüştü. Ela tek eliyle sağında kalan kristal vazoya uzandı. Yüzündeki gülümseme olduğu yerde dururken kafasını ukalaca sağa yatırdı ve solan çiçekleri alıp çöpe attı. Saçlarını savurarak arkasını dönüp gittiğinde, Asil kızı yine doğru ön göremediğini anlamıştı. “İlk günkü aptallığın için seni öldürmem gerekirdi.” dedi. Ela ukala tavrını ve gülüşünü hiç değiştirmedi. “Ben aptal değilim Asil Türkoğlu. Sadece insanların içindeki aydınlık yanı görmeyi ve onlara şans vermeyi seviyorum.” dedi. Ela’nın mavi gözleri dolmuş, burun delikleri öfkeyle genişlemişti. Ağlamamak için durduğu belliydi. “Benim içimde aydınlık bir zerre bile yok.” dedi Asil. Öfkelenmişti. Ama kızın cesaretine de hayranlık duyuyordu. Bir kere onunla sevişirse vazgeçebileceğini düşünmekten vazgeçmişti. Ela’ya bir kere dokunursa, ona bağımlı olacağı gerçeğini çiçekleri attığı anda kabullenmeye başlamıştı. “Ben de zaten o şansı bir kere veririm. İkincisi aptallığa girer.” dedi ve hırsla askıdaki çantasını aldı. Asil'in yanından geçip ofisin kapısından hiç beklemeden çıktı. Asil, kızın arkasından koşup seslense de hızla arabasına atlayan Ela, ona güvenmenin büyük bir aptallık olduğunu biliyordu. Asilden nefret etmek, onu görmezden gelmek istese de başaramıyordu. Bu kadar kötü bir adama an be an neden çekildiğini bilemiyor, kendi içinde kendinden de adamdan da hissettiklerinden de nefret ediyordu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE