Artemyevler

3305 Kelimeler
30 yıl önce, Moskova… Leonid Artemyev, Moskova daki devasa malikanesinde gündelik işleri ile uğraşıyordu. Dönemin Rusyasında, bir yandan kendi çıkarları, diğer yandan kendi ülkesinin çıkarları için uğraşan türden bir insandı. Bir yandan dünyaya açılmak, işlerini büyütmek istiyordu. Diğer yandan ise kolay kolay kimseye güvenemiyordu. Bir çok ülkenin mafyalarının her türlü pis işte parmağı olduğunu biliyordu. Leonid Artemyev’e işlerini büyütmek için yurtdışı bağlantıları gerekiyordu. Kısa bir süre önce, Türkiye'de yer alan, bir çok mafyanın kökünü kazıyan 4 arkadaşı duymuştu. Bu adamlar hakkında duyduğu kötü yorumların çoğu ya toz işinde olan ya da kadın ticareti yaptığı için bu adamların işini kestiği başka adamlara aitti. Leonid, özellikle kendi çocuklarını da düşündüğünde, uyuşturucuyu da kadın ticaretini de midesi almıyordu. Tam da bu yüzden bu yeni palazlanan bu dört ailenin dört büyüğüne de birer mektup göndermişti. Bu masanın çalışma prensibini bilmediği için, kimseyi gücendirmek istememişti. Leonid'in sağ kolu kapıyı tıklayarak içeri girdi. Elindeki zarfı patronuna uzatırken "Türkiye'den" dedi. Leonid, iki kaşını havaya kaldırıp, sağ koluna hafifçe gülümsedi. "Güzeel." dedi ve ekledi "Sen bugün dışarıdaki işleri bitir. Akşama haberleşiriz." dedi. Leonid, heyecanla gelen zarfı açtı. Salih Türkoğlu, İsmail Sancaklı, Serhat Bozkurt ve Sait Taşkıran imzalı tek bir mektupla cevap aldığında oldukça keyiflenmişti. Türkiye’nin en güçlü masasına bir davet almasıyla birlikte, yurtdışına açılan ilk yolu da önüne serilmişti. İşlerini devir almasını istediği oğlunu, artık hazır olduğunu ve yaşının da geldiğini düşünerek Türkiye’de yapılacak olan toplantıya götürmeye çoktan karar vermişti. Böyle önemli bir ortaklığın konuşulacağı toplantıya varisini götürüp tanıtmasının, karşı tarafa ilerde de anlaşmalarının devam edeceğinin garantisini vereceğine inanıyordu. Hatta belki ileride kız alıp vererek de bağlarını güçlendirebilecekleri dahi aklına gelmişti. Ancak henüz çok erken olduğunu düşünerek kızlarını durduk yere kıskanmaktan vazgeçti. Leonid bunları düşünürken, ofisinin devasa meşe kapısından gelen tok sesle düşünceleri bölündü. Çalınan kapıya, “Gel.” diye karşılık verirken meraklı hissediyordu. Sağ kolunu bir kaç adamı temizlemesi için depoya göndermişti. Evinin içine de başka kimsenin girmesine izin vermiyordu. Kapıdan girenin sağ kolu olmadığını gören Leonid rahatladı. İşleri ile ilgili herhangi bir aksilik çıkmasını oldu olası sevmezdi. Karısı Vera, buz kraliçesini andıran soluk mavi gözleri, soğuk ve soluk sardı saçları, ince beli ve narin hareketleri ile kafasını kapıdan uzattı. Kapıyı çalanın Vera olduğunu gören Leonid ayağa kalktı. Kaşlarını sahte bir kızgınlıkla çatarak “Güzelim, sana kaç kere kapımı çalmana gerek yok dedim.” dedi ve karısına doğru yürüdü. Elinden tutarak, Vera’yı kendi etrafında bir tur döndürdükten sonra göğsüne çekip sıkı sıkı sarıldı. Karısının kokusunu iyice ciğerlerine dolduran Leonid, yavaşça geri çekilip Vera’nın alnına bir öpücük bırakırken, karısının giydiği kırmızı, dar, midi boy elbise ile her zamanki gibi mükemmel göründüğünü fark etti. Vera, kendisini iştahlı gözlerle inceleyen kocasına arzu dolu bakışlar attıktan hemen sonra kıkırdayarak ellerini Leonid’in boynuna doladı. Gülümseyerek “İş yaparken seni bölmeyi sevmediğimi biliyorsun. Türkiye bağlantın ne oldu?” dedi. Vera, buz mavisi gözlerinin merakla ve kötü bir haber alma korkusu ile titreyişini saklamaya çalışıyordu. Karısının duygularını bu şekilde yönetmeye çalışmasından şikayetçi olmayan Leonid, her seferinde yaptığı gibi, karısının gizlemeyi başaramadığı duygularını yüzüne vurmaktan kaçınarak gülümsedi. “Her şey yolunda sevgilim. Yarın büyük toplantıya gideceğim. Maksim’i de götürmeyi düşünüyorum.” dedi. Vera, huzurlu bir iç çekişle kafasını eşinin göğsüne yasladı. “Demek oğlumuz sorumluluk alacak kadar büyüdü ha?” dedi. Leonid, karısının bu histerik halleri ile yıllardır olduğu gibi eğlenerek, “Öyle bebeğim. Maksim’e söyle hazırlansın.” dedi. Vera gülümseyerek kafasını kocasının göğsünden ayırdı. Gözlerini Leonid’in gözlerine dikerek başını sağa sola salladı. Güzel kadın “Maksim yarına kadar sabredemeyecek.” derken kıkırdıyordu. Leonid ve Vera evlendiklerinde, Vera henüz 18 yaşındaydı. Evlendikleri ilk yıl içinde de Vera hamile kalmıştı. Tam 19 yaşındayken Vera, en büyük oğulları Maksim’i doğurdu. Maksim’den iki yıl sonra kızları Aleksandra, onun hemen 1 yıl ardından diğer kızları Polina ve Polina dan iki yıl sonra da en küçük çocukları, oğulları Boris dünyaya geldi. Vera ve Leonid başta zorunlu bir evlilik yapmışlardı. Haliyle evin içinde geçinmeleri ve aşkları oldukça zor olmuştu. Zamanla Vera ve Leonid birbirlerine alışmaya hatta aşık olmaya başladıklarında ise her şey daha da kolaylaştı. Vera, kocasına ve yaşadığı tüm zorluklara destek oluyor, zamanının çoğunu çocukların hepsiyle bire bir ilgilenerek geçiriyordu. Leonid’e ise evin otoritesini korumak ve çocuklarına iyi bir baba olmak kalıyordu. Vera, tüm çocuklarına ayrı ayrı özen gösterdiği içim hepsinin huyunu çok iyi biliyordu. Tüm çocuklarının bir sonraki adımlarını tahmin edecek kadar da akıllı bir kadındı. Ayrıca Vera, herkesin karşı çıkmasına ve kadınlara şans verilmemesine rağmen defalarca yokluğunda kocasının işlerine refakat etmiş, işleri yüzünden kocasının görmekte güçlü çektiği ayak oyunlarını kolayca görüp çözmüştü. Vera, ailesine sahip çıkan, kendisini küçümseyen herkese diz çöktüren öncü bir kadın olmuştu. Leonid, her zaman karısının bu yanıyla övünürdü. Kendisi yokken işlerine refakat edebilmesine de ayrıca hayranlık duyardı. Akıllı bir kadınla birlikte olmanın bir şans ve ayrıcalık olduğunu bilir, çocuklarına da her zaman akıllı bir kadınla birlikte olmalarını öğütlerdi. Vera nasıl kocasından desteğini de sevgisini de hiç esirgemedi ise aynısını çocuklarına yapıyordu. Çocuklarının her türlü eğitimi ile bizzat ilgileniyordu. Kızlarını da aynı kendisi gibi akıllı, güçlü ve her zorlukla baş edebilecek şekilde yetiştirmişti. Çocuklarının birbirlerinin ve eşlerinin işlerine refakat edebilmelerini istemişti. Oğullarını ise aynı babaları gibi sevgi dolu ve kadınlara saygılı yetiştirmeyi de ihmal etmemişti. Vera bunun bir aile işi olduğunu ve birlikte güçlü olduklarını, birlik oldukça daha da güçlü olacaklarını çok iyi idrak etmişti. Kocasını güçlüyken alıp en güçlü haline getiren de oydu. Tüm bunların farkında olan Leonid, aşkla ve gururla karısına bakarken gülümseyerek karısının dudaklarına kısa ve sevgi dolu bir öpücük bıraktı. Maksim, bir önceki gece odasında otururken, annesinin kendisine getirdiği haberle heyecanlanmıştı. Geceyi neredeyse uyumadan geçirmişti. Babasının işlerine en iyi şekilde refakat etmek istediği için, eğitimlerinin ilk başladığı günden beridir çabalıyordu. Babası, Maksim işçin bir rol modelden çok daha fazlasıydı. En az babası kadar iyi olması gerektiğini düşünüyordu. Hatta babasından daha iyi olursa, babasının kendisine ve ailesine bırakacağı tüm bu işleri ilerletebileceğini kafasının bir köşesine not etmişti. Maksim, gittiği yerde de mükemmel görünmek istiyordu. En iyi özel dikim takımlarını valizine çoktan koydurmuştu. Yola çıkmadan önce kahvaltı etmeyi bile beklemek istemiyordu. Babasının işinin tüm zorluklarını biliyor, görüyordu ve kendisini en az babası kadar, hatta babasından daha iyi olmaya sürekli zorluyordu. Dört kardeş arasında bir mafya varisi olmanın kolay olmadığının bilincinde olan bir tek o vardı. Tüm kardeşleri abilerinin bu kadar ciddi olmasından kaynaklı, aklı bir karış havada şımarık çocuklar gibi ortalarda gezinip sadece kendilerine öğretilenleri öğreniyorlardı. Hepsi kendi başının çaresine bakabilecek kıvamdalardı. Ancak hiçbiri ne Maksim kadar ileri görüşlüydüler ne de onun gibi bir ölüm makinesiydiler. Maksim, kendi korumasına valizini arabaya götürmesini söyledikten sonra aynada son kez kendisine baktı. Türkiye,’nin yaz aylarında sıcak olduğunu biliyordu. Ona göre giyinip hazırlanmıştı. Siyah tişörtü, kaslı vücudunu sarıyor, beyaz tenini iyice ortaya çıkarıyordu. Giydiği siyah düz kesim pantolon kalçalarından dökülürken uzun boyunu iyice açık ediyordu. Özel dikim takımlarının içinden en incesini seçmişti. Mükemmel göründüğünden emin olma isteği ile bir elini, mükemmel taranmış sarı saçlarının arasından son kez geçirdi. Hazır olduğuna emin olarak silahlarını da her zamanki gibi koltuk altlarına yerleştirdikten sonra, pantolonu ile aynı kumaştan olan ceketini de üzerine giyerek aşağı indi. Leonid, basamaklardan yakasını düzelterek inen oğlu Maksim'e gururla bakıyordu. Maksim, o kadar kendisini örnek alıyordu ki, giyinme tarzı bile zaman içinde iyice kendisine benzemişti. Maksim, adeta Leonid'in küçük bir kopyası gibiydi. Vera gerçek bir anne duygusallığı ile oğluna bakarken, diğer çocukları salondan şakalaşarak geldiler. Aleksandra alt dudağını sallayarak, “Annemin abime bakışına bak Polina, bize hiç böyle bakmıyor.” dedi. Boris, ablasının sözlerine karşılık gözlerini devirip kafasını sağa sola salladı. “Abartmayın.” dedi ve abisine bakarak ekledi. “Aleksandra ve Polina her zamanki gibi kıskançlık yapıyor abi. Mükemmel görünüyorsun.” dedi ve abisine göz kırparak ellerini cebine soktu. Maksim gülümsedi. “Teşekkür ederim ufaklık. Seni de böyle göreceğim.” diye en küçük kardeşine karşılık verirken göz kırptı. Polina, dilini dudaklarının arasına sıkıştırarak en küçük kardeşinin ensesine bir tane vurmak için hareket etti. Boris’in eğilmesi ile eli boşa çıkmış olsa da hiç istifini bozmadı. “Bize abla demeyi ne zaman öğreneceksin?” diye sordu. Boris gülerek karşılık verdi. “Benden daha olgun olmayı öğrendiğiniz zaman.” dedi ve omuz silkti. Leonid ve Vera, Maksim dahil tüm çocuklarını kollarının altına alırken, onların bu kuvvetli bağlarından ve neşesinden mutluydular. Vera, kocasına bakıp gülümseyerek, “Her şey mükemmel olacak sevgilim.” dedi. Aynı zaman diliminde, Türkiye... Salih Türkoğlu, İsmail Sancaklı, Serhat Bozkurt ve Sait Taşkıran.. Dört arkadaş, çocukluk dönemlerinde ve gençlik dönemlerinde babalarının arasındaki gerilimlere, işleri paylaşamamasına anlam verememişlerdi. İşlerin başına geçene kadar, babalarını, ailelerini hep sorgulamışlardı. Hayat, bu dört gencin yolunu adeta birlikte hareket etmeleri için, üniversite yılları da dahil olmak üzere sürekli kesiştirmişti. Bu dört genç de bu mesajı almış olacak ki, işlerin başına geçtiklerinde tüm bu düşmanlıklara ve rekabete son vererek bir masa kurmuş, birlikte çalışmaya başlamışlardı. Babaları ne kadar karşı çıksalar da bu dört genç başarılı olmuş, yeraltı dünyasını sallamış, ne kadar uyuşturucu ticareti yapan adam varsa elden geçirmeye başlamışlardı. Bunu yaparlarken de kendi işlerinden asla geri kalmamayı birlik olabildikleri için başarmışlardı. Yıllar bu dört arkadaşı birbirine daha da yanaştırmıştı. Artık onlar dört arkadaş değil, dört kardeşlerdi. Birlikte yiyor, içiyor, birlikte çalışıyorlardı. Eşleri de birbirleri ile yakın arkadaş olmuşlardı. Çocukları da birlikte büyümüşlerdi. Serhat, Salih, İsmail ve Sait, Salih'in evindeki büyük toplantı salonunda yer alan toplantılarını bitirip bahçeye inerek akşamı birlikte geçirmeye devam ediyorlardı. Dört arkadaş bir sonraki gün yapılacak olan masa toplantısına Leonid Artemyev'i de davet etme kararını aldıklarından beridir, masaya yeni oturan bir kaç aile ile ufak tefek sorunlar yaşıyorlardı. Dört adamın da en bilinen ortak yönü özel hayatlarında bile iş konuşmaları idi. Başta eşleri bu durumdan şikayetçi olsalar da, geçen yıllar ve büyüyen çocuklarla birlikte, bunun bir işten çok daha fazlası olduğunu, bir yaşam şekli olduğunu anlamışlar, duruma alışmışlardı. Zamanlarının çoğunu birlikte ya da çocukları ile geçiriyorlardı. Salih, oturduğu bahçe takımında huzursuzca kıpırdanarak omzunun üzerinden arkasına baktı. "Seviim! Karıcım gelin de birlikte oturalım." diye kadınların oturdukları tarafa doğru seslendi. Hemen ardından masaya dönerek "Biraz daha hanımlarla ilgilenmezsek mermiyi beynimize yiyeceğiz." diye fısıldadı. Dört arkadaş kendi aralarında gülüştüler. Sait yarım ağızla gülümseyerek "Gül silah sevmiyor. Herhalde beni bıçaklar." dedi. İsmail diğerlerinden daha yüksek bir kahkaha atarak "Gül seni ekmek bıçağıyla parçalayıp torbalara koyar." dedi. Serhat, diğerlerine göre daha sessizdi. Sevim, eşinin yanına yerleşirken, yardımcılardan birine masadaki içecekleri tazelemesini işaret etti. Yeni içecekleri gelirken Nadire, bakışlarını Serhat'a çevirerek "Hayatım sorun ne? Neden bu kadar sessizsin?" diye sordu. Hemen ardından, alkolün çenesini bu denli gevşetmiş olmasına pişman olarak suratını ekşitti. "Yani işle alakalı ise anlatmak zorunda değilsin ama.." derken Salih araya girerek kadının sözünü kibarca kesti. "Olur mu yenge? Bizi ilgilendiren ne varsa sizi de ilgilendirir. Siz hepiniz bizim çocuklarımızın anasısınız. Kime selam verilir kime verilmez en çok sizin bilmeniz lazım." dedi. Serhat başıyla Salih'i onayladı ve "Sadece yarınki büyük toplantıya, masaya yeni yeni birilerini alırken çocukları da götürmek ne kadar doğru diye düşünüyorum. Tamam, kız çocuk erkek çocuk ayrımı yapmadan hepsini aynı yetiştirdik ama.." dedi ve sustu. İsmail'in karısı Zekiye, bakışlarını Serhat'a dikerek "Aması ne Serhat?" diye sordu. Serhat iç çekerek "En büyükleri götüreceğiz, kızlar var. Yani bilemiyorum." dedi. Sait kafasını sağa sola sallayarak gülümsedi. "Paşamın kızları kıymetli oğlum bilmiyor musunuz? Oğlanlara nolursa olsun kızlara toz konmasın." dedi. Salih kahkaha atarak "Valla bende kız çocuğu olmadığı için yorum yapamayacağım. Ama İsmail'in Tülay'la Serhat'ın Zehra, benim oğlanların ikisine birden taş çıkarır." dedi. Sait de Serhat da ortamı yumuşatmaya çalışmışlardı. Girişimleri de kısmen başarılı olmuştu. Ancak Serhat'ın endişelerinin silinmesini tam anlamıyla sağlayamadıklarını fark etmeleri uzun zaman almadı. Salih elinde tuttuğu kadehi arkadaşının hala dokunmadığı, masanın üzerinde öylece duran kadehine vurdu. Bardağının içindeki kehribar rengi sıvıdan büyük bir yudum alarak arkadaşına gülümsedi. "Zehra, hepsinden daha dişli Serhat. Orada başımıza bir şey gelecek olsa, sen ben bile götü kollayamayız ama Zehra tek çizik almadan çıkar. 10 tane oğlana bedel bir kız yetiştirdiniz siz." dedi. Serhat endişesinden tamamen sıyrılamasa da gülümseyerek masalarının başında oturan adama, çocukluk arkadaşına güvenmeyi tercih etti. Serhat ne kadar kabul etmek istemese de, artık kendi çocuklarının da bu işlere yavaş yavaş alışması gerektiğini biliyordu. Her ne kadar çocuklarını bu karanlık yaşama zorlamaktan hoşlanmasa da fazla seçme şansı da olmadığını biliyordu. Ne olursa olsun, bu çocuklar bu yaşam şeklinin karanlığı ile etrafı sarılmış halde doğmuşlardı. Artık buradan kurtulmalarının hiçbir yolu yoktu. Hepsinin soyadı kim olduklarını kolaylıkla ele veriyordu. Normal bir insan gibi korumalar olmadan, işlere bulaşmadan yaşamaya kalkarlarsa, çocuklarının ömürlerinin uzun olmayacağını biliyordu. Salih Türkoğlu'nun Fatih ve Cemal adında iki oğlu vardı. Fatih 25, Cemal ise 23 yaşındaydı. Fatih çoktan işlerin içine girmeye başlamıştı. Zaten evlenmiş olan Fatih'in biri 3 yaşında biri 1 yaşında iki kızı vardı. Buna rağmen bu toplantı Fatih'in de ilk büyük toplantısı olacaktı. İsmail Sancaklı'nın Tülay adında bir kızı ve İlker adında bir oğlu vardı. Tülay 21, İlker ise henüz 19 yaşındaydı. İlker bu toplantıya gitmek için fazla küçük ve aklı bir karış havada bir çocuk olduğundan toplantıya Tülay'ın gitmesi kaçınılmazdı. Salih daha şimdiden İsmail'e baskı yapmaya başlamış, hala bekar olan oğlu Cemal'e Tülay'ı istemeye başlamıştı bile. Serhat Bozkurt'un Zehra ve Zümra adında iki kızı bir de Cemil adında oğlu vardı. Zehra en büyükleri olmasına rağmen henüz 19 yaşındaydı. Zümra 16 ve Cemil ise sadece 14 yaşındaydı. Sait Taşkıran'ın Serkan ve Serdar adında iki oğlu ve Songül adında bir de kızı vardı. Sait de daha şimdiden Zümra'yı Serdar için düşünmeye başlamıştı bile. Serkan 20, Serdar 19 ve Songül ise henüz 17 yaşındalardı. Serhat, Fatih ve Cemil hariç tüm bu çocukların daha çocuk olduğunu düşünüyor olsa da, diğer üç arkadaşından her birinin, en büyük çocuklarını, kız erkek fark etmeksizin o toplantıya götüreceğini biliyordu. Ancak oğlu Cemil, henüz bunun için çok ama çok küçüktü. Zamanında, çocuklarının birbirlerine vekalet edebilmeleri için kızlarını da yetiştirme kararı alan dört kafadarın en küçüğü olan Serhat iç çekti. İşleri tek yürütmenin zorluğunu hepsi biliyordu. Serhat, kızı Zehra’nın bu işi kıvıracak kadar becerikli ve meraklı olduğunu bilse de, çocuklarına o kadar düşkündü ki, hala gözüne bir bebek gibi görünüyorlardı. Eve döndüğünde, ofisinde uzun uzun düşünmeye başlamış olan Serhat, kafasını sağa sola sallayarak düşünmekten vazgeçti. Çaresi de çıkar yolu da yoktu. Zehra'nın da tüm diğer gençler gibi oraya gitmesi gerekiyordu. Gitmezse, kızının kendisine gönül koyacağını da biliyordu. Ofisindeki masadan yavaşça kalkan Serhat, basamakları ağır ağır inerek kızının odasına doğru ilerledi. Kapısını çalıp “Gel” sesini duymayınca, içeri girdiğinde, kızını müzik dinleyerek kum torbasını yumruklarken bulacağını biliyordu. Zehra, annesinin narin vücut yapısını almış olsa da, çocuklarının, hatta arkadaşlarının çocuklarının da içinde fiziksel direnci en yüksek olandı. Zehra, babasının girer girmez müzik setini kapatması ile yavaşça yumruklarını indirdi. Yatağın üzerine bıraktığı havlusuna uzandı. Yüzündeki teri silerken, babasına göz ucuyla baktı. Babasının bakışlarında derin düşünceleri ve kafa karışıklığını yakalamakta güçlük çekmemişti. Babasına kocaman bir gülümseme ile bakan Zehra “Bir şey mi diyeceksin babacığım?” diye şakıdı. Serhat, kızının sanki az önce torba yumruklamıyor gibi şakımasına hayranlık duydu. Bu yönüyle de kızının annesine benzediğini fark ederek gülümsedi. Kızının kendisinden aldığı kuzguni siyah saçları hariç, yüzünün her yeri, özellikle mavi gözleri annesine benzeyişine iç çektikten sonra kızının gözlerine baktı. Gülerek “Sen her şeyi bilecek kadar büyüdün mü acaba?” dedi. Kızını zorla kolunun altına çekerek sıkıca sarıldı. Zehra “Baba çok terliyim!” diye ciyakladı. Serhat kızının bu haline büyük bir kahkaha attı ve Zehra'ya bakarak gülümsedi . “Eşşoğlusu düne kadar altındaki bezi ben alıyordum, terinden mi tiksineceğim?” dedi. Kızının kafasına bir öpücük bıraktıktan hemen sonra ciddileşerek kızının yüzüne baktı. Yavaşça kızının yatağının üzerine oturarak eliyle yanına doğru iki kere vurarak kızına oturması için işaret verdi. Zehra'nın buz mavisi gözleri babasını iyice sorgularken istemsizce kaşları çatılmıştı. Serhat İki elini kızının omuzlarına yerleştirerek gözlerini, kızının ışıldayan mavi gözlerine dikti. “Yarın sabah büyük bir toplantı var. Herkes varisleriyle katılıyor. Senin de gelmeni istiyorum.” dedi. Zehra sevinçle ellerini çırparak zıpladı. “Tamam! Yarın sabaha hazırım!” dedi. Serhat kızının bu neşeli halini görünce mutlu olmuş olsa da, bu yükü kızının omuzlarına yüklemekten oldukça endişeli idi. Yine de kızına hiçbir olumsuz duygusunu belli etmemeli tercih etti. Gülümseyerek kızını odasında yalnız bıraktı ve söz verdiği gibi karısı ile baş başa vakit geçirmek için aşağı indi. Ertesi sabah masanın 4 büyük ailesi ve Leonid en büyük çocukları ile aynı sözleşildiği gibi toplantının yapılacağı büyük villaya gelmişlerdi. Leonid ve oğlu Maksim, toplantının yapılacağı tarafsız villaya söylendiği gibi en son, Türkoğlu ailesine ait özel bir arabayla getirilmişti. Maksim Türkiye’nin büyük bahçeli villalarındaki doğal güzelliği eskiden beridir hayranlıkla izler, hanımeli ve yasemin kokularını çocukluğundan beri içine çekmekten hoşlanırdı. Yine bahçeye girer girmez aldığı o tanıdık koku ile gülümsedi. Bu kokuyu yeni hayatının başlangıç olarak hafızasına kazıdı. Leonid ve Maksim arabadan korumalar eşliğinde indiler. Yine aynı korumalar eşliğinde villaya girdiler. Basamakların başına geldiklerinde korumalardan biri zemin kata inen merdivenleri göstererek kalan kısmı tek başlarına gitmelerini söyledi. Maksim kendisini fazlasıyla gergin hissediyordu. Babasına bakarak “Neden devamını tek başımıza gidiyoruz?” diye sordu. Leonid oğlunun meraklı yapısından ve her şeyi sorgulayarak analiz etmesinden memnun biçimde gülümseyerek “Bu bir büyükler toplantısı. Buraya sadece onların girmesine izin verilir. Aileden olmayan, aileden olsa bile adı verilmeyen kimse bu odaya giremez.” dedi. Maksim, babasını sadece başıyla onaylamakla yetindi. Kapıdan girerken Maksim, stresle ellerini saçlarından geçirdi. Öne eğdiği kafasını kaldırır kaldırmaz, karşısında bir çift buz mavisi göz gören genç adam, gördüğü bir çift mavi göze bakakaldı. Buz mavisi ışıl ışıl gözlerin sahibi kuzguni siyah saçları, beyaz teni ve oldukça kırılgan görülen vücudu ile kendisine bakıyordu. Maksim daha önce hiç bu kadar duru bir güzelliğe sahip bir kadın görmemişti. Maksim’in ilk dikkatini çeken şey, kızın kuzguni siyah saçları ve saçlarına tezat beyaz teni olmuştu. Adını öğrenmek, bir kez konuşmak için can atmaya başladığı bu kıza, hemen yanında duran başka bir genç adam, kulağına eğilerek bir şeyler söyledi. Başka bir adamın dediği bir şeyle bu güzel kadının gülmesi, Maksim in sinirlerini bozarken, gözleri kızın gülüşü ile ortaya çıkan gamzelerine takılınca içinde büyük bir rahatlama hisseden genç adam hissettiği tüm bu karmaşık duygulara anlam vermeye çalışmaya başlamıştı. Kalbi yerinden çıkacak gibi atmaya başlamıştı. Ancak bu kalp atışlarının işle alakası olmadığını henüz kendisine yedirmemiştir. Maksim, böyle bir güzelliği daha önce hiç görmediğini biliyordu. Kızdan yaşça çok daha büyük olduğu belli olan, az önce kızla konuşan oğlanın yanından kalkan bir adamın kendilerine doğru geldiğini görünce, bakışlarını istemeye istemeye güzel kızın gözlerinden çekip adama doğru baktı. Zehra, gelecek misafirlerinin Rusya’nın en büyük ailesi olan Artemyev ailesi olduğunu biliyordu. Haklarında daha önce birçok şey duymuştu. Ancak adam, nasıl başarıyorsa çocuklarını uzun bir süre işlerinden uzak tutmayı başarmıştı. Artemyev ailesi kendilerinin aksine hiç medyatik olmadığı için Zehra, bu insanların nasıl göründüğüne dair bir fikir sahibi de değildi. Zehra, Leonid Artemyev’i de, meşhur varisini de oldukça merak edeeek toplantıya gelmişti. Neticede elbet kendisi ya da kardeşlerinden biri ilerde bu adamla iş yapacaktı. Kapıdan içeri giren iri yarı, kendi babası ile yaşıt olduğunu tahmin ettiği ve Rus olduğu kilometrelerce öteden bile belli olan adamı gördü. Adamın hemen arkasında 190 boylarında sarı saçlı, beyaz tenli mavi gözlü bir adam gördü. Arkadan giren daha uzun boylu adamın kendisinden biraz büyük olduğunu, en fazla Fatih yaşlarında olduğunu da ancak kafasını kaldırınca anlamıştı. Stresle ellerini saçlarından geçiren bu adamın kim olduğunu merak ederek iç çektiğinde Fatih, Zehra’nın bacağını masanın altından cimcikleyerek kulağına eğildi. “Yedin çocuğu gözlerinle Zehra. 10 kilo daha aldın.” derken kıkırdamıştı. Zehra, biraz abisi gibi gördüğü bu adama yakalanmanın utancı biraz da Maksim in yakışıklılığı ve gözlerinin içine doğrudan bakmasından ötürü kıkırdadı. Salih Türkoğlu yerinden kalkıp adamlara doğru karşılamak için yürüyünce Zehra, bakışlarını zar zor adamdan çekerek, Salih Türkoğlu na yöneltti. Salih gülümseyerek “Leonid ve oğlu Maksim.” dedi. Leonid onları başıyla selamladı. Ardından Salih, samimiyetle Leonid ve Maksim’e elini uzattı. “Ben Salih Türkoğlu.” dedi ve oğlunu işaret etti. “Bu da büyük oğlum Fatih.” dedi. Ardından, herkesi tek tek işaret ederek tanıtmaya devam etti. “Bu İsmail Sancaklı, yanındaki de kızı Tülay. Hemen yanındaki Sait Taşkıran ve en büyük oğlu Serkan. Benim hemen yanımda oturan ise Serhat Bozkurt ve en büyük çocuğu, kızı Zehra.” dedi. Maksim, Zehra’ya bakarken yeniden gözleri o mavi gözlere değince kalp atışları hızlanmaya başladı. İşine odaklanması gerektiğini biliyordu. Ancak karşısında böylesine duru bir güzellik varken işine odaklanmanın çok zor olacağını düşünüyordu. O gamzeli, güzel kızın adının Zehra olduğunu öğrenen Maksim, kendi kendine kızın adını yeniden mırıldandı. Maksim, kızı bırakıp işe odaklanmaya çalışarak, kendilerine gösterilen yere doğru oturdu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE